Bölüm : 8 İmralı'dan Dünya Akademisine / Patriyarka, Sermaye ve Devlet

 

Bölüm 8 İmralı'dan Dünya Akademisine

Patriyarka, Sermaye ve Devlet

Laura Corradi üzerinden Öcalan ile çağdaş feminist düşüncenin kesişme çizgileri

Bir düşüncenin dünyaya açılması yalnızca başka dillere çevrilmesiyle gerçekleşmez. O düşünce, farklı bilgi gelenekleriyle karşılaşmaya, eleştirilmeye, yeniden yorumlanmaya ve başka teorilerle birlikte sınanmaya başladığında gerçek anlamda uluslararası bir düşünsel dolaşıma girer. Calabria Üniversitesi’nden Laura Corradi’nin 21 Mayıs 2026’da Inequalities dergisinde yayımlanan hakemli çalışması bu açıdan önemli bir eşik oluşturuyor. Corradi, Abdullah Öcalan’ın özellikle Özgürlük Sosyolojisi ile Devlet, İktidar ve Şiddetin Ötesinde çalışmalarından hareket ederek patriyarka, sermaye ve devleti birbiriyle bağlantılı üç ayrı yapı gibi değil, birlikte çalışan bir iktidar sistemi olarak ele alıyor. Kendi ifadesiyle bu bir "iktidar üçlüsü". Ardından bu çözümlemeyi kesişimsel feminizm, sömürgecilik karşıtı feminist düşünce, ekofeminizm, Jineoloji ve yerli halkların bilgi gelenekleriyle karşılaştırıyor. Böylece İmralı’da geliştirilmiş bir düşünce, dünya akademisinin çağdaş feminist tartışmalarının içine doğrudan giriyor.

Üç ayrı alan değil tek iktidar örgüsü

Corradi’nin Öcalan’dan aldığı en güçlü düşünsel araç, patriyarka, sermaye ve devlet arasındaki ilişkinin bütünlüklü kurulmasıdır. Patriyarka yalnızca erkeklerin kadınlar üzerindeki kültürel egemenliği olarak kalmaz. Sermaye yalnızca fabrikada, piyasada ve ücret ilişkisinde çalışan ekonomik bir mekanizma değildir. Devlet de bu ilişkilerin üzerinde duran tarafsız bir yönetim aygıtı olarak ele alınmaz. Mülkiyetin yoğunlaşması, kadın emeğinin ve bedeninin denetlenmesi, artığın biriktirilmesi, siyasal kararların merkezileşmesi ve erkek egemenliğinin kurumsallaşması birbirini besleyen tarihsel süreçler olarak okunur. Corradi, Öcalan’ın yaklaşımının gücünü burada görüyor. Baskı biçimleri yan yana eklenmiş katmanlar değil, birbirlerini üreten ilişkiler ağıdır. Sınıf ilişkisini toplumsal cinsiyetten, toplumsal cinsiyeti devletten, devleti sermaye birikiminden ayırarak anlamaya çalışan yöntem bütünü parçalar.

Bu uzun tarih okumasını doğa bilimlerinden ve arkeolojiden beslenen bir sosyal bilim anlayışıyla ele almak ayrıca önemli. Öcalan’ın patriyarkanın yaklaşık beş bin yıllık kurumsallaşmasına ilişkin çerçevesini kesin ve bütün insanlık için geçerli tek bir arkeolojik takvim olarak okumak yerine, hiyerarşi, mülkiyet, erkek egemenliği ve siyasal merkezileşmenin birlikte gelişimini anlamaya yarayan uzun süreli bir model olarak ele almak daha üretken görünüyor. Çatalhöyük araştırmaları bunun nedenini gösteriyor. Arkeolojik veriler Neolitik topluluklarda önemli ölçüde eşitlikçi ilişkilerin bulunabildiğini ortaya koyarken basit bir kadın egemenliği tablosu vermiyor. 2025’te yayımlanan geniş paleogenom çalışması Çatalhöyük evlerinde akrabalık bağlarının ağırlıkla anne hattı üzerinden ilerlediğine ve kız çocuklarının mezarlarında daha fazla armağan bulunduğuna ilişkin güçlü bulgular sundu. Buna karşılık araştırmalar kalıcı ve kurumsallaşmış bir patriyarka ya da kadınların erkeklere hükmettiği bir matriyarka modeli göstermiyor. Bilimsel olarak daha sağlam sonuç, insan toplumlarının hiyerarşisiz ve cinsiyet bakımından çok daha dengeli biçimlerde örgütlenebildiğidir. Bu sonuç Öcalan’ın tarih anlatısının en verimli tarafını güçlendiriyor. Patriyarka insan doğasının değişmez sonucu değildir.

