Wallerstein’in Yetmediği Yer: Marksizm, Kadın, Ekoloji ve Devlet Sorunu

 


Wallerstein’in Yetmediği Yer: Marksizm, Kadın, Ekoloji ve Devlet Sorunu

Immanuel Wallerstein, kapitalizmi anlamak için 20. yüzyıl sosyal bilimlerinin en güçlü düşünsel araçlarından birini geliştirdi. Onun önemi yalnızca dünya sistemleri analizini kurmasından kaynaklanmaz. Wallerstein aynı zamanda Marksizmin bazı temel kabullerini sorgulayarak kapitalizm analizinin sınırlarını genişletti. Fakat her büyük düşünür gibi onun açtığı alanın da sınırları vardı. Kadınların tarihsel konumu, erkek egemenliği, devletin kapitalizmden çok daha eski tarihi ve insanın doğayla kurduğu tahakküm ilişkisi bu sınırların en belirgin olduğu alanlardır.

Marksizmin Ölçeğini Büyütmek

Wallerstein’in Marksizme en önemli müdahalesi analiz ölçeğini değiştirmesidir. Kapitalizmi yalnız fabrika, sanayi üretimi, ücretli emek ve ulusal sınıf ilişkileri üzerinden açıklamanın yetersiz olduğunu düşündü. Ona göre kapitalizm daha başından itibaren dünya ölçeğinde örgütlenmiş bir sistemdi. Ticaret, sömürgecilik, finans, devletler arası rekabet, köle emeği ve farklı coğrafyaların eşitsiz biçimde sisteme bağlanması kapitalizmin dışındaki olgular değildi. Bunların tamamı sistemin işleyişinin parçalarıydı.

Klasik Marksist yorumların önemli bir bölümü kapitalizmin merkezine ücretli emeği ve sanayi proletaryasını yerleştirdi. Wallerstein ise kapitalizmin yalnız özgür ücretli emek üzerinden işlemediğini gösterdi. Köle emeği, zorunlu çalışma, küçük köylülük, aile emeği ve düşük ücretli emek biçimleri kapitalist dünya ekonomisi içinde birlikte var olabilir. Merkez ülkelerde görece yüksek ücretli sanayi emeğinin bulunması, çevrede çok daha ağır sömürü biçimlerinin sürdürülmesiyle çelişmez. Tam tersine bunlar aynı dünya sisteminin farklı parçaları olabilir.

Herkes Merkez Olamaz

Wallerstein’in kalkınma teorilerine yönelik eleştirisi de buradan doğar. Klasik modernleşme düşüncesine göre yoksul ülkeler yeterince sanayileşir, eğitim düzeylerini yükseltir, teknolojilerini geliştirir ve doğru ekonomik politikaları uygularsa zamanla gelişmiş ülkelerin düzeyine ulaşabilir.

Wallerstein bu düşünceye temel bir itiraz yöneltir. Eğer kapitalist dünya ekonomisi merkez, yarı çevre ve çevre arasındaki eşitsiz iş bölümü üzerinden çalışıyorsa herkes aynı anda merkez olamaz. Çevrenin yoksulluğu yalnızca kendi geri kalmışlığının sonucu değildir. Merkezin zenginliği ile çevrenin yoksulluğu aynı tarihsel ilişkinin iki tarafıdır. Böyle bakıldığında sömürgecilik de kapitalizmin geçmişinde kalmış bir sapma değildir. Kapitalist dünya sisteminin kuruluşunun temel mekanizmalarından biridir.

Tarihin Sonucu Önceden Yazılmamıştır

Wallerstein’in Marksizmin bazı yorumlarından ayrıldığı önemli noktalardan biri tarih anlayışıdır. Feodalizmden kapitalizme, kapitalizmden de zorunlu olarak sosyalizme ilerleyen doğrusal tarih fikrine mesafelidir. Kapitalizmin yapısal krize girmesi onun yerine mutlaka daha özgür ve eşitlikçi bir toplumun kurulacağı anlamına gelmez.

