Uygarlığın Krizi Aynı Zamanda Bir Zeka Krizidir. Öcalan'ın Duygusal Zeka Vurgusu

 

Uygarlığın Krizi Aynı Zamanda Bir Zeka Krizidir. 

Öcalan'ın Duygusal Zeka Vurgusu

İnsan kendisini doğanın en zeki canlısı olarak tanımlıyor. Bilimi, teknolojiyi, kentleri, makineleri, bilgisayarları ve uzaya gönderdiği araçları bunun kanıtı sayıyor. Fakat aynı insan, yaşamını mümkün kılan toprağı zehirliyor, ormanları yok ediyor, denizleri kirletiyor, başka türlerin yaşam alanlarını daraltıyor ve kendi türünü ortadan kaldırabilecek silahlar üretiyor. Buradaki çelişki yalnızca ahlaki değil, aynı zamanda zihinsel bir çelişkidir. Zekamız büyüdü, fakat yaşamla kurduğumuz ilişkinin de aynı ölçüde geliştiğini söylemek güç. Abdullah Öcalan'ın duygusal zeka ile analitik zeka arasındaki kopuşa yaptığı vurgu tam da bu noktada önem kazanıyor. Öcalan açısından sorun zekanın gelişmesi değil, analitik zekanın duygusal zekadan, dolayısıyla yaşamın uzun evrimsel deneyiminden koparak bağımsızlaşmasıdır.

Öcalan'ın Duygusal Zeka Vurgusu

Öcalan, duygusal zekayı yalnızca insan psikolojisinin bir özelliği olarak ele almaz. Onu canlılığın çok daha eski bir niteliği olarak yorumlar. Duygusal zeka, canlıların çevrelerine uyum sağlama, tehlikeyi sezme, yaşamı koruma ve varlıklarını sürdürme yeteneklerinin uzun evrimsel birikimidir. Bu nedenle duygusal zeka insanla başlamaz. İnsan, çok daha eski bir canlılık tarihinin üzerine kurulmuştur.

Canlı önce yaşar, sonra yorumlar. Bir organizmanın sıcaklığa, tehdide, açlığa, yakınlığa veya güvene verdiği tepki uzun bir düşünsel çözümlemenin sonucu değildir. Yaşamın milyonlarca yıllık seçilim süreçleri bu davranışların bir bölümünü sinir sistemine ve bedene yerleştirmiştir. Öcalan'ın "duygusal zeka" dediği şeyin güçlü tarafı burada ortaya çıkar. Bu zeka yaşamla doğrudan ilişkilidir. Yaşamın devamlılığını gözetir.

İnsan türünün gelişmesiyle birlikte bunun üzerine çok daha güçlü bir analitik kapasite eklenmiştir. Dil, soyutlama, planlama, sembol oluşturma, geleceği tasarlama ve karmaşık araçlar üretme becerileri bu yeni düzeyin ürünüdür. İnsanlığın tarihsel sıçramasını mümkün kılan da büyük ölçüde bu yetenektir.

Analitik Zeka İnsana Güç Verdi

Analitik zeka insana olağanüstü bir hız kazandırdı. İnsan, yalnızca çevresine tepki veren bir canlı olmaktan çıkıp çevresini bilinçli biçimde dönüştüren bir türe dönüştü. Taşı yonttu, ateşi denetledi, tarım yaptı, kentler kurdu, matematik geliştirdi, atomun yapısını araştırdı, uzaya çıktı ve bugün yapay zeka sistemleri üretiyor.

Bu kapasitenin kendisi bir sorun değildir. Tersine insanlığın en büyük yaratıcı güçlerinden biridir. Sorun, Öcalan'ın dikkat çektiği gibi, analitik zekanın duygusal zekadan koparak kendi başına hareket etmeye başlamasıdır. Çünkü analitik zeka bir hedef verildiğinde o hedefe ulaşmanın yollarını bulabilir, fakat hedefin yaşam açısından değerini kendiliğinden belirlemez.

Bir ormanın ne kadar kereste üreteceğini hesaplayabilir. Bir savaşın askeri verimliliğini ölçebilir. Bir fabrikanın işçiden ne kadar daha fazla üretim elde edebileceğini belirleyebilir. Bir teknolojinin insan davranışını nasıl yönlendireceğini hesaplayabilir. Fakat bütün bunların yaşam, toplum ve doğa üzerindeki sonuçlarını gözetmek başka bir bilinç düzeyi gerektirir.

