Devrimin Eşiğinden Faşizme Evrilen Yol. Almanya ve Tarihin Çatallanan Yolları

 

Devrimin Eşiğinden Faşizme Evrilen Yol. Almanya ve Tarihin Çatallanan Yolları

Devrimin en güçlü adayı

Yirminci yüzyılın başında sosyalist hareketin gözleri büyük ölçüde Almanya’ya çevrilmişti. Bunun güçlü maddi nedenleri vardı. Almanya hızla sanayileşmiş, büyük fabrikalarda yoğunlaşan kalabalık bir işçi sınıfı yaratmış, sendikalar ve sosyalist örgütler Avrupa’nın en güçlü emek hareketlerinden birini kurmuştu. SPD 1913’e gelindiğinde bir milyondan fazla üyeye sahipti. 1912 Reichstag seçimlerinde oyların yaklaşık yüzde 35’ini alarak ülkenin en güçlü partisi haline gelmişti. Parti yalnızca seçim örgütü değildi. Gazeteleri, sendikaları, kooperatifleri, kültür dernekleri, eğitim kurumları ve işçi çevreleriyle kendi toplumsal dünyasını kurmuş devasa bir hareketti. Kapitalizmin gelişmesi ile işçi sınıfının büyümesi arasında doğrudan bir siyasal hat kuran dönemin sosyalist düşüncesi açısından Almanya sosyalizme geçişin en güçlü adaylarından biri görünüyordu.

Üstelik 1918’de Almanya gerçekten bir devrim yaşadı. Savaşın son günlerinde Kiel’de başlayan denizci ayaklanması hızla yayıldı. İşçi ve asker konseyleri birçok kentte yönetimi ele aldı, imparatorluk çöktü, Kaiser II. Wilhelm tahttan ayrıldı. Berlin’de birkaç saat arayla iki ayrı cumhuriyet ilan edildi. Philipp Scheidemann cumhuriyeti, Karl Liebknecht ise sosyalist cumhuriyeti ilan ediyordu. Almanya tarihinin yönü birkaç hafta boyunca bütünüyle açıktı. Fakat aynı işçi hareketinin içinde yıllar boyunca biriken reformcu, devrimci, parlamenter ve konseyci eğilimler farklı siyasal merkezler yarattı. SPD yönetimi parlamenter cumhuriyet çizgisini seçerken Spartakistler ve daha sonra KPD konseyler üzerinden sosyalist dönüşümü savundu. Devlet aygıtının önemli bölümü, eski askeri yapı ve bürokratik kadrolar yeni cumhuriyet içinde varlığını korudu. SPD yönetiminin Freikorps birliklerini devrimci kalkışmalara karşı kullanması ve Rosa Luxemburg ile Karl Liebknecht’in 1919’da Freikorps mensupları tarafından öldürülmesi işçi hareketindeki ayrılığı uzun yıllar belirleyen derin bir siyasal yarılmaya dönüştürdü.

İmparatorluk cumhuriyetin içinde yaşamaya devam etti

Weimar Cumhuriyeti demokratik bir anayasa kurdu. Genel oy hakkı, parlamenter temsil, örgütlenme özgürlüğü ve güçlü siyasal partiler yeni dönemin önemli kazanımlarıydı. Bunun yanında cumhuriyet, imparatorluktan devraldığı bürokrasiyi, askeri gelenekleri, yargı yapısını, büyük toprak sahiplerini ve ekonomik seçkinleri de taşıdı. Alman toplumunun uzun imparatorluk döneminde gelişen militarizm, devlet otoritesine bağlılık, güçlü milliyetçilik ve toplumsal hiyerarşi kültürü yeni rejimin toplumsal dokusunun içinde yaşamaya devam etti. Weimar anayasasının 48. maddesinin cumhurbaşkanına olağanüstü yetkiler vermesi de ilerleyen yıllarda parlamentonun çevresinden dolaşan yönetim biçimlerine hukuki bir kanal sağladı. 1930’dan sonra bu yöntem giderek siyasal hayatın olağan araçlarından biri haline geldi.

Birinci Dünya Savaşı’nın yenilgisi bu zemine güçlü bir toplumsal travma ekledi. Milyonlarca insanın öldüğü ve yaralandığı savaşın ardından imparatorluk yıkılmıştı. Versailles Antlaşması savaş tazminatları, toprak kayıpları ve askeri sınırlamalar getirdi. Milliyetçi sağ bu koşulları büyük bir propaganda kaynağına dönüştürdü. Ordunun savaş meydanında yenilmediğini, Almanya’nın içeride sosyalistler, demokratlar ve Yahudiler tarafından arkadan vurulduğunu ileri süren efsane geniş çevrelere yayıldı. Böylece gerçek ekonomik ve siyasal sorunlar etnik, kültürel ve ideolojik düşman imgeleriyle açıklanan yeni bir anlam dünyasına yerleştirildi. Nazizmin ileride büyük bir kitle hareketine dönüşmesini sağlayacak milliyetçilik, antisemitizm ve antikomünizm bu toplumsal hafıza içinde güç kazandı.

