Bölüm : 2 İmralı'dan Dünya Akademisine Devletin Beş Bin Yıllık Gölgesi
Bölüm : 2
İmralı'dan Dünya Akademisine
Devletin Beş Bin Yıllık Gölgesi
Kamran Matin üzerinden Öcalan’ın devlet ve uygarlık okuması
Devlet insanlık tarihinin başlangıcı değildir. Homo sapiens yüz binlerce yıl boyunca devletsiz toplumsal biçimler içinde yaşadı. Akrabalık, ortaklaşma, karşılıklılık, paylaşım ve yerel topluluk örgütlenmeleri insan türünün toplumsal tarihinin çok daha uzun bölümünü oluşturdu. Devletli uygarlığın yaklaşık beş bin yıllık tarihi bu geniş insanlık zamanının içinde oldukça yeni bir dönemdir. Abdullah Öcalan’ın tarihsel sosyolojisinin güçlü taraflarından biri, devleti insan toplumunun doğal ve kaçınılmaz örgütlenme biçimi olarak kabul etmek yerine tarih içinde oluşmuş özgül bir toplumsal ilişki olarak ele almasıdır.
Sussex Üniversitesinde Uluslararası İlişkiler alanında Reader olarak çalışan Kamran Matin, Öcalan’ın bu yaklaşımını devlet teorisi açısından kapsamlı biçimde inceleyen akademisyenlerden biridir. Matin’in Democratic Confederalism and Societal Multiplicity A Sympathetic Critique of Abdullah Öcalan’s State Theory başlıklı çalışması 2019 yılında çevrimiçi yayımlandı ve daha sonra Geopolitics dergisinin 26. cilt 4. sayısında yer aldı. Matin çalışmasını Öcalan’ın düşüncesine yönelik sempatik bir eleştiri olarak tanımlar ve özellikle devletin ortaya çıkışı ile demokratik konfederalizmin imkanları arasındaki tarihsel ilişkiye yoğunlaşır.
Sümer bir başlangıç noktası
Öcalan’ın tarih anlatısında Mezopotamya merkezi bir yere sahiptir. Neolitik devrimle birlikte tarımın, yerleşik yaşamın, hayvanların evcilleştirilmesinin ve artı ürünün gelişmesi insan topluluklarının örgütlenme kapasitesini büyük ölçüde artırdı. Binlerce yıl boyunca gelişen bu toplumsal birikim daha sonra kentlerin, uzmanlaşmanın, ticaret ağlarının ve geniş üretim sistemlerinin ortaya çıkabileceği maddi zemini oluşturdu.
Sümer kent devletleri bu uzun dönüşümün yeni bir aşamasını temsil eder. Üretimin örgütlenmesi, artı ürünün merkezileşmesi, tapınak ekonomisi, rahiplerin yükselişi, askeri yapılanmalar ve toplumsal hiyerarşilerin kurumsallaşması birlikte ilerledi. Öcalan uygarlığı bu nedenle yalnızca kentlerin veya yazının ortaya çıkışıyla açıklamaz. Devlet, sınıf ve kent onun tarih okumasında birbirini besleyen bir örgütlenme biçimine dönüşür.
Öcalan açısından Sümer deneyiminin belirleyici özelliği maddi güç ile zihinsel gücün birlikte örgütlenmesidir. Tapınak yalnızca dini bir mekan değildir. Üretimin kaydedildiği, ürünlerin toplandığı, dağıtımın yönetildiği, bilginin merkezileştiği ve toplumsal düzenin kutsallıkla anlamlandırıldığı bir kurumdur. İktidar böylece zor kullanma kapasitesinden daha geniş bir yapıya kavuşur. İnsanların dünyayı nasıl anlamlandırdığı da iktidar ilişkilerinin parçası haline gelir.
Bu yaklaşım Öcalan’ın devlet teorisini klasik siyasal kurum tartışmasının ötesine taşır. Devlet bir bina, bürokrasi veya yönetici kadro olmaktan çok daha geniş bir tarihsel örgütlenme biçimi olarak ele alınır. Ekonomik artığın merkezileşmesi, erkek egemenliğinin kurumsallaşması, askeri örgütlenme, sınıfsal tabakalaşma, dini meşruiyet ve yönetim tekniği aynı tarihsel sürecin farklı yüzleri haline gelir.
Matin’in toplumsal çoğulluk katkısı
Kamran Matin bu noktada Öcalan’ın tarihsel sosyolojisini önemli bir kavramla genişletir. Matin buna toplumsal çoğulluk der. İnsanlık hiçbir dönemde tek bir toplumdan oluşmamıştır. Aynı coğrafyada ve birbirine bağlı bölgelerde farklı üretim biçimlerine, siyasal yapılara ve yaşam tarzlarına sahip topluluklar yan yana var olmuş, ticaret yapmış, çatışmış, göç etmiş ve birbirlerini dönüştürmüştür.