Duygudan Kopan Zeka Neden Tehlikeli?

Öcalan'ın analitik zekaya yönelik eleştirisinin en güçlü tarafı burada ortaya çıkar. Analitik zeka kendi başına ne iyi ne kötüdür. Onu tehlikeli hale getiren, yaşamla bağının kopmasıdır. Acıyı yalnızca veri olarak gören, insanı rakama dönüştüren, doğayı hammaddeye indirgeyen, toplumu yönetilecek nüfus olarak ele alan bir akıl biçimi son derece gelişmiş olabilir. Fakat gelişmiş olması onun özgürleştirici olduğu anlamına gelmez.

Modern savaş teknolojileri bunun açık örnekleridir. Bir insan binlerce kilometre uzaktaki hedefi ekrandan görebilir ve bir düğmeyle vurabilir. Teknik açıdan son derece gelişmiş bir sistem vardır. Fakat insan ile yaptığı eylemin sonucu arasındaki duygusal mesafe büyümüştür. Acı soyutlaşır, ölüm sayıya dönüşür, insan koordinat haline gelir.

Aynı durum ekonomide de görülür. Bir şirket matematiksel olarak başarılı olabilirken işçileri tüketebilir, ekosistemleri yok edebilir ve toplumsal eşitsizliği büyütebilir. Hesap doğru, sonuç yıkıcı olabilir. Burada sorun zekasızlık değil, yaşamdan kopmuş zekadır.

Uygarlığın Büyük Kopuşu

Öcalan, bu kopuşu yalnızca bireysel psikolojiyle açıklamaz. Onu sınıflı ve devletli uygarlığın gelişimiyle ilişkilendirir. İnsan topluluklarının doğayla doğrudan ilişki içinde yaşadığı dönemlerde yaşamın doğal döngülerine uyum zorunluydu. Mevsimleri, suyu, toprağı, bitkileri ve hayvanların hareketlerini bilmeden yaşamak mümkün değildi.

Devletli uygarlığın gelişmesiyle birlikte insan ile doğa arasına giderek daha fazla iktidar, mülkiyet ve üretim ilişkisi girdi. Toprak yaşam alanından mülke, orman ekosistemden kaynağa, hayvan canlıdan üretim birimine, insan emeği ise hesaplanabilir maliyete dönüştü.

Bu dönüşüm yalnızca ekonomik değildir. Aynı zamanda zihinsel bir dönüşümdür. Analitik zeka, yaşamın bütünlüğünden koparak denetleme, sınıflandırma, ölçme ve hükmetme kapasitesinin hizmetine girebilir. Öcalan'ın uygarlık eleştirisi bu nedenle yalnızca devlet veya ekonomi eleştirisi değildir. Aynı zamanda insan zihninin tarihsel biçimlenişine yönelik bir eleştiridir.

Kapitalizm bu ayrışmayı çok daha ileri bir düzeye taşıdı. Üretim, büyüme, rekabet, verimlilik ve kar ölçülebilir hale geldi. Buna karşılık toprağın tükenmesi, türlerin yok oluşu, insanların yalnızlaşması veya gelecek kuşakların yaşam koşullarının daralması uzun süre ekonomik hesabın dışında bırakıldı.

Ekolojik Kriz Bir Zeka Krizidir

Bugünkü ekolojik kriz bu nedenle yalnızca yanlış çevre politikalarının sonucu değildir. Çok daha derin bir zihniyet sorununun dışavurumudur. İnsan kendisini doğanın dışında konumlandırdığında doğaya verdiği zararı kendisine verilmiş zarar olarak algılamaz. Oysa insan atmosferden, sudan, topraktan, bakterilerden, bitkilerden ve başka canlılardan bağımsız değildir.

Bir orman yalnızca ağaç değildir. Mantarlar, bakteriler, toprak, böcekler, kuşlar, memeliler, su ve atmosfer arasında kurulmuş karmaşık bir ilişkiler ağıdır. İnsan toplumu da aynı biçimde ilişkiler üzerinden var olur. Dil, bakım, dayanışma, emek, kültür ve bilgi olmadan birey tek başına varlığını sürdüremez.

Bu açıdan ekoloji bize yalnızca doğayı korumayı öğretmez. Aynı zamanda zekanın nasıl işlemesi gerektiğini de gösterir. Parçaları değil ilişkileri, tekil çıkarı değil bütünün devamlılığını, kısa vadeli kazancı değil yaşamın sürekliliğini hesaba katmak gerekir.