Kadın özgürlüğü devrim sonrasına bırakılmıyor

Corradi’nin özellikle üzerinde durduğu noktalardan biri Öcalan’ın kadın özgürlüğünü gelecekte gerçekleşecek başka bir büyük dönüşümün sonrasına yerleştirmemesidir. Kadın özgürlüğü siyasal dönüşümün sonuçlarından biri olmaktan çıkarak dönüşümün kurucu koşullarından birine dönüşür. Bu yaklaşım sosyalist düşüncenin tarihindeki önemli bir tartışmayı yeniden açıyor. Üretim araçlarının mülkiyetinin değiştirilmesi tek başına ev içindeki iş bölümünü, erkekliğin toplumsal ayrıcalıklarını, bakım emeğinin görünmezliğini ve gündelik hayatın iktidar ilişkilerini kendiliğinden dönüştürmez. Çağdaş sosyal yeniden üretim feminizmi de yaşamın her gün yeniden kurulmasını sağlayan çocuk bakımı, yaşlı bakımı, yemek, temizlik, sağlık, duygusal bakım ve hane örgütlenmesi gibi faaliyetlerin kapitalist toplumun işleyişinin merkezinde bulunduğunu gösteriyor. Ücretli üretimin devam edebilmesi, büyük ölçüde bu yaşam üretiminin sürekliliğine dayanıyor. Günümüzde sosyal yeniden üretim feminizminin yeniden güç kazanmasıyla Öcalan’ın kadın emeği ve "ev kadınlaştırma" üzerine geliştirdiği çözümleme arasında belirgin bir temas alanı oluşuyor.

Corradi bu bağı Maria Mies üzerinden daha da belirginleştiriyor. Mies, Claudia von Werlhof ve Veronika Bennholdt-Thomsen’in kadınları kapitalizmin "son sömürgesi" olarak ele alan çalışmalarını hatırlatıyor. Öcalan ise bu düşünceyi kadının "ilk ve son sömürge" olması biçiminde genişletiyor. Buradaki sömürge kavramı yalnızca bir benzetme olarak çalışmıyor. Kadının üretme, doğurma, bakım verme ve toplumsal yaşamı yeniden kurma kapasitesinin denetlenmesi, birikim sistemlerinin gelişmesiyle birlikte ele alınıyor. Corradi bu çizgiyi Maria Mies’in ekofeminizmi ve Silvia Federici’nin kadın bedeni, cadı avları ve ilkel birikim üzerine yaptığı çalışmalarla yan yana getiriyor. Böyle bakıldığında sermayenin tarihi yalnızca ücretli erkek işçinin fabrikadaki tarihi olmaktan çıkıyor. Ev, tarla, mutfak, bakım ilişkileri, beden ve doğa da ekonomi politiğin merkezine yerleşiyor.

Kesişimsellik ve mücadelelerin ortak dokusu

Çağdaş feminist düşünceyle en güçlü temaslardan biri kesişimsellik alanında ortaya çıkıyor. Corradi sınıf, yaş, cinsiyet, toplumsal cinsiyet, cinsel yönelim, etnik köken, engellilik, din ve toplumsal statü gibi ilişkilerin birbirinden yalıtılmış biçimde çalışmadığını vurguluyor. Bir insan yalnızca işçi, yalnızca kadın, yalnızca Kürt, yalnızca göçmen veya yalnızca engelli olarak yaşamıyor. Bütün bu toplumsal konumlar aynı hayatın içinde birbirleriyle etkileşiyor. Corradi’nin Öcalan’ın üçlü iktidar çözümlemesinde gördüğü imkan da burada beliriyor. Baskı biçimleri arasında değişmez bir önem sıralaması kurmak yerine, onları oluşturan ilişkilerin nasıl birbirine bağlandığı inceleniyor. Böyle bir yaklaşım emek mücadelesi, kadın özgürlüğü, ekoloji, etnik ve kültürel haklar, engelli mücadelesi ve yerel demokrasi arasında sonradan kurulmuş bir dayanışmadan daha derin bir bağ tarif ediyor. Bunlar aynı toplumsal sistemin farklı düğümlerinde verilen mücadeleler haline geliyor.