Matin’e göre Öcalan Sümer devletinin ilk oluşumunu ağırlıklı olarak Sümer toplumunun kendi iç dönüşümleri üzerinden açıklar. Artı ürünün ortaya çıkması, rahiplerin güç kazanması, sınıfların oluşması ve erkek egemen yapının gelişmesi devletleşmenin temel dinamiklerini meydana getirir. Öcalan’ın sonraki devletleşme süreçlerini ele aldığı bölümlerde ise toplumlar arasındaki etkileşim çok daha görünür hale gelir. İmparatorlukların genişlemesi, savaşlar, göçler, ticaret yolları, farklı halkların karşılaşması ve siyasal rekabet tarihsel değişimin kurucu unsurları olarak belirginleşir. Matin bu iki düzeyi tek bir tarih teorisi içinde buluşturmayı önerir.
Bu katkı Sümer tarihine farklı bir açıdan bakmamızı sağlar. Mezopotamya kentleri çevrelerindeki köylerden, göçebe topluluklardan, dağlık bölgelerde yaşayan halklardan ve uzun mesafeli ticaret ağlarından beslenen geniş bir ilişkiler dünyasının içinde gelişmiştir. Maden, kereste ve çeşitli hammaddeler farklı bölgelerden gelmiş, nüfus hareketleri üretim sistemlerini etkilemiş, savaş ve ticaret yeni örgütlenme biçimleri yaratmıştır. Devletleşme böylece toplumun içindeki farklılaşmalar ile toplumlar arasındaki ilişkilerin birleştiği tarihsel bir süreç olarak okunabilir.
Matin bu yaklaşımı geliştirirken Japon düşünür Kojin Karatani’nin mübadele tarzları üzerinden kurduğu dünya tarihi yaklaşımından da yararlanır. Böylece devletin doğuşunu yalnızca üretim ilişkilerinin iç dönüşümüne bağlayan bir çizgi yerine topluluklar arasındaki dolaşımın, değişimin, savaşın, ticaretin ve karşılıklı bağımlılığın da etkili olduğu daha geniş bir tarihsel alan ortaya çıkar.
Beş bin yıllık uygarlık zinciri
Öcalan’ın Sümer’e verdiği önem yalnızca ilk devletin oluşumuyla ilgili değildir. Sümer’de belirginleşen iktidar mantığının farklı biçimler altında tarih boyunca yeniden üretildiğini düşünür. Babil, Asur, Pers, Greko-Romen dünyası, imparatorluk sistemleri ve daha sonra kapitalist modernite birbirinden çok farklı tarihsel yapılardır. Aralarında süreklilik kuran temel unsur iktidarın merkezileşmesi ve toplumsal artığın örgütlü biçimde denetlenmesidir.
Öcalan bu nedenle uygarlık tarihini düz bir ilerleme çizgisi biçiminde okumaz. Teknik gelişme, kentleşme, yazı, bilim, ticaret ve üretim kapasitesindeki büyüme insanlığın yaratıcı gücünü gösterirken aynı tarihsel süreç içinde merkezi iktidar biçimleri de genişler. Devletin kapasitesi büyüdükçe vergi toplama, nüfusu kaydetme, toprağı düzenleme, ordular kurma ve geniş coğrafyaları yönetme imkanları gelişir.
Modern ulus devlet bu beş bin yıllık örgütlenme tarihinin yoğunlaşmış biçimlerinden biri olarak ortaya çıkar. Eski devletlerin sahip olmadığı nüfus sayımı, zorunlu eğitim, merkezi hukuk, ulusal kimlik üretimi, sürekli bürokrasi, sanayi ölçeğinde savaş kapasitesi ve ekonomik yönetim araçları modern devletin topluma nüfuz gücünü büyütür. Böylece Sümer tapınağında başlayan merkezileşme mantığı tarih içinde aynı biçimde tekrarlanmak yerine yeni kurumlarla, yeni teknolojilerle ve yeni ideolojik araçlarla dönüşerek ilerler.
Devletin yanında yaşayan başka bir tarih
Öcalan’ın tarih teorisinin en üretken boyutlarından biri uygarlık tarihini yalnızca devletlerin tarihi olarak görmemesidir. Devletli uygarlığın yanında toplumun komünal damarları da yaşamaya devam eder. Köy toplulukları, aşiret yapıları, yerel dayanışma biçimleri, kadınların toplumsal bilgi ve yaşam üretimindeki rolleri, dini cemaatler, zanaat birlikleri, komünler, kent dayanışmaları ve çeşitli öz yönetim deneyimleri bu uzun toplumsal hafızanın parçalarını oluşturur.
