Bu kadar Büyük Eşitsizliği Nasıl Oldu da Yüzyıllarca Sıradan Hayat Sandık?

 

Bu kadar Büyük Eşitsizliği Nasıl Oldu da Yüzyıllarca Sıradan Hayat Sandık?

İnsanlık tarihinin en büyük çelişkilerinden biri gözümüzün önünde yaşandı. Yaşamı üreten, büyüten, besleyen, koruyan ve her yeni güne hazırlayan emek insanlığın devamı için vazgeçilmezdi. Buna rağmen bu emeğin büyük bölümünü taşıyan kadın tarihin merkezine değil kıyısına yerleştirildi. Devlet kuranlar, savaş kazananlar, toprak fethedenler ve servet biriktirenler tarihin öznesi sayıldı. Çocuk büyüten, hastaya bakan, tohumu saklayan, yiyeceği hazırlayan, yaşlıyı koruyan, toplumsal hafızayı kuşaktan kuşağa aktaran kadın ise gündelik hayatın sıradan figürü gibi gösterildi.

Oysa yaşamın devamı hiçbir toplum için ikincil bir faaliyet değildir. İnsan doğar, uzun yıllar boyunca bakıma ihtiyaç duyar, beslenir, korunur, hastalanır, iyileştirilir, öğrenir, yaşlanır ve başka insanların emeği sayesinde yaşamını devam ettirir. İnsan yavrusunun uzun bakım dönemi düşünüldüğünde toplumun devamı yalnızca çocukların dünyaya gelmesine değil, onların yıllar boyunca yaşatılmasına bağlıdır. Tarihin çok büyük bir bölümünde bu zorunlu emeğin merkezi kadındı. Kadın yalnızca çocuk doğurmadı. Yaşamı günbegün yeniden kurdu.

Yaşam doğumla başlamadı, bakımla devam etti

Bir insanın dünyaya gelmesi yaşamın yalnızca ilk anıdır. Doğan çocuğun beslenmesi, korunması, temizlenmesi, hastalandığında iyileştirilmesi, konuşmayı öğrenmesi, toplumsal ilişkilere katılması ve kendi yaşamını kurabilecek hale gelmesi uzun yıllar gerektirir. Bu süreç insan türünün varlığını devam ettirmesinin temel koşullarından biridir. Yaşamı üretmek bu nedenle biyolojik doğum ile sınırlı değildir. Yaşamı sürdürmek, yeniden üretmek ve yeni kuşaklara aktarmak da aynı sürecin parçalarıdır.

Kadın tarih boyunca bu sürecin merkezinde yer aldı. Gebelik, doğum ve emzirme gibi biyolojik süreçlerin ardından bakım sorumluluğu da büyük ölçüde kadının üzerine yerleşti. Toplumlar geliştikçe bu sorumluluğun kapsamı daha da genişledi. Yemek hazırlamak, su taşımak, giysi üretmek, çocukları büyütmek, hastaları iyileştirmek, yaşlıları korumak, evin düzenini sağlamak, bilgiyi aktarmak ve topluluğun gündelik ritmini sürdürmek kadının yaşam alanına dahil edildi.

Bu tarihsel durum kadının doğası gereği bakım vermek zorunda olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, insan yaşamının devamı için zorunlu olan bakım emeğinin tarih boyunca büyük ölçüde kadınların omuzlarına bırakıldığını gösterir. Yaşam ortak olduğu halde yaşamı sürdürmenin sorumluluğu eşit paylaşılmadı.

İnsanlık bu eşitsizliği o kadar uzun süre yaşadı ki zorunlu olan bakım ile kadına yüklenen görev birbirine karıştı. Çocukların bakılması gerekiyordu. Yemek yapılması gerekiyordu. Hastaların iyileştirilmesi gerekiyordu. Yaşlıların korunması gerekiyordu. Fakat yaşamın devamı için zorunlu olan bu işler zamanla kadının doğal görevi gibi gösterildi. Toplumsal zorunluluk kadın kimliğine dönüştürüldü.

Kadın yaşamın görünmeyen altyapısını kurdu

Bir toplumun var olması için fabrikalar, yollar, devlet kurumları ve pazarlar yeterli değildir. Her sabah insanların uyanması, beslenmesi, giyinmesi, çocukların büyütülmesi, yaşlıların korunması, hastaların iyileştirilmesi ve yeni kuşakların toplumsal yaşama hazırlanması gerekir. Yaşamın bu temel örgütlenmesi olmadan ekonomi de siyaset de kültür de devam edemez.

Kadının emeği insan toplumunun görünmeyen altyapısını oluşturdu. Erkek tarlaya, pazara, savaşa, fabrikaya ya da devlet işine giderken onun yaşamını mümkün kılan başka bir emek alanı işliyordu. Yemek hazırlanmıştı. Giysiler temizlenmişti. Çocuklar bakılmıştı. Yaşlılar korunmuştu. Hasta iyileştirilmişti. Ertesi günün ihtiyaçları düşünülmüştü. Yaşamın devamı hazırlanmıştı.

