Tektonik Hareketler, Evrim ve Demokratik Toplum

 

Yer Kabuğundan Topluma: Tektonik Hareketler, Evrim ve Demokratik Toplum

Canlıların evrimini anlatırken çoğu zaman gözümüzü organizmalara çeviriyoruz. Mutasyonlardan, doğal seçilimden, genetik sürüklenmeden, çevreye uyumdan ve türleşmeden söz ediyoruz. Fakat yaşamın üzerinde evrimleştiği dünya sabit bir sahne değildir. Kıtalar hareket eder, okyanuslar açılır ve kapanır, dağlar yükselir, nehirlerin yatakları değişir, volkanlar yeni kara parçaları oluşturur, iklim kuşakları yer değiştirir. Başka bir ifadeyle yaşam değişirken üzerinde yaşadığı gezegen de değişmektedir. Bu nedenle evrimi yalnızca biyolojik süreçlerle değil, jeoloji, iklim, ekoloji ve canlılar arasındaki karşılıklı ilişkilerle birlikte düşünmek gerekir. Yer bilimleri bize çok temel bir şeyi hatırlatır: Yaşamın tarihi aynı zamanda hareket halindeki Dünya'nın tarihidir.

Dünya Sabit Bir Zemin Değildir

Bugün üzerinde şehirler kurduğumuz, sınırlar çizdiğimiz ve değişmezmiş gibi baktığımız kıtalar jeolojik zaman açısından geçici yapılardır. Dünya'nın litosferi büyük ve küçük levhalara ayrılmıştır. Bu levhalar mantodaki dinamik süreçlerle birlikte milyonlarca yıl boyunca hareket eder. Hareketin hızı insan ömrü açısından son derece küçüktür. ABD Jeoloji Araştırmaları Kurumuna göre levhalar genel olarak tırnakların büyümesine benzer hızlarda hareket eder. Fakat milyonlarca yıl biriktiğinde birkaç santimetrelik yıllık hareketler okyanusları açabilecek, kıtaları birbirinden ayırabilecek ve Himalayalar gibi dev dağ sistemleri oluşturabilecek sonuçlara ulaşır.

Bu hareketlilik biyolojik evrimin coğrafyasını sürekli yeniden düzenler. Bir kıtanın ikiye ayrılması aynı canlı topluluğunun farklı bölgelerde birbirinden kopmasına yol açabilir. Dağ sıralarının yükselmesi popülasyonların arasına fiziksel engeller koyabilir. Deniz seviyelerinin değişmesi bazı kara parçalarını birbirine bağlayabilir veya birbirinden ayırabilir. Yeni adaların ortaya çıkması canlıların daha önce bulunmadığı ekolojik alanlar oluşturabilir. Böylece jeolojik değişim, genetik değişimin gerçekleşeceği yeni koşullar yaratır.

Dağlar Yalnızca Yükselmez, Yeni Yaşam Alanları Yaratır

Dağ oluşumu bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. Bir dağ zinciri yükseldiğinde yalnızca taş ve toprak yukarı doğru hareket etmiş olmaz. Yağış rejimi değişir, sıcaklık yükseklik boyunca farklılaşır, nehirler yeni yataklar oluşturur, vadiler birbirinden ayrılır ve birkaç kilometrelik mesafe içinde çok farklı mikroiklimler meydana gelir. Bütün bunlar canlı popülasyonlarının birbirinden ayrılmasına ve farklı koşullarda evrimleşmesine imkan verebilir. Günümüzde dağlık bölgelerdeki olağanüstü biyolojik çeşitliliğin anlaşılmasında jeolojik tarih ile iklim tarihinin birlikte değerlendirilmesi bu nedenle önem taşıyor.

Benzer durum okyanuslarda da görülmektedir. Levha tektoniğinin kıtaların ve sığ denizlerin konumunu değiştirmesi mercan resiflerinin yayılabileceği alanları da değiştirmiştir. Araştırmalar tropikal resif biyolojik çeşitliliğinin milyonlarca yıllık değişiminde levha hareketlerinin önemli bir rol oynadığını gösteriyor. Yakın dönemde yapılan çalışmalar da tropikal deniz biyolojik çeşitliliği merkezlerinin oluşumunda sığ denizlerin tektonik süreçlerle yeniden düzenlenmesinin önemli olduğunu ortaya koyuyor.

Coğrafya Evrimin İçine Girer

Darwin'in ardından evrim kuramının en önemli gelişmelerinden biri, türlerin yalnızca zamansal değil mekansal bir tarihlerinin de bulunduğunun anlaşılması oldu. Biyocoğrafya tam olarak bu ilişkiyi araştırır. Neden bazı türler yalnızca belirli adalarda bulunur? Neden birbirinden binlerce kilometre uzaktaki kıtalarda benzer fosiller vardır? Neden bazı dağlık bölgelerde birkaç kilometrede türler değişmeye başlar? Bu soruların yanıtı yalnızca genlerde değildir. Genlerin tarihi aynı zamanda kıtaların, iklimlerin, dağların, nehirlerin ve denizlerin tarihidir.

