İstanbul'da Cevriye, Kahire'de Firdevs, Şengal'de Meleknaz
İstanbul'da Cevriye, Kahire'de Firdevs, Şengal'de Meleknaz
Kadınların Bastırılmış Hafızasının Üç Coğrafyası
Yıllar önce Fosforlu Cevriye tiyatrosunda görevlendirildiğimde eser hakkında araştırma yapmaya başladım. Suat Derviş adını ilk gördüğümde yazarı erkek sanmıştım. Yaşamını öğrendikçe karşıma yalnızca önemli bir romancı değil, gazeteci, sosyalist, kadın mücadelesinin içinde yer alan, güçlü kişiliğiyle kendi döneminin sınırlarını aşan bir kadın çıktı. Nazım Hikmet'in onun için yazdığı kabul edilen şiirde geçen "Bir kere eğemedim bu kadının başını" dizesi, Suat Derviş'in kişiliğini anlatan güçlü bir simgeye dönüşmüş durumda. Benim zihnimde de Suat Derviş, dönemin en güçlü erkek edebiyatçılarının yanında kendi kişiliğini koruyan, başını eğmeyen ve kendi adıyla var olan bir kadın olarak yer etti.
Fosforlu Cevriye sinemaya, tiyatroya ve toplumsal hafızaya girmiş, kahramanının adı kuşaklar boyunca yaşamış bir eser. Buna karşılık Suat Derviş'in romancılığı, gazeteciliği, siyasal yaşamı ve kadın mücadelesindeki yeri Cevriye kadar geniş bir toplumsal hafızaya yerleşmedi. Otuzdan fazla roman yazdığı bilinen Suat Derviş'in eserlerinin ve adının özellikle 1990'lardan sonra yeniden görünür hale gelmesi de bu gecikmenin göstergelerinden biri. Dönemin güçlü ve popüler yazarlarının oluşturduğu edebiyat hiyerarşisi, kadın yazarların kültürel alandaki konumu, siyasal tercihleri ve yayın dünyasının seçici hafızası birlikte düşünüldüğünde Suat Derviş'in neden gerektiği kadar öne çıkmadığı daha anlaşılır hale geliyor.
Cevriye İstanbul'un Kenarından Merkeze Yürüyor
Suat Derviş'in gazeteciliği ile romancılığı arasında güçlü bir bağ vardı. İstanbul'un arka sokaklarına giriyor, yoksullarla ve gündelik hayatın görünmeyen insanlarıyla konuşuyor, röportajlarında edindiği deneyimleri edebiyatına taşıyordu. Fosforlu Cevriye'nin de bu gazetecilik deneyimlerinden besleniyor.
Cevriye toplumun saygınlık ölçülerinin dışına yerleştirdiği bir kadındır. Yetimdir, sokakta yaşamıştır, seks işçisidir. Fakat Suat Derviş onu toplumun ona verdiği sıfatlardan ibaret bırakmaz. Cevriye sever, özler, korkar, dayanışır, karar verir, kentte dolaşır ve kendi yaşam alanını kurar. Cevriye kentin kıyılarında yürüyen, İstanbul'u kendi deneyimi ve hafızası üzerinden yeniden kuran güçlü bir kadın figürü.
Bana göre Fosforlu Cevriyenin evrensel gücü bu insanlaştırıcı bakışta yatıyor. İstanbul yerel bir mekandır fakat Cevriye'nin görülme, sevilme, kendi bedeni ve yaşamı üzerinde söz sahibi olma arayışı coğrafyanın sınırlarını aşar. Roman toplumun dışına ittiği kadını anlatının merkezine taşır. Edebiyatın bakışı değiştiğinde toplumun kenarı da merkez haline gelir.
Cevriye'den Firdevs'e Uzanan Hat
Fosforlu Cevriyeyi okuduğumda gözümde başka bir kadın canlandı. Mısırlı feminist yazar Neval El Seddavi'nin, Sıfır Noktasındaki Kadın romanındaki Firdevs'i.
Firdevs Mısır'ın yoksul bir köyünde doğar. Çocukluğundan başlayarak erkek şiddeti, yoksulluk, aile, evlilik, cinsellik ve ekonomik bağımlılığın iç içe geçtiği bir yaşamdan geçer. Seks işçiliğine yönelir, bir erkeği öldürür ve idam cezasını beklerken kendi yaşamını anlatır. Roman Firdevs'i yaşamı hakkında başkalarının hüküm verdiği bir kadın olmaktan çıkarıp kendi hikayesini anlatan bir özneye dönüştürür.