Yoksulluk yönünü kendisi belirlemez

1923 hiper enflasyonu özellikle orta sınıfların birikimlerini eritti. Ardından gelen birkaç yıllık görece istikrar toplumsal yaraları bir süre örttü. 1929 dünya ekonomik bunalımı Almanya’yı yeniden derin bir krizin içine çekti. İşsizlik milyonlara ulaştı, işletmeler kapandı, bankacılık sistemi sarsıldı ve gelecek duygusu geniş toplum kesimleri için büyük bir güvensizlik alanına dönüştü. Nazi Partisi 1928 seçimlerinde yüzde 3’e bile ulaşamazken 1930’da yüzde 18’in üzerine çıktı. Temmuz 1932’de yüzde 37,3 ile Reichstag’ın en büyük partisi haline geldi. Ekonomik çöküş siyasal alanı hızla hareketlendirmişti.

Bu tarih yoksulluğun kendiliğinden sosyalist bilinç ürettiği düşüncesinin sınırlarını güçlü biçimde gösterir. Yoksulluk siyasal enerjiyi büyütür, yönünü ise örgütlenme, kültür, tarihsel hafıza, kurumlar, sınıflar arası ilişkiler ve geleceği anlatan siyasal projeler belirler. Alman işçilerinin önemli bölümü SPD ve KPD çevresinde kalırken Naziler özellikle küçük üreticiler, esnaf, çiftçiler, memurlar, beyaz yakalı çalışanlar ve statüsünü kaybetme korkusu yaşayan orta sınıflar arasında büyük bir hareket kurdu. Protestan kırsal bölgelerde Nazi oyları özellikle yüksek oranlara ulaştı. İşsizliğin, yoksullaşmanın ve statü kaybının yarattığı korku milliyetçi bir yeniden doğuş vaadiyle birleştirildi. Hitler insanlara yalnızca ekonomik iyileşme vaat etmiyordu. Güçlü devlet, ulusal birlik, düzen, Alman büyüklüğünün yeniden kurulması ve düşmanlardan arındırılmış bir toplum tasavvuru sunuyordu.

Sol ise aynı döneme iki büyük örgütle girdi. SPD milyonlarca işçinin desteğine sahipti, KPD de 1932 Kasım seçimlerinde yüzde 16,9’a ulaşmıştı. Bu iki hareketin arasındaki 1918 ve 1919’dan kalan tarihsel çatışma ortak siyasal davranış kapasitesini daralttı. KPD sosyal demokrasiyi kapitalist düzenin taşıyıcısı olarak görürken SPD yönetimi komünist hareketi cumhuriyet açısından büyük bir tehdit olarak değerlendiriyordu. Faşizm yükselirken işçi sınıfının çok güçlü örgütsel kapasitesi iki rakip siyasal merkez halinde hareket etti. Böylece örgütsel büyüklük ile toplumsal hegemonya arasındaki fark tarihsel olarak görünür hale geldi. Bir milyon üyeli parti, büyük sendikalar ve milyonlarca sosyalist seçmen güçlü bir potansiyel oluşturuyordu. Bu potansiyelin ortak bir tarihsel özneye dönüşmesi ise ilişkilerin niteliğine bağlıydı.

Faşizm yalnızca aşağıdan yükselmedi

Nazizmin kurumsallaşmasını yalnızca yoksullaşan kitlelerin Hitler’e yönelmesiyle açıklamak tarihsel tabloyu daraltır. Hitler serbest seçimlerde Alman seçmenlerin çoğunluğunun oyunu hiçbir zaman alamadı. Nazi Partisi Temmuz 1932’de yüzde 37,3 ile zirveye ulaştı, Kasım 1932’de yüzde 33,1’e geriledi. Hitler seçim yoluyla tek başına iktidar çoğunluğu elde etmek yerine 30 Ocak 1933’te Cumhurbaşkanı Hindenburg tarafından şansölyeliğe atandı. Muhafazakar siyasetçiler, büyük toprak sahipleri, askeri çevreler ve ekonomik seçkinlerin belirli kesimleri Nazi hareketinin kitlesel gücünü kendi otoriter projeleri içinde kullanabileceklerini düşündüler. Franz von Papen ve çevresindeki muhafazakar elitler Hitler’i hükümete taşıyan pazarlıklarda önemli rol oynadı. Hitler’i denetleyebileceklerini hesaplayan bu çevreler devlet iktidarının kapısını Nazi hareketine açtı.