Madagaskar bunun bilinen örneklerinden biridir. Ada uzun süreli coğrafi izolasyonu nedeniyle olağanüstü endemik çeşitlilik geliştirmiştir. Benzer biçimde Karayiplerin karmaşık jeolojik geçmişi de adaların birbirine yaklaşması, ayrılması, batması ve yükselmesi yoluyla canlıların dağılımını değiştirmiştir. 2025 tarihli bir çalışma Karayip biyolojik çeşitliliğinin şekillenmesinde dalma-batma zonlarıyla bağlantılı coğrafi değişimlerin önemli rol oynadığını ortaya koyuyor.

Buradan önemli bir sonuç çıkar. Evrim yalnızca organizmanın içinde gerçekleşmez. Organizma ile çevrenin ilişkisinde gerçekleşir. Çevre ise pasif değildir. Jeoloji değişir, iklim değişir, başka canlılar değişir. Bir tür çevresine uyum sağlarken aynı zamanda çevresini de değiştirebilir. Bitkiler atmosferi ve toprağı dönüştürür, mikroorganizmalar element döngülerinde rol oynar, hayvanlar bitki örtüsünü etkiler. İnsan ise bunu çok daha büyük ölçekte yapmaktadır. Böyle bakıldığında yaşam tarihi tek yönlü bir neden-sonuç zincirinden çok karşılıklı etkilerin oluşturduğu devasa bir ilişkiler ağı olarak görünür.

Felaket ve Yaratıcılık Aynı Tarihin İçinde

Tektonik hareketlere yalnızca yaşamı çeşitlendiren süreçler olarak bakmak da yanlış olur. Aynı dinamik Dünya büyük yıkımların koşullarını da yaratmıştır. Dev volkanik faaliyetler atmosferin bileşimini değiştirmiş, iklim krizlerine katkıda bulunmuş ve geçmişte kitlesel yok oluşlarla ilişkilendirilmiştir. Kıtaların birleşmesi veya ayrılması okyanus dolaşım sistemlerini değiştirebilir. Dağların yükselmesi atmosfer dolaşımını ve yağış düzenlerini etkileyebilir. Dünya'nın jeolojik tarihi bu anlamda yaratıcı ve yıkıcı süreçlerin birbirinden ayrılamadığı bir tarihtir.

Fakat kitlesel yok oluşların ardından yaşamın yeni biçimler üretmesi evrimin önceden belirlenmiş bir hedefe ilerlediği anlamına gelmez. Yok oluşlar milyonlarca yıllık soyları bütünüyle ortadan kaldırabilir. Hayatta kalan bazı grupların ise yeni ekolojik alanlarda çeşitlenmesine imkan doğabilir. Burada ilerleme yasası değil, tarihsel olumsallık vardır. Bir asteroidin düşmesi, kıtaların konumu, volkanik faaliyetler, deniz seviyesi, iklim ve canlılar arasındaki ilişkiler farklı olsaydı bugün Dünya üzerinde gördüğümüz yaşam da farklı olabilirdi.

Bu nedenle çağdaş evrim düşüncesi bize yalnızca "en güçlü olan yaşar" gibi son derece kaba bir tablo sunmaz. Türleşme, yok oluş, rekabet, işbirliği, karşılıklı bağımlılık, rastlantı, coğrafi izolasyon ve çevresel değişim aynı tarih içinde işler. Dünya'nın yüzeyinin son 540 milyon yıllık değişimini modelleyen araştırmalar da peyzaj dinamikleri ile biyolojik çeşitlilik arasında güçlü ilişkiler bulunduğunu gösteriyor.

Buradan Demokratik Toplum Paradigmasına Geçebilir miyiz?

Doğa bilimlerinin ortaya koyduğu ilişkisel düşünme biçimi, toplumu nasıl kavradığımız konusunda önemli sorular açabilir.

Demokratik toplum paradigmasının güçlü yanlarından biri toplumu yalnızca devlet ile birey arasındaki ilişkiye indirgememesidir. Toplum, farklı toplulukların, kadınların, emekçilerin, kültürlerin, yerel yapıların, ekolojik sistemlerin ve ekonomik ilişkilerin oluşturduğu çok katmanlı bir yapı olarak ele alınabilir. Böyle bir bakış ile yer bilimlerinin gösterdiği dinamik Dünya arasında doğrudan nedensellik değil, düşünsel bir yakınlık kurulabilir.  Bütün, parçaların üzerinde duran sabit bir yapı değildir. Parçalar arasındaki sürekli ilişkilerden oluşur.

