Devrim İnsanın Anlam Dünyasında da Kurulur

 

Devrim İnsanın Anlam Dünyasında da Kurulur

İnsan Dünyayı Değiştirirken Kendini de Anlatır 

İnsanlık tarihine yalnız üretim araçlarının, savaşların, devletlerin, sınıfların ve siyasal kurumların tarihi olarak bakıldığında insanın en derin özelliklerinden biri gölgede kalır. Homo sapiens yaşadığı dünyayı dönüştürürken aynı zamanda onu anlattı. Taşı yonttu, ateşi kullandı, avlandı, toprağı işledi, kentler kurdu. Bunlarla birlikte mağara duvarlarına çizgiler bıraktı, bedenini boyadı, ölülerinin ardından ritüeller gerçekleştirdi, çocuklarına masallar anlattı, şarkılar söyledi, dans etti, acısını ağıda, sevincini ezgiye, korkusunu mite, özlemini şiire dönüştürdü. İnsanlık böylece yalnız maddi bir dünya kurmadı. Anlamlardan, sembollerden, duygulardan ve ortak hafızadan oluşan ikinci bir dünya da yarattı. Bu dünya insanın toplumsal varoluşunun ayrılmaz parçası haline geldi.

Sapiens’i sapiens yapan güçlü özelliklerden biri biriktirmesi ve aktarmasıdır. Bir kuşağın öğrendiği öteki kuşağa geçer, fakat aktarım hiçbir zaman donmuş bir paket halinde gerçekleşmez. Aktaran insan kendi sesini, kendi çağını, kendi deneyimini, kendi korkusunu ve umudunu da aktarımın içine katar. Böylece kültür bir depo gibi işlemez. Kültür canlı bir üretim alanıdır. Bir masal yüzlerce yıl boyunca anlatılırken değişir, zenginleşir, yeni anlamlarla buluşur. Bir türkü aynı sözleri taşısa bile her sesle yeniden doğar. Bir dengbej geçmişten gelen anlatıyı kendi nefesiyle bugüne taşır. Bir şair kendisinden önce kurulmuş dili devralır ve o dilin içinde daha önce duyulmamış bir ses yaratır. İnsanlığın kültürel tarihi, kuşakların birbirine eklediği sonsuz bir anlatı zinciri gibi ilerler.

Sanat bu zincirin en yoğun alanlarından biridir. Bilim dünyayı açıklamaya, ilişkileri çözmeye, yaşamın işleyişini anlamaya yönelir. Sanat aynı dünyanın insan içindeki titreşimini duyulur hale getirir. Bir göçün sayıları vardır, bir de göç eden insanın içine çöken ev özlemi. Bir savaşın tarihleri vardır, bir de annelerin hafızasında kalan sesler. Bir yoksulluğun ekonomik ölçüleri vardır, bir de bir çocuğun ayakkabısında, bir sofranın sessizliğinde, bir annenin yüzünde bıraktığı izler. Şiir, roman, sinema, resim, müzik ve sözlü anlatı bu görünmeyen katmanları ortak deneyime dönüştürür. Sanat insanın başka bir insanın dünyasına girmesini sağlar. Empatiyi büyütür, hafızayı canlı tutar, duyguyu paylaşılır hale getirir, hayal gücünü toplumsal bir güce dönüştürür.

Nurettin Demirtaş’ın sanat üzerine yaklaşımında önem verdiğim yön de bu bütünlüktür. Sanatı yaşamdan kopuk bir estetik alan olarak ele almak yerine toplumsallığın, hafızanın, özgürlük arayışının ve ortak yaşamın içinden düşünmek güçlü bir kapı açar. Sanat insanın dünyaya verdiği biçimdir. Bir toplum hangi hikayeleri anlattığıyla, hangi şarkıları söylediğiyle, hangi acıları hatırladığıyla, hangi güzellik duygusunu yarattığıyla kendisini kurar. Kültür bu nedenle geçmişin kalıntısı değildir. Her gün yeniden üretilen canlı bir toplumsal dokudur. Bir halkın dili, bir kadının anlattığı yaşam, bir dengbejin sesi, bir çocuğun oyunu, bir ozanın sözü, bir ressamın çizgisi toplumsal varoluşun estetik biçimleridir.