Bu emeğin büyük bölümü ücretlendirilmediği için ekonomik değer taşımıyormuş gibi görüldü. Ev içinde gerçekleştiği için toplumsal üretimin dışında sayıldı. Sevgiyle yapıldığı için emek olduğu unutuldu. Annelikle ilişkilendirildiği için zorunlu görev gibi kabul edildi.

Oysa sevgi emeği ortadan kaldırmaz. Bir çocuğu severek büyütmek yıllar süren bakımın maddi gerçekliğini değiştirmez. Yaşlı bir insanı sevgiyle korumak harcanan zamanı yok etmez. Ailesi için yemek hazırlayan kadının sevgisi, o yemeğin hazırlanması için gereken emeği görünmez kılamaz.

Kadının yaşamı yeniden üretmesi insanlığın devamının koşullarından biri oldu. Tarihin büyük ironisi de bu noktada şekillendi. Yaşam için en zorunlu emeklerden biri, toplumsal değer sıralamasında en aşağıya yerleştirildi.

Erkek egemen tarihin sahte evrenselligi

Tarih uzun süre iktidarın baktığı yerden yazıldı. Devletler, savaşlar, hükümdarlar, fetihler ve sınırlar anlatının merkezine yerleşti. Bu anlatının öznesi büyük ölçüde erkekti. Böylece erkeğin deneyimi insanlığın ortak deneyimi gibi sunuldu.

Erkek egemen tarihin sahte evrenselligi yalnızca kadınların adlarını tarih kitaplarından silmedi. Neyin tarih sayılacağını da belirledi. Bir savaş büyük tarih sayıldı. Bir çocuğun büyütülmesi özel hayat sayıldı. Bir ülkenin fethedilmesi tarih sayıldı. Bir topluluğun yıllarca beslenmesi gündelik hayat sayıldı. Bir hükümdarın kararı kayda geçirildi. Milyonlarca kadının kuşakları büyüten emeği kayda geçirilmedi. Bir ordunun hareketleri ayrıntılı biçimde yazıldı. Yaşamı ayakta tutan bakım ağları sessiz kaldı.

Bu seçimin kendisi büyük bir dünya görüşünü taşıdı. Güç görünür hale gelirken yaşam görünmezleşti. Hükmetmek önemli, yaşatmak sıradan kabul edildi. Fethetmek kahramanlık, bakım vermek görev sayıldı.

İnsanlık tarihine yaşamın penceresinden bakıldığında ölçek değişir. Bir imparatorluğun ömrü birkaç yüzyıl olabilir. İnsan yavrusunun bakıma ihtiyacı her kuşakta yeniden başlar. Devletler yıkılır, sınırlar değişir, ordular dağılır. İnsan yine doğar, beslenir, büyür, hastalanır, yaşlanır ve başka insanların bakımına ihtiyaç duyar. Yaşamın sürekliliği tarihin en kalıcı gerçeklerinden biridir.

Bastırılmış hafıza yaşamın içinde kaldı

Kadının tarihsel deneyimi yalnızca emeğin tarihi değildir. Aynı zamanda büyük bir toplumsal hafızadır. Tohumun nasıl saklanacağı, yiyeceğin nasıl korunacağı, çocuğun nasıl büyütüleceği, hangi bitkinin nasıl kullanılacağı, doğumun nasıl karşılanacağı, yasın nasıl paylaşılacağı, topluluğun nasıl bir arada tutulacağı kuşaklar boyunca gündelik yaşam içinde aktarıldı.

Bu bilgi büyük ölçüde kitaplarda değil ilişkilerde yaşadı. Anneden kıza, komşudan komşuya, kuşaktan kuşağa aktarıldı. Yemekte, türkülerde, masallarda, ritüellerde, ortak üretimde, bakımda ve dayanışmada taşındı. Bastırılmış hafıza dediğimiz şey yalnızca unutulmuş kadın isimlerinden oluşmaz. Başka türlü yaşamanın bilgisini de içerir.

İnsan yaşamı yalnızca rekabet sayesinde devam etmedi. İşbirliği, bakım, paylaşım, dayanışma ve karşılıklı bağımlılık da insan topluluklarının temel özellikleri oldu. Bir bebeğin yaşaması başkasının bakımına bağlıdır. Bir hastanın iyileşmesi başkasının emeğine ihtiyaç duyar. Yaşlılık başka insanların desteğini gerektirir. İnsan yaşamının kendisi ilişkiseldir.

Kadınların uzun tarihsel deneyimi bu ilişkiselliğin en yoğun yaşandığı alanlardan birini oluşturdu. Erkek egemen düzen kadını bu alana hapsetti ama aynı süreç yaşamı devam ettiren büyük bir bilgi birikimini de kadınların ellerinde topladı. Bu hafızanın yeniden görünür olması geçmişe dönmek anlamına gelmez. İnsanlığın bastırılmış deneyimlerini geleceğin kuruluşuna katmak anlamına gelir.