Bir kıta tek parça ve hareketsiz görünür. Oysa altında birbirleriyle ilişkili levhalar, faylar, magma hareketleri ve uzun jeolojik süreçler vardır. Bir toplum da dışarıdan tek ve homojen görünebilir. "Millet", "devlet" veya "ülke" dediğimizde sanki tek iradeye sahip yekpare bir yapıdan söz ediyormuşuz gibi davranabiliriz. Oysa toplumun içinde farklı diller, kimlikler, kültürler, cinsiyetler, üretim biçimleri, yerel topluluklar, ekolojik bölgeler ve tarihsel hafızalar vardır. Bunları tek bir merkezden homojenleştirmek toplumsal çeşitliliği ortadan kaldırmaz. Yalnızca görünmez hale getirebilir.

Teklik Değil Çeşitlilik

Biyolojik evrim bize çeşitliliğin yaşamın istisnası değil temel özelliklerinden biri olduğunu gösteriyor. Aynı şekilde jeoloji de Dünya'nın homojen olmadığını gösterir. Dağ, ova, vadi, delta, ada, okyanus, çöl ve orman birbirinden farklı tarihlerin ürünüdür. Bu farklılıklar yaşamın çeşitlenebileceği sayısız ekolojik alan yaratmıştır.

Demokratik toplum düşüncesi açısından buradaki çağrışım önemlidir. Özgür toplumun amacı farklılıkları ortadan kaldırarak herkesi aynılaştırmak değil, farklılıkların birbirini yok etmeden birlikte yaşayabileceği ilişkileri kurmaktır. Demokratik konfederalizm düşüncesindeki yerellik, çoğulluk ve birbirine bağlı özerk yapı fikri bu açıdan merkezi devletin homojenleştirici mantığından farklı bir toplumsal tahayyül sunar.

Doğada uyum kadar çatışma, işbirliği kadar rekabet, yaşam kadar ölüm vardır. Dolayısıyla "doğada böyleyse toplumda da böyle olmalıdır" diyemeyiz. Fakat doğanın son derece karmaşık sistemlerinin tek bir merkez tarafından yönetilmeden var olabilmesi, bize merkeziyetçiliğin doğanın evrensel ilkesi olmadığını açık biçimde gösterir.

Deprem Bize Başka Bir Şey Daha Söyler

İnsan açısından deprem çoğu zaman birkaç saniyelik bir olaydır. Yer bilimleri açısından ise deprem, çok daha uzun bir süreç boyunca biriken gerilimin açığa çıkmasıdır. Sessizlik hareketsizlik anlamına gelmez. Fay yıllarca hatta yüzyıllarca gözle görülür biçimde hareket etmeyebilir, fakat gerilim birikmeye devam eder.

Bu olgu toplumsal süreçleri anlamak için doğrudan bir yasa olarak kullanılamaz, fakat güçlü bir düşünme imkani sunar. Toplumlarda da görünürde sakin dönemlerin altında ekonomik, kültürel, ekolojik ve siyasal gerilimler birikebilir. Merkezileşme, eşitsizlik, kadınların bastırılması, halkların kimliklerinin inkarı, ekolojik yıkım veya servetin birkaç elde toplanması uzun süre normalleştirilmiş olabilir. Bunun sonsuza kadar aynı biçimde süreceğini düşünmek, yerkabuğunu hareketsiz sanmaya benzer bir yanılsamadır.

Fakat toplumsal değişimin jeolojik hareketten temel bir farkı vardır. Fayın bilinci yoktur. Toplumun vardır. İnsan koşullarını değerlendirebilir, örgütlenebilir, geçmiş deneyimleri aktarabilir ve geleceğe ilişkin bilinçli tercihler yapabilir. Bu nedenle toplumsal dönüşüm hiçbir zaman deprem gibi kaçınılmaz bir fizik yasası değildir. İnsan özgürlüğünün alanı tam da burada açılır.

Ekolojik Toplum Neden Paradigmanın Merkezindedir?

Yer bilimleri ile demokratik toplum paradigmasının en somut kesişme noktalarından biri ekolojidir. İnsan toplumu Dünya'nın dışında kurulmuş değildir. Kentlerimiz kayaların, nehir havzalarının, toprakların ve ekosistemlerin üzerinde yükselir. Yediğimiz gıda toprağın milyonlarca yıllık jeolojik ve biyolojik süreçlerine bağlıdır. İçtiğimiz su hidrolojik döngünün parçasıdır. Kullandığımız enerji ve madenler gezegenin jeolojik tarihinden gelir. Kapitalist modernitenin temel problemlerinden biri bu tarihsel oluşumları yalnızca "kaynak" olarak görmesidir. 