Bu yönüyle Öcalan ile kesişimsel ve sömürgecilik karşıtı feminist düşünce arasında önemli bir yakınlık oluşuyor. Angela Davis’ten Patricia Hill Collins’e, Chandra Talpade Mohanty’den Maria Lugones’e uzanan feminist gelenek, kadın kategorisinin kendi içinde sınıf, ırk, sömürgecilik ve kültürel iktidar ilişkileri tarafından farklılaştırıldığını uzun süredir gösteriyor. Corradi bu birikimi Kürt kadın hareketinin deneyimiyle konuşturuyor. Öcalan’ın katkısı bu ilişki ağına devlet biçimini ve sermaye birikimini güçlü biçimde yerleştirmek oluyor. Böylece kadın özgürlüğü yalnızca kadınların mevcut kurumlar içinde daha fazla temsil edilmesine indirgenmeden, kurumların hangi iktidar ilişkilerini yeniden ürettiği üzerinden düşünülüyor. Corradi’nin çalışmasının dünya feminist tartışmasına taşıdığı özgün damar burada belirginleşiyor.

Jineoloji bilgi üretiminin de demokratikleşmesini istiyor

Patriyarka yalnızca ailede ve ekonomide yaşamıyor. Bilginin ne olduğuna, kimin bilgi üretebileceğine ve hangi deneyimin bilimsel kabul edileceğine ilişkin kurumlarda da yeniden kuruluyor. Jineoloji bu nedenle Corradi’nin makalesinde merkezi bir yere sahip. Kadının tarih boyunca görünmezleştirilen deneyimini yeniden bilgi üretiminin içine taşıma amacı, bilimsel faaliyetin toplumsal konumunu tartışmaya açıyor. Üniversite ile toplum, uzman ile gündelik deneyim, araştıran ile araştırılan arasındaki hiyerarşi sorgulanıyor. Bilginin toplumdan kopmuş küçük uzman çevrelerinin mülkü olmaktan çıkarılarak toplumsal özörgütlenmenin bir parçasına dönüştürülmesi hedefleniyor. Corradi’nin Kürt kadın hareketinin akademilerinde ve yerel eğitim çalışmalarında gördüğü yeniliklerden biri bu.

Bu konuda akademide canlı bir tartışma da bulunuyor. Nadje Al-Ali ve Isabel Käser, Jineolojinin feminist bakış açısı teorisi, ulusötesi feminizm ve sömürgecilik karşıtı feminist bilgi eleştirisiyle güçlü biçimde örtüştüğünü, bu nedenle bütünüyle yeni bir bilim paradigması olmaktan çok bu feminist müdahalelerin özgün bir devamı olarak okunabileceğini savunuyor. Somayeh Rostampour ise Jineolojinin akademik bilgi ile militan ve toplumsal bilgi arasındaki hiyerarşiyi kırmaya çalışmasını öne çıkarırken kavramsal ve yöntemsel sorunlarını da tartışıyor. Corradi bu gerilimi verimli bir yerde tutuyor. Ona göre Jineoloji hem uzun feminist mücadelelerin devamıdır hem de Batı dışından gelen, bilgi üretimini doğrudan toplumsal dönüşümle birleştiren güçlü bir paradigma değişimi potansiyeli taşır. Bu tartışmanın varlığı Jineolojiyi zayıflatmıyor. Onu dünya akademisinin eleştiriye, karşılaştırmaya ve yeniden üretime açık gerçek bir düşünsel alanına taşıyor.

Temsilden iktidarın biçimini değiştirmeye

Çağdaş feminizm tek bir düşünce geleneğinden oluşmuyor. Liberal feminist yaklaşım hukuki eşitlik, temsil ve kurumlara erişim üzerinde yoğunlaşırken sosyalist ve sosyal yeniden üretim feminizmleri sermaye ilişkilerini, ekofeminizm insan ile doğa arasındaki iktidar biçimlerini, sömürgecilik karşıtı feminizmler ise modern devlet, ırk, sömürgecilik ve bilgi üretimi arasındaki ilişkileri gündeme getiriyor. Corradi’nin Öcalan üzerinden yaptığı hamle bu damarları devlet, sermaye ve patriyarka arasındaki ortak ilişki içinde buluşturmak oluyor. Böylece siyasal hedef yalnızca parlamentoda, bürokraside veya şirket yönetimlerinde daha fazla kadının bulunmasından daha geniş bir yere taşınıyor. Kararın nasıl alındığı, ekonomik yaşamın kimin ihtiyaçlarına göre örgütlendiği, bakımın nasıl paylaşıldığı, bilginin kim tarafından üretildiği ve toplumun kendi yaşamı üzerinde ne kadar söz sahibi olduğu birlikte düşünülüyor. Demokratik konfederalizm de bu nedenle Corradi için yalnızca idari bir model değil, aşağıdan örgütlenen doğrudan demokrasi, kadın özerkliği ve ekolojik yaşam arayışının siyasal biçimi haline geliyor.