Kadın yaşamın öznesi kalabilseydi

Kadının tarih boyunca yaşamı üretirken kendi yaşamının da tam öznesi olarak kalabildiği bir toplumsal gelişme çizgisi insanlık için farklı imkanlar yaratabilirdi.  Üretimin anlamı farklı gelişebilirdi. Ekonominin ölçüsü yalnızca ne kadar mal üretildiği olmazdı. İnsanların nasıl yaşadığı, ne kadar dinlenebildiği, çocukların nasıl büyüdüğü, yaşlıların nasıl korunduğu, doğanın nasıl gözetildiği ve insanların birbirleriyle nasıl ilişki kurduğu da toplumsal zenginliğin ölçüleri arasında yer alırdı.

Kadının özne olduğu bir yaşam düzeni kadının bakım görevine yeniden kapatılması anlamına gelmez. Aksine bakımın kadınlardan alınarak toplumun ortak sorumluluğuna dönüştürülmesi anlamına gelir. Kadın yaşamı üretme bilgisini taşırken erkek de yaşamı sürdürme sorumluluğunun eşit öznesi olur. Çocuk ortaklaşa büyütülür. Yaşlı ortaklaşa korunur. Yemek, temizlik, bakım, duygusal emek ve gündelik planlama ortak yaşamın işleri haline gelir. Bu değişim yalnızca kadın ile erkek arasındaki görev dağılımını değiştirmez. Uygarlığın değer sistemini de dönüştürür.

Yaşamın kendisi yeniden ölçü haline gelir

Erkek egemen uygarlık uzun süre büyüklüğü iktidarla ölçtü. Daha büyük devlet, daha büyük ordu, daha fazla toprak, daha fazla üretim, daha fazla sermaye güç sayıldı. Yaşamın penceresinden bakıldığında farklı bir ölçü belirir.

Bir toplumun gücü çocuklarının ne kadar güvenli büyüdüğüyle de ölçülür. Kadınların ne kadar özgür yaşayabildiğiyle ölçülür. İnsanların birbirine bakım verebildiği zamanla ölçülür. Yaşlıların yalnız bırakılmadığı, hastaların korunabildiği, insanların yaşamlarını yalnızca çalışmaya adamadığı bir düzen toplumsal gelişmişliğin başka bir biçimini gösterir.

Ekolojik düşünce de aynı yaşam fikrine yaklaşır. Toprak yalnızca kullanılacak kaynak değildir. Su yalnızca ekonomik değer değildir. Orman yalnızca kereste değildir. Doğa yaşam ilişkilerinin bütünüdür. Kadının bedeni üzerinde kurulan mülkiyetçi anlayış ile doğa üzerinde kurulan sınırsız tasarruf fikri aynı egemenlik kültürünün farklı görünümlerini taşır. Kadının özgürleşmesi ile doğayla kurulan ilişkinin dönüşmesi, emeğin sömürülmesi bu nedenle birbirinden bağımsız değildir. İkisinde de yaşamın sahip olunacak bir nesne olmaktan çıkması vardır.

Yüzyıllarca sıradan sandığımız şey

Bir kadın gece herkes uyuduktan sonra mutfağı toplarken yalnızca tabak kaldırmıyordu. Ertesi günün yaşamını hazırlıyordu. Çocuğun giysisini düzenlerken yalnızca çamaşırla ilgilenmiyordu. Yeni bir insanın büyümesine emek veriyordu. Hastaya bakarken yalnızca görev yapmıyordu. Yaşamın devamına katılıyordu. Tohumu saklarken yalnızca yiyecek düşünmüyordu. Gelecek mevsimi hazırlıyordu. Bu faaliyetlerin her biri yaşamın devamı için zorunluydu.

Yüzyıllarca sıradan sandığımız büyük eşitsizlik, yaşamın en zorunlu emeğinin kadınların üzerine yıkılması ve aynı emeğin değersizleştirilmesiydi. Kadın hem yaşamı üretmek zorunda kaldı hem de ürettiği yaşam düzeninde ikincil konuma itildi. İnsanlığın en eski çelişkilerinden biri bu oldu. Kadın özgürlüğü bu nedenle yalnızca kadınların daha fazla hak kazanması değildir. İnsanlığın yaşamı yeniden kurmasıdır.

Bastırılmış hafıza görünür hale geldikçe erkek egemen tarihin sahte evrenselligi çözülür. Tarihin merkezine yalnızca savaşlar ve iktidarlar değil, yaşamın kendisi yerleşir.  Kadının yeniden yaşamın öznesi olması yalnızca kadının özgürleşmesi değildir. Erkeğin de bakım veren, ilişki kuran, yaşamı paylaşan bir özneye dönüşmesini içerir. Çocukların başka bir kültür içinde büyümesini, ekonominin başka ölçülerle değerlendirilmesini, doğayla ilişkinin yeniden kurulmasını ve toplumsal özgürlüğün gündelik hayatın içine yerleşmesini sağlar.

Yaşamı üretmek insanlığın en temel zorunluluğudur. Yaşamı sürdürmek ise bütün toplumun ortak sorumluluğudur. Kadının binlerce yıl boyunca büyük ölçüde tek başına taşıdığı yük ortaklaştıkça yalnızca bir eşitsizlik azalmaz. İnsanlığın uygarlık anlayışı da değişir.



Yorumlar

Popüler Yayınlar