Böylece Alman faşizmi birkaç tarihsel akımın birleşmesinden doğdu. İmparatorluk döneminin otoriter mirası, savaş yenilgisi, milliyetçi öfke, antisemitizm, komünizm korkusu, orta sınıfların statü kaybı, büyük ekonomik kriz, paramiliter şiddet, sol içindeki tarihsel yarılma, parlamenter sistemin giderek başkanlık kararnameleriyle yönetilmesi ve muhafazakar elitlerin Nazi hareketiyle kurduğu ittifak birbirini besleyen bir siyasal sistem oluşturdu. Her unsur diğerinin etkisini büyüttü. Faşizm bu ilişkiler ağının içinde toplumsal güç kazandı ve devlet aygıtına ulaşınca çok kısa sürede kurumsallaştı.

Aynı kriz farklı tarih üretir

Tarihsel gelişmelerin doğrusal bir yasa izlemediğini Almanya kadar başka toplumlar da gösterir. Birinci Dünya Savaşı Rusya’da devlet aygıtının çözülmesi, ordunun dağılması, köylülüğün toprak talebi, işçi ve asker sovyetlerinin yükselişi ve Bolşeviklerin örgütsel kapasitesiyle birleşerek sosyalist devrime yöneldi. Benzer büyüklükteki ekonomik sarsıntı 1930’larda Amerika Birleşik Devletleri’nde Roosevelt’in New Deal politikalarıyla sosyal reform, kamu yatırımları, sendikal örgütlenmenin genişlemesi ve sosyal devlet kurumlarının güçlenmesi biçiminde ilerledi. İsveç’te işçi hareketi ile köylü kesimleri arasındaki siyasal uzlaşma sosyal demokrat refah devletinin gelişmesine alan açtı. İtalya ve Almanya’da savaş sonrası milliyetçilik, paramiliter hareketler, zayıf demokratik gelenekler ve geleneksel elitlerle kurulan ittifaklar faşist hareketlere geniş bir siyasal koridor oluşturdu.

Benzer ekonomik koşullar böylece farklı toplumlarda farklı tarihsel sonuçlara dönüştü. Çünkü toplum yalnızca ekonomik sınıfların toplamından oluşan mekanik bir yapı değildir. Geçmiş deneyimler, kurumlar, kültür, örgütlenme biçimleri, devlet geleneği, toplumsal hafıza, sınıflar arasındaki ittifaklar ve insanların geleceğe ilişkin ortak anlatıları birbirleriyle sürekli etkileşim içindedir. Karmaşık sistemlerde başlangıç koşullarındaki farklılıklar, geri besleme ilişkileri ve sistem içindeki bağlantıların yapısı zaman içinde çok farklı sonuçlara ulaşabilir. Toplumsal tarih de ilişkilerin bu çoğulluğu içinde şekillenir.

Bu bakış sosyalist düşünce açısından önemli bir yenilenme alanı açıyor. Kapitalizmin gelişmesi işçi sınıfını büyütür. Krizler mevcut ilişkileri hareketlendirir. Eşitsizlik toplumsal değişim enerjisini besler. Bu maddi koşulların hangi tarihsel yöne akacağını ise siyasal örgütlenme, toplumsal ittifaklar, demokratik kültür, ortak anlam dünyası ve insanların nasıl bir gelecek tasarladığı belirler. İşçi sınıfının sayısal gücü ortak siyasal özne, demokratik örgütlenme ve geniş toplumsal ittifaklarla birleştiğinde dönüştürücü bir güç kazanır.

Almanya bu nedenle sosyalist düşüncenin en öğretici tarihsel deneylerinden biridir. Yirminci yüzyılın en örgütlü işçi sınıflarından birine sahip olan toplum, birkaç on yıl içinde insanlık tarihinin en karanlık rejimlerinden birini üretebildi. Bu geçiş maddi koşulların önceden belirlenmiş bir siyasal sonuca doğru ilerlemediğini gösterdi. Tarihi insanlar, kurumlar, örgütler, sınıflar ve düşünceler arasındaki ilişkiler üretir.

Devrim de faşizm de yoksulluğun otomatik sonucu değildir. Kriz eski dengeleri çözer ve tarihsel alanı genişletir. Bu alanın hangi yönde örgütleneceğini toplumsal güçlerin kurduğu ilişkiler belirler. Gelecek ekonomik zorunlulukların içinde hazır halde beklemez. Gelecek, toplumsal ilişkilerin içinde örgütlenir.

Yorumlar

Popüler Yayınlar