Cevriye ile Firdevs aynı kadın değildir. Yaşadıkları tarih, toplumsal yapı ve yaşamlarının sonu farklıdır. Buna rağmen onları okurken birbirine yaklaşan güçlü bir tarihsel damar hissedilir. İstanbul'daki Cevriye ile Mısır'daki Firdevs aynı geniş kültürel coğrafyanın farklı noktalarında kadın bedeni üzerinde kurulan iktidarı, yoksulluğu, erkek egemen ahlakı ve kadının kendi varlığını kurma mücadelesini görünür hale getirir.
Her iki kadın da toplum tarafından ahlaki ölçülerle yargılanır. Her ikisi de erkeklerin kurduğu ekonomik ve toplumsal ilişkilerin içinde yaşamaya zorlanır. Her ikisinin bedeni toplumsal denetimin alanına çevrilir. Buna karşılık romanların merkezinde yargılayan toplum değil, kadınların kendi yaşam deneyimi vardır. Bu değişim edebiyatta çok büyük bir kırılmadır. Hakkında konuşulan kadın kendi adına konuşmaya başlar.
Şengal'den Gelen Üçüncü Kadın
Bu iki romanı düşündüğümde yıllar sonra aynı hatta üçüncü bir kadın daha eklendi. Zülfü Livaneli'nin Huzursuzluk romanındaki Ezidi kadın Meleknaz.
Livaneli'nin romanı İstanbul'dan Mardin'e, Mardin'den Şengal'in büyük yıkımına uzanır. Hüseyin'in yolu IŞİD saldırılarından kurtulan Ezidilerle kesişir ve Meleknaz'la tanışır. Onu kamp yaşamından çıkarıp ailesinin evine getirir ve kendi ailesine gelini olarak kabul ettirmeye çalışır.
Meleknaz'ın hikayesinin arkasında kurmaca bir kötülük dünyasından çok daha büyük bir tarihsel gerçeklik bulunuyor. IŞİD 2014 yılında Şengal'e saldırdığında Ezidi toplumunu sistematik biçimde hedef aldı. İnsanlar öldürüldü, binlerce kişi kaçırıldı, kadınlar ve kız çocukları cinsel köleliğe maruz bırakıldı, aileler parçalandı ve yüz binlerce insan yerinden edildi.
Meleknaz bu büyük yıkımın romana giren insan yüzüdür. Soykırım sayılara, raporlara ve tarih kayıtlarına geçtiğinde insan hayatının içindeki kırılmayı bütünüyle anlatmak güçleşir. Roman ise o büyük tarihsel şiddeti tek bir kadının bedeni, korkusu, bebeği, sessizliği ve yaşamda kalma çabası üzerinden yeniden insan ölçeğine taşır.
İstanbul, Kahire, Şengal
Cevriye, Firdevs ve Meleknaz.
Üç kadın birbirinden farklı zamanlarda, farklı toplumsal koşullarda ve farklı yazarların dünyasında ortaya çıkıyor. Cevriye İstanbul'un sokaklarından geliyor. Firdevs Mısır'ın köylerinden Kahire'ye uzanan bir yaşam taşıyor. Meleknaz ise Şengal'deki Ezidi soykırımının içinden Mardin'e ulaşıyor.
Üçünün öyküsü yan yana geldiğinde geniş bir tarihsel coğrafyanın kadın hafızası görünür hale geliyor. Akdeniz'in doğusundan Mezopotamya'ya ve Kuzey Afrika'ya uzanan bu coğrafyada devletler, dinler, diller ve siyasal rejimler değişti. Buna rağmen kadın bedeni üzerinde kurulan denetim, erkek egemen aile, namus anlayışı, sınıfsal eşitsizlik, yoksulluk ve savaş kuşaklar boyunca farklı biçimlerde yeniden üretildi.
Bu ortaklık kadınların yalnızca mağduriyetinde kurulmaz. Üç karakter de yaşamın içinde özne olarak kalmaya çalışır. Cevriye sevme ve ait olma hakkını kendi kişiliğiyle taşır. Firdevs kendisi hakkında hüküm veren dünyaya kendi sözünü bırakır. Meleknaz soykırımın içinden yaşamı taşıyarak çıkar. Üçü de erkeğin, ailenin, toplumun ya da savaşın tanımladığı kadın kimliğini aşan bir insanlık alanı açar.