Duygusal Zeka İlkel Değil, Evrimsel Bir Hafızadır

Öcalan'ın duygusal zekaya verdiği önem bazen yanlış biçimde akıl karşıtlığı olarak okunabilir. Oysa mesele analitik zekayı küçümsemek değildir. Tam tersine analitik zekanın yaşamla uyumlu hale getirilmesidir.

Duygusal zeka geçmişten kalan gereksiz bir kalıntı değildir. Canlılığın uzun evrimsel tarihinin taşıdığı bir hafızadır. Korku, bağlanma, merhamet, dayanışma, yakınlık ve empati gibi özellikler insan topluluklarının kurulmasında belirleyici olmuştur. Homo sapiens yalnızca daha iyi düşünebildiği için değil, birlikte yaşayabildiği, bakım verebildiği, bilgi paylaşabildiği ve ortak hareket edebildiği için de başarılı olmuş türünü devam ettirebilmiştir.

Bu nedenle insanı insan yapan şey yalnızca hesap yapabilme yeteneği değildir. Başka insanların acısını hissedebilmesi, başkalarıyla bağ kurabilmesi ve kendi varlığını toplumsal ilişkiler içinde kurabilmesidir.

Demokratik Toplum Açısından Zekanın Yeniden Bütünleşmesi

Öcalan'ın demokratik toplum düşüncesiyle duygusal zeka meselesi burada birleşir. Demokratik toplum yalnızca farklı bir yönetim modeli değildir. Aynı zamanda insanın kendisiyle, toplumla ve doğayla kurduğu ilişkinin yeniden düzenlenmesidir.

Merkezi iktidar mantığı toplumu yukarıdan düzenler. Demokratik toplum ise kararların toplumsal ilişkiler içinde üretilmesini, insanların kendi yaşamları hakkında söz sahibi olmasını ve farklılıkların birlikte var olmasını esas alır. Bu yaklaşım, analitik zekayı ortadan kaldırmaz. Onu toplumsal deneyim, etik sorumluluk ve yaşamın ihtiyaçlarıyla ilişkilendirir.

Bilim burada önemli olmaya devam eder. Teknoloji de önemlidir. Yapay zeka, biyoteknoloji, enerji sistemleri ve yeni iletişim ağları insan yaşamını geliştirebilir. Asıl mesele bunların hangi toplumsal amaçlara bağlandığıdır. Analitik zeka güç üretir. Duygusal ve toplumsal zeka ise bu gücün yönünü belirler.

İhtiyacımız Daha Az Akıl Değil, Bütünleşmiş Bir Zekadır

Bugünkü uygarlık krizine verilecek cevap akıldan vazgeçmek değildir. İnsanlığın bilime, teknolojiye ve analitik düşünceye ihtiyacı büyüktür. İklim değişikliğini anlamak, hastalıkları tedavi etmek, yeni enerji sistemleri geliştirmek, ekosistemleri korumak ve yaşamı kolaylaştırmak için bu kapasite vazgeçilmezdir.

Fakat analitik zekanın yaşamın çok daha eski hafızasıyla yeniden bağ kurması gerekir. Öcalan'ın duygusal zeka vurgusunu bugün güçlü kılan da budur. Sorun insanın çok fazla düşünmesi değildir. Sorun, düşünmenin yaşamdan kopmasıdır.

Bir uygarlık atomun içini çözebilir fakat açlığı ortadan kaldıramayabilir. Yıldızlara ulaşabilir fakat kendi gezegenini yaşanmaz hale getirebilir. Yapay zeka geliştirebilir fakat toplumsal yalnızlığı büyütebilir. Teknik kapasitenin büyüklüğü tek başına uygarlığın gelişmişliğinin ölçüsü olamaz. Asıl ölçü, üretilen bilginin yaşamı ne ölçüde çoğalttığıdır.

Duygusal zeka bize yaşamla bağımızı hatırlatır. Analitik zeka ise dünyayı değiştirme gücü verir. Bu iki kapasite birbirinden koptuğunda zeka tahakküm aracına dönüşebilir. Birlikte çalıştığında ise bilim, teknoloji ve toplumsal örgütlenme özgürleştirici bir güce dönüşebilir.



Yorumlar

Popüler Yayınlar