Bir tarihsel sistem çözülebilir ve yerine daha demokratik bir düzen kurulabilir. Ama daha otoriter, daha eşitsiz ve daha baskıcı başka bir sistemin ortaya çıkması da mümkündür. Tarihin özgürlüğe doğru çalışan görünmez bir motoru yoktur. Bu nedenle kapitalizmin krizini beklemek yetmez. Krizden ne çıkacağını toplumsal mücadeleler, örgütlenmeler ve insanların tarihsel tercihleri belirler.

Bu düşünce önemli bir sonuç doğurur. Sosyalizm tarihsel bir kader değil, mücadele edilerek yaratılabilecek ihtimallerden biridir.

Devleti Sermayenin Gölgesinden Çıkarmak

Wallerstein devleti yalnızca egemen sınıfın elindeki basit bir araç olarak görmez. Devletler kapitalist dünya ekonomisinin yapısal parçalarıdır. Hukuk sistemleri, ordular, sınırlar, ticaret anlaşmaları, para politikaları ve uluslararası kurumlar sermaye birikiminin örgütlenmesinde doğrudan rol oynar.

Fakat tam burada Wallerstein’in kendi sınırı ortaya çıkar. Devletin kapitalist dünya sistemi içindeki rolünü güçlü biçimde açıklar ama devletin kendisini kapitalizmden çok daha eski bir tarihsel tahakküm biçimi olarak aynı ölçüde sorgulamaz. Oysa devlet kapitalizmden binlerce yıl önce vardı. Merkezi iktidar, vergi, ordu, bürokrasi, sınıfsal ayrıcalık ve toplumsal hiyerarşi kapitalizmden önce de bulunuyordu.

Bu durumda daha derin bir soru ortaya çıkar. Devlet yalnızca kapitalizmin örgütlenme araçlarından biri midir, yoksa kapitalizmin kendisinden çok daha eski bir iktidar geleneğinin tarihsel devamı mıdır?

Kadın Nerede?

Wallerstein’in sınırlarının daha belirgin hale geldiği alanlardan biri kadınların tarihsel konumudur. Dünya sistemleri analizi ücretsiz emeğin, aile emeğinin ve farklı emek biçimlerinin kapitalist sistem açısından önemini görmemizi kolaylaştırır. Fakat kadınların binlerce yıllık toplumsal ikincilleştirilmesini yalnız kapitalist dünya ekonomisinin ihtiyaçlarıyla açıklamak mümkün değildir.

Kadının bedeni üzerindeki denetim, soyun erkek üzerinden kurulması, miras ilişkileri, aile içindeki erkek otoritesi, cinselliğin denetlenmesi, namus kavramı ve bakım emeğinin görünmezleştirilmesi kapitalizmden çok daha eski tarihsel süreçlere dayanır. Kapitalizm bunları yeniden biçimlendirmiş, kendi ihtiyaçlarına göre kullanmış ve bazılarını daha da derinleştirmiştir. Fakat yaratmamıştır.

Burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor. Sömürü ile tahakküm aynı şey değildir.

Sınıfsal sömürü toplumsal eşitsizliğin temel biçimlerinden biridir. Fakat bütün tahakküm ilişkileri sınıfsal sömürüye indirgenemez. Bir kadın ücretli işçi olmayabilir ama aile içinde ekonomik ve toplumsal olarak bağımlı hale getirilebilir. Bedeni üzerinde erkek ve toplum denetimi kurulabilir. Ürettiği bakım emeği görünmez hale gelebilir. Miras ve mülkiyet ilişkilerinden dışlanabilir.

Bu nedenle kadın özgürlüğü yalnız ekonomik eşitlik sorunu değildir.

Ekonomi Ekolojinin Dışında Değildir

Wallerstein kapitalist dünya sisteminin çevre bölgelerden doğal kaynakları merkez bölgelere nasıl aktardığını güçlü biçimde gösterir. Madenler, enerji kaynakları, tarımsal ürünler ve ormanlar dünya ekonomisinin eşitsiz iş bölümü içinde değerlendirilir.

Ancak ekolojik kriz yalnız kaynakların kim tarafından kullanıldığı meselesi değildir. Daha derinde insanın doğayla kurduğu ilişkinin kendisi vardır. İnsan kendisini doğanın dışında ve üzerinde görmeye başladığında doğa yaşamın bütünü olmaktan çıkarak kullanılabilecek nesneler toplamına dönüşür.