Kadın Bedeni Tarihin Yazıldığı Yere Dönüştüğünde
Bu üç roman birlikte okunduğunda kadın bedeninin yalnızca bireysel bir beden olmadığı daha güçlü hissediliyor. Toplumsal düzen, sınıf ilişkileri, din, ahlak, aile, savaş ve siyasal iktidar kadın yaşamında kesişiyor. Cevriye'nin bedeni toplumun ahlak sınırlarını, Firdevs'in bedeni erkek egemen iktidarın gündelik şiddetini, Meleknaz'ın bedeni ise savaşın ve soykırımın kadın üzerindeki sistematik şiddetini taşıyor.
Kadınların yaşadığı baskının ölçeği de değişiyor. Cevriye'de sokak ve toplum, Firdevs'te aileden devlete uzanan erkek egemen yapı, Meleknaz'da örgütlü kitlesel şiddet öne çıkıyor. Ölçek büyüdükçe aynı tarihsel düşüncenin farklı biçimleri belirginleşiyor. Kadının bedeni üzerinde hak iddia eden düzen, kimi zaman ahlak adına, kimi zaman aile adına, kimi zaman din adına, kimi zaman savaşın ganimet anlayışıyla hareket ediyor.
Üç Kadının Arkasında Üç Ayrı Yazarlık Deneyimi
Suat Derviş, Neval El Seddavi ve Zülfü Livaneli'nin edebi dünyaları birbirinden farklıdır. Suat Derviş gazetecilikle edebiyatı iç içe geçirerek İstanbul'un görünmeyen insanlarını romana taşıdı. Neval El Seddavi hekimlik deneyimini, kadınların yaşamına ilişkin gözlemlerini ve feminist mücadelesini edebiyatla birleştirdi. Livaneli ise Huzursuzlukta güncel bir tarihsel felaketi Mezopotamya'nın uzun kültürel hafızası içinde anlattı.
Bu üç yazarın kesiştiği alan insanı büyük toplumsal yapıların içinde görebilmeleridir. Karakterler yalnızca bireysel kader yaşamaz. Tarih onların hayatından geçer. Cevriye'nin yaşamında sınıf ve erkek egemen ahlak, Firdevs'in yaşamında patriyarka ve ekonomik iktidar, Meleknaz'ın yaşamında ise etnik ve dinsel kimliği yok etmeye yönelen örgütlü şiddet somutlaşır. Kadın karakter bu nedenle anlatının taşıyıcısı olmanın ötesine geçer. Tarihin bastırılmış bölümünün hafızasına dönüşür.
Suat Derviş'e Yeniden Bakmak
Benim bu düşünce yolculuğum Fosforlu Cevriye ile başladı. Yıllar önce tiyatroda görev alırken romanı araştırmam, beni Suat Derviş'in yaşamına götürdü. Adını ilk gördüğümde erkek sandığım yazarın hayatına girdikçe başını eğmeyen, gazetecilik yapan, siyasal mücadeleye katılan ve edebiyatında toplumun görünmeyen kadınlarını merkeze alan güçlü bir kadınla karşılaştım. Sonra Cevriye'nin yanında Firdevs belirdi. Ardından Meleknaz geldi.
Bu üç kadının zihnimde yan yana durması rastlantı gibi gelmiyor. Cevriye'den Firdevs'e, Firdevs'ten Meleknaz'a uzanan çizgi, benzer kültürel coğrafyalarda kadınların farklı dönemlerde karşılaştığı baskının ve buna karşı yaşamı koruma iradesinin edebi hafızasını oluşturuyor.
Bu coğrafyanın tarihi yalnızca hükümdarların, savaşların, devletlerin ve erkek kahramanların tarihi değildir. Cevriye'nin yürüdüğü sokak, Firdevs'in anlattığı hayat ve Meleknaz'ın Şengal'den taşıdığı hafıza da tarihin kendisidir.
Yorumlar
Yorum Gönder
Eleştiri ve tartışmaya açığım. Hakaret, tehdit, ayrımcılık ve reklam içeren yorumlar yayımlanmaz.