Kadın, emek ve doğa aynı yaşam ağının içinde

Corradi’nin makalesinin en üretken tarafı, ekolojiyi kadın özgürlüğü ve emek sorununa dışarıdan eklememesidir. Kapitalist birikimin ücretsiz ya da düşük ücretli kadın emeğine dayanması ile doğayı sonsuz bir kaynak deposu gibi kullanması aynı büyüme mantığının iki görünümü olarak okunabilir. Ekofeminist Maria Mies ve Vandana Shiva’nın uzun yıllar önce kurduğu bağ, Jineolojinin yerel topluluklar, müşterek yaşam ve doğayla karşılıklılık düşüncesiyle yeniden buluşuyor. Corradi buna yerli halkların bilgi geleneklerini de dahil ediyor. İnsan kendisini doğanın karşısına koyduğunda, erkeği kadının, merkezi çevrenin, uzmanı toplumun, devleti topluluğun üzerine yerleştiren aynı hiyerarşik düşünme biçiminin farklı yüzleri görünür hale geliyor. Ekolojik kriz bu nedenle yalnızca karbon miktarı veya sıcaklık artışı meselesi olmaktan çıkarak toplumun yaşamı örgütleme biçiminin krizine dönüşüyor.

Doğa bilimlerinin karmaşık sistemler üzerine biriktirdiği bilgi de benzer bir yöntemsel uyarı taşıyor. Karmaşık bir sistemi parçalarına ayırmak parçaları tanımamızı sağlar, fakat bütünü oluşturan ilişkiler kaybolduğunda sistemin davranışı açıklanamaz. Toplum da ilişkilerden oluşuyor. Kadın emeğini sermayeden, sermayeyi devletten, devleti ekolojik yıkımdan, ekolojiyi gündelik yaşamdan kopardığımızda elimizde çok sayıda uzmanlık alanı kalıyor ama toplumsal bütünlük görünmezleşiyor. Corradi’nin Öcalan okuması bu parçalanmaya karşı ilişkisel bir düşünme biçimi öneriyor. Üçlü iktidar çözümlemesinin güncel değeri de burada yatıyor.

İmralı'dan dünya akademisine geçen düşünce

Laura Corradi’nin çalışması Öcalan’ın kavramlarını feminist düşüncenin onlarca yıllık birikimiyle karşılaştırılabilir, eleştirilebilir ve geliştirilebilir bir zemine taşıyor. Maria Mies, Silvia Federici, Angela Davis, Patricia Hill Collins, sömürgecilik karşıtı feministler, yerli halkların düşünce gelenekleri, Kürt kadın hareketi ve Jineoloji aynı tartışma alanında buluşuyor. Öcalan böylece yalnızca Ortadoğu siyasetinin veya Kürt meselesinin düşünürü olarak okunmaktan çıkarak patriyarka, kapitalizm, devlet, ekoloji, demokrasi ve bilgi üretiminin geleceği üzerine yürüyen uluslararası tartışmanın muhataplarından biri haline geliyor. Corradi’nin makalesinin 2026 yılında hakemli bir akademik dergide yayımlanmasının bu yazı dizisi açısından anlamı burada bulunuyor. İmralı’da üretilen düşünce artık yalnızca İmralı hakkında konuşulan bir düşünce değildir. Dünya onu kendi kavramlarıyla karşılaştırmaya başlamıştır.

Patriyarka, sermaye ve devlet arasındaki bağ bize özgürlüğün de parçalanamayacağını gösteriyor. Kadının özgür olmadığı bir emek düzeni özgürleşemez. Toplumun karar gücünün merkezileştiği bir ekonomi demokratikleşemez. Doğayı yalnızca kaynak olarak gören bir üretim biçimi yaşamı koruyamaz. Bilgiyi toplumdan koparan bir bilim toplumsal aklı büyütemez. Demokratik toplum düşüncesinin taşıdığı güç, bütün bu alanları tek bir merkezden yönetmekte değil, aralarındaki canlı ilişkiyi yeniden kurmakta yatıyor. Corradi’nin Öcalan ile çağdaş feminist düşünce arasında açtığı yol, geleceğin özgürlük teorisinin kadın, emek, ekoloji ve demokrasi arasında kurulacak yeni bütünlükten besleneceğini gösteriyor.



Yorumlar

Popüler Yayınlar