Nazım Hikmet’in şiiri yalnız edebiyat tarihinde yaşamaz. Bir özgürlük arzusunun dilini taşır. Pir Sultan’ın sözü yalnız bir halk ozanının mirası olarak kalmaz. Direnmenin hafızasına dönüşür. Dengbejlik yalnız sözlü kültür geleneği olarak varlık göstermez. Yazılı tarihin dışında bırakılan deneyimleri, aşiretleri, göçleri, savaşları, aşkları, kayıpları ve özlemleri kuşaktan kuşağa taşır. Kadınların ağıtları resmi tarihin kaydetmediği büyük acıları hafızada tutar. Halk türküleri emeğin, sevdanın, yoksulluğun, ayrılığın ve isyanın ortak dilini kurar. Sanat bu yönüyle geçmişi saklayan bir alan olmanın ötesine geçer. Geleceğin duygusunu da hazırlar.

Toplumsal dönüşüm, insan ilişkilerinin bütününe yayıldığında kalıcı bir kültür yaratır. Kadın ile erkek arasındaki ilişkinin değişmesi, çocuğun özgür yetişmesi, insanın doğayla kurduğu bağın yeniden biçimlenmesi, farklı kimliklerin birbirini tanıması, ortak yaşamın dayanışma üzerinden kurulması kültürel devrimin parçalarıdır. Yeni toplum fikri yeni bir duygu dünyası yaratır. Yeni duygu dünyası yeni ilişkileri besler. İnsanlar nasıl yaşayacaklarını yalnız yasalarla öğrenmez. Şarkılardan, hikayelerden, aileden, sokaktan, okuldan, dilden ve gündelik yaşamdan öğrenirler. Bu nedenle demokratik toplum aynı zamanda bir kültür ve estetik meselesidir.

Demokratik toplum kendi hafızasını, kendi sözünü ve kendi sanatını üretir. İnsan seyirci olmaktan çıkıp kültürün üreticisi haline geldiğinde toplumsal özneleşme güçlenir. Bir mahallede birlikte söylenen türkü, bir köyde anlatılan hikaye, kadınların kurduğu tiyatro grubu, gençlerin çektiği bir film, bir halkın kendi dilinde yazdığı şiir, bütün bunlar ortak yaşamın kültürel damarlarını oluşturur. Devrim bu damarlar boyunca günlük yaşama akar. İnsanların birbirine bakışında, konuşma biçiminde, sevgisinde, dayanışmasında ve güzellik anlayışında kendine yer açar.

İnsan dünyayı değiştiren bir varlık olduğu kadar, dünyayı anlatan bir varlıktır. Anlatmak insanın varoluş biçimlerinden biridir. İnsan gördüğünü söze, yaşadığını hikayeye, acısını ağıda, sevincini ezgiye, hayalini şiire dönüştürür. Sonra bunları başkalarına aktarır. Böylece bireysel deneyim toplumsal hafızaya dönüşür. Toplumsal hafıza da yeni kuşakların dünyayı anlamlandırma biçimini etkiler. Kültürel aktarım bu büyük döngü içinde insanlığı yeniden üretir.

Doğa bilimleri insanın bedenini ve beynini anlamamıza yardım eder. Sosyal bilimler insanın kurduğu ilişkileri, kurumları ve tarihsel yapıları görünür kılar. Sanat ve kültür ise insanın bu dünya içinde ne hissettiğini, nasıl anlam ürettiğini, nasıl hatırladığını ve nasıl hayal kurduğunu açar. Bu üç alan birlikte düşünüldüğünde insan daha bütünlüklü görünür.

Devrim de bu bütünlüğün içinden doğar. Mecliste söz olur, örgütte irade olur, meydanda eylem olur, şiirde duygu olur, türküde hafıza olur, dengbej anlatısında kuşakların sesi olur. İnsan yeni bir dünyayı önce hayal gücünde kurar, sonra onu yaşamın ilişkilerine taşır.

İnsan dünyayı değiştirirken kendini de anlatır. Kendini anlatırken kendini yeniden kurar. Devrim, insanın anlam dünyasında da böyle kök salar.



Yorumlar

Popüler Yayınlar