Oysa ekolojik bakış tam tersini söyler. Dağı yalnızca dağ olarak göremezsiniz. Dağ yağışı, yeraltı suyunu, nehirleri, bitki örtüsünü, hayvanların göç yollarını ve insanların yaşam biçimini etkiler. Bir sistemi oluşturan unsurlar arasındaki ilişki bozulduğunda sonuç yalnızca müdahale edilen noktada kalmaz. Demokratik toplum paradigmasının ekolojiyi tali bir çevre sorunu değil toplumsal örgütlenmenin temel boyutlarından biri olarak değerlendirmesi bu nedenle önemlidir.

Dünya'nın Tarihi Bize Merkeziyetçilik Değil İlişkiyi Gösteriyor

Dünya yaklaşık 4,5 milyar yıldır değişmektedir. Bu değişimin herhangi bir merkezden yönetilen tek doğrusal programı yoktur. Mantonun dinamiği, levhaların hareketi, atmosfer, okyanuslar, iklim ve yaşam arasında milyarlarca yıllık karşılıklı ilişkiler bulunmaktadır. Gezegenin bugünkü hali bu uzun ilişkinin geçici bir sonucudur.

Yaşam da aynı biçimde tek bir çizgide ilerlememiştir. Dallanmış, bazı kollar yok olmuş, bazıları çeşitlenmiş, çevre değişmiş, canlılar çevreyi değiştirmiş ve tarih başka yönlere sapmıştır. Biyolojik çeşitlilik üzerine yapılan çalışmalar türlerin ortaya çıkışı, dağılımı ve yok oluşunun mekansal, zamansal, fiziksel ve biyolojik faktörlerin karşılıklı etkileşimiyle şekillendiğini ortaya koyuyor.

Karmaşık sistemleri anlamak istiyorsak tek neden, tek merkez ve tek doğrusal tarih fikrinden uzaklaşmak gerekir.

Demokratik toplum paradigmasının devlet merkezli tarih anlayışına yönelttiği itiraz tam burada yeni bir anlam kazanır. Tarihi yalnızca devletlerin, savaşların, hükümdarların ve merkezi iktidarların tarihi olarak görmek yerine toplumun aşağıdan akan çok sayıdaki ilişkisinin tarihi olarak okumak mümkündür. Kadınların görünmez emeği, köylerin ortak yaşam gelenekleri, halkların dilleri, yerel kültürler, dayanışma biçimleri, komünal üretim pratikleri ve doğayla kurulan ilişkiler de tarihin kurucu unsurlarıdır.

Toplum da Bir Süreçtir

Belki yer bilimlerinden çıkarabileceğimiz en güçlü düşünsel ders, Varlık dediğimiz şey çoğu zaman bir süreçtir.

Dağ bize sabit görünür, fakat yükselmekte veya aşınmaktadır. Kıta bize hareketsiz görünür, fakat hareket etmektedir. Bir tür değişmez görünür, fakat nesiller boyunca evrimleşmektedir. Ekosistem kararlı görünür, fakat her an enerji ve madde alışverişi içindedir.

Toplum da böyledir. Devletler, sınırlar, ekonomik sistemler, aile biçimleri, kadın ve erkek rolleri, mülkiyet ilişkileri ve hatta bugün bize doğal görünen birçok toplumsal kurum tarihsel süreçlerin ürünüdür. Tarihsel olarak oluşmuş olan hiçbir şey yalnızca var olduğu için zorunlu değildir.

Bu noktada yer bilimleri, evrim ve demokratik toplum düşüncesi arasında son derece verimli bir düşünsel köprü kurulabilir. Yer bilimleri bize Dünya'nın değiştiğini gösterir. Evrimsel biyoloji yaşamın değiştiğini gösterir. Antropoloji insan toplumlarının çok farklı biçimlerde örgütlenebildiğini gösterir.

Madem Dünya değişiyor, yaşam değişiyor ve insan değişiyorsa, neden toplumsal düzeni değişmez kabul edelim?

Demokratik toplum paradigmasının en radikal sorularından biri tam da burada belirir. Belki mesele insan toplumuna doğadan bir yönetim modeli çıkarmak değildir. Asıl mesele, doğanın ve yaşamın bize gösterdiği ilişkisel, çoğul, tarihsel ve sürekli dönüşen gerçekliği kavrayarak toplumu da değişmez kurumların toplamı olarak görmekten vazgeçmektir.

Yerkabuğunun altında hareket hiç durmadı. Yaşamın içinde de durmadı. Toplumun içinde de durmayacaktır.



Yorumlar

Popüler Yayınlar