Orman kereste olur.

Nehir enerji olur.

Dağ maden olur.

Toprak gayrimenkul olur.

Hayvan üretim birimi olur.

Kapitalizm bu zihniyeti tarihte görülmemiş ölçekte büyüttü. Fakat insanın doğaya hükmetme düşüncesinin bütün tarihini kapitalizmle başlatmak da yetersizdir. Bu nedenle ekolojik düşünce hem klasik Marksizmin hem de dünya sistemleri analizinin sınırlarını aşmak zorundadır.

İnsan doğanın karşısında duran bir varlık değildir. Doğanın içindeki canlı türlerinden biridir. Ekonomi de doğanın dışında gerçekleşmez. Üretim dediğimiz süreç enerji, su, toprak, mineraller, bitkiler, hayvanlar ve insan bedenleri üzerinden gerçekleşir. Sosyal bilimler bunu unuttuğunda kendi maddi temelini de unutmuş olur.

Wallerstein’in Açtığı Kapıdan Daha İleri Gitmek

Wallerstein’in en güçlü yanı ile temel sınırı aynı yerde buluşuyor. O bize parçalar yerine sistemi görmeyi öğretti. Fakat onun tarif ettiği sistemin sınırlarını daha da genişletmek gerekiyor.

Dünya ekonomisini merkez, yarı çevre ve çevre ilişkileriyle düşünmek önemlidir. Ancak yalnız ülkeler ve coğrafyalar arasındaki ilişkileri değil, kadın ile erkek, toplum ile devlet, insan ile doğa arasındaki tarihsel hiyerarşileri de aynı bütünün içinde düşünmek gerekir.

Marx kapitalist üretim ilişkilerinin üzerindeki örtüyü kaldırdı. Wallerstein bakışımızı fabrikadan dünya sistemine doğru genişletti. Feminist düşünce iktidarın evin kapısından içeri girdiğini ve kadın bedeni üzerinde de örgütlendiğini gösterdi. Ekolojik düşünce ise toplumun doğanın dışında kurulamayacağını yeniden hatırlattı.

Bunlardan birini seçmek zorunda değiliz.

Asıl ihtiyaç bunların birbirini sınamasıdır.

Çünkü gerçek yaşam üniversitelerin kurduğu disiplinlere göre örgütlenmez. Ekonomi başka bir dünyada, ekoloji başka bir dünyada, kadın başka bir dünyada, devlet başka bir dünyada yaşamaz. Hepsi aynı tarihsel ve toplumsal ilişkiler içerisinde birbirine dokunur.

Sömürüden Tahakküme Bakmak

Belki de bugün Wallerstein’den alınması gereken en önemli ders onun bütün cevaplarını kabul etmek değil, düşünme yöntemini sürdürmektir. Ölçeği büyütmek, görünmez ilişkileri ortaya çıkarmak ve hiçbir teoriyi tamamlanmış kabul etmemek gerekir.

Marksizm kapitalist sömürüyü anlamamız için hala vazgeçilmez düşünsel araçlardan biridir. Fakat sınıf sömürüsünü bütün toplumsal tahakküm biçimlerinin açıklaması haline getirdiğimiz anda başka tarihleri görünmez kılmaya başlarız. Erkek egemenliğinin tarihini, devletin binlerce yıllık serüvenini ve insanın doğayla kurduğu hiyerarşik ilişkinin dönüşümünü yalnız sermaye ile emek arasındaki çelişkiye sığdırmak mümkün değildir.

Wallerstein Marksizmin haritasını büyüttü.

Şimdi o haritayı yeniden büyütmek gerekiyor.

Soruyu yalnızca “Kapitalizm nasıl işler?” biçiminde kurmak artık yeterli değil.

Daha zor bir soru önümüzde duruyor:

İnsanlık tarihinde sömürü ve tahakküm hangi yollarla ortaya çıktı, birbirleriyle nasıl birleşti ve bugün kadın, doğa, emek ve toplum üzerindeki bu iktidar ilişkileri birlikte nasıl dönüştürülebilir?

Belki de 21. yüzyılın sosyal bilimlerinin asıl sorusu budur.



Yorumlar

Popüler Yayınlar