Bu yaklaşım beş bin yıllık tarihe bakışımızı değiştirir. Tarih yalnızca sarayların, orduların ve hanedanların birbirini izlemesinden oluşan bir zincir olmaktan çıkar. Devlet ile toplum arasındaki sürekli yeniden yapılanan ilişkinin tarihi haline gelir. Merkezi iktidar genişlerken toplum da kendi dayanışma ağlarını, ahlaki ölçülerini, ortak yaşam biçimlerini ve yerel örgütlenmelerini üretmeye devam eder.
Öcalan’ın demokratik uygarlık kavramı bu uzun toplumsal birikime dayanır. Demokratik konfederalizm de geçmişteki bir toplumsal biçimin aynen geri çağrılması anlamına gelmez. İnsanlığın komünal hafızasının modern bilgi, kadın özgürlüğü, ekolojik bilinç, yerel demokrasi ve ağ tipi örgütlenmelerle yeniden kurulmasını ifade eder.
Matin’in eleştirisinin açtığı yeni alan
Matin’in çalışmasının önemi Öcalan’ın devlet teorisini başka bir düşünce sistemiyle değiştirmesinde yatmaz. Katkısı, Öcalan’ın açtığı tarihsel alanı toplumlar arası ilişkiler boyutuyla genişletmesidir. Bir demokratik konfederal yapı kendi yerel toplumsal dinamikleri kadar çevresindeki devletlerle, ekonomik sistemlerle, savaşlarla, göçlerle ve uluslararası güç ilişkileriyle birlikte yaşar.
Bu yaklaşım demokratik konfederalizmin ölçeğini de büyütür. Demokratik toplum yalnızca bir ülkenin sınırları içinde kurulacak yerel örgütlenmeler toplamı olarak düşünülmez. Kentler, bölgeler, halklar ve farklı toplumsal yapılar arasında yatay ilişkiler kuran geniş bir konfederal ağ fikri güç kazanır. Matin’in toplumsal çoğulluk kavramı bu nedenle Öcalan’ın demokratik konfederalizm düşüncesiyle verimli bir buluşma alanı yaratır. Matin de makalesinde devletin tarihinin toplumsal bir tarih olduğunu, devletin aşılmasına yönelik süreçlerin ise uluslararası ve toplumlar arası bir boyut taşıdığını vurgular.
Sümer’den demokratik topluma
Beş bin yıl önce Mezopotamya’da şekillenen devlet insanlığın toplumsal örgütlenme kapasitesinin özel bir biçimidir. Aynı insanlık çok daha uzun bir zaman boyunca karşılıklılık, ortaklaşma ve yerel topluluk ilişkileri üretmiştir. Bugünkü tartışmanın gücü bu iki tarihsel damarı birlikte görebilmekten gelir.
Öcalan Sümer üzerinden devletin, sınıfın, erkek egemenliğinin ve merkezi iktidarın tarihsel oluşumunu görünür kılar. Matin bu çerçeveye toplumların birbirleriyle kurduğu ilişkileri ekleyerek analizi genişletir. İki yaklaşım birlikte okunduğunda devletin beş bin yıllık tarihi tek merkezli bir iktidar hikayesinden çıkarak toplulukların, uygarlıkların, ekonomik ağların, göçlerin, savaşların ve karşılıklı etkileşimlerin oluşturduğu karmaşık bir tarihsel sisteme dönüşür.
Bu okuma demokratik toplum düşüncesine de güçlü bir zemin sağlar. İnsanlığın geleceği yalnızca merkezi kurumların nasıl yönetileceği üzerinden şekillenmez. Toplumun kendi kendini örgütleme kapasitesinin ne kadar gelişeceği, kadın özgürlüğünün toplumsal ilişkileri ne ölçüde dönüştüreceği, ekolojik yaşamın üretimle nasıl birleşeceği ve yerel toplulukların birbirleriyle nasıl konfederal ilişkiler kuracağı da belirleyici hale gelir.
Devletin beş bin yıllık gölgesi uzundur. İnsanlığın komünal tarihi ise çok daha eskidir. Demokratik toplum düşüncesi bu derin toplumsal hafızayı çağımızın bilimsel bilgisi, ekolojik bilinci, kadın özgürlük mücadelesi ve doğrudan demokrasi deneyimleriyle buluşturan yeni bir tarihsel imkan taşımaktadır.
Yorumlar
Yorum Gönder
Eleştiri ve tartışmaya açığım. Hakaret, tehdit, ayrımcılık ve reklam içeren yorumlar yayımlanmaz.