Sosyalizm İnsan Merkezli Olmak Zorunda Değil

 

Sosyalizm İnsan Merkezli Olmak Zorunda Değil

Sosyalizm denildiğinde akla üretim araçları, sınıflar, emek, mülkiyet, devlet ve insanlar arasındaki eşitsizlikler geliyor. Oysa bütün bu tartışmaların altında daha temel bir kavram yatıyor: sosyal olanın ne olduğu. Modern sosyal bilimler büyük ölçüde insan ilişkilerini merkeze alarak gelişti. Toplum, insan topluluklarının oluşturduğu alan olarak tanımlandı. Ekonomi insan üretimini, siyaset insan iktidarını, tarih insan eylemlerini, sosyoloji insan ilişkilerini inceledi. Doğa ise çoğu zaman bu alanların dışında bırakıldı ve insan yaşamının çevresi, kaynağı ya da arka planı gibi ele alındı. Böylece sosyal olan ile doğal olan arasında kalın bir sınır çizildi.

Bu sınır bugün giderek daha fazla sorgulanıyor. Biyoloji sosyal davranışın insana özgü olmadığını uzun zamandır gösteriyor. Karıncalar, arılar, kurtlar, filler, kuşlar, primatlar ve daha birçok tür birlikte hareket ediyor, iletişim kuruyor, görev bölüşüyor, yavru bakımı yapıyor, iş birliği geliştiriyor ve kolektif kararlar üretiyor. Mikroorganizmalar düzeyinde bile kimyasal iletişim, eşgüdüm ve ortak davranış biçimleri gözleniyor. Yaşamın tamamı ilişkiseldir. Hiçbir canlı su, hava, toprak, mikroorganizmalar, enerji akışları ve diğer türlerden bağımsız değildir. Bu nedenle sosyal kavramını yalnız insan ilişkileriyle sınırlamak giderek dar bir yaklaşım haline geliyor.

İnsan Toplumu Doğanın İçindedir

İnsan toplumu kuşkusuz kendine özgü özellikler geliştirdi. Dil, kültür, sembolik düşünce, hukuk, ahlak, sanat, kurumlar ve tarihsel hafıza insan topluluklarının örgütlenmesini farklı bir düzeye taşıdı. Fakat bu farklılık insanın doğanın dışında olduğu anlamına gelmez. İnsan toplumu, yaşamın milyarlarca yıllık evrimsel tarihinin içinde ortaya çıktı. Hücrelerden organizmalara, organizmalardan topluluklara ve ekosistemlere uzanan ilişkisel süreçlerin çok özel bir devamıdır. İnsan toplumu doğaya dışarıdan eklenmiş değildir.

Sorun, sosyal bilimlerin büyük bölümünün kendi bağımsız alanını kurarken bu biyolojik ve ekolojik zemini görünmez hale getirmesidir. İnsan toplumu kendi başına işleyen kapalı bir sistem gibi ele alındı. Doğa ise toplumsal teorinin dışına itildi. Bugünkü ekolojik kriz bu ayrımın ne kadar sorunlu olduğunu açık biçimde ortaya koyuyor. Ekonomi ekosistemin dışında değildir. Üretim doğanın dışında değildir. Kentler, tarım, enerji, ulaşım ve insan bedeni sürekli ekolojik ilişkiler içindedir. Toplum doğanın karşısında değil, doğanın içindedir.

“Çevre” Dediğimiz Şey Merkez Sorunudur

Doğaya “çevre” denmesi bile insan merkezci düşüncenin izlerini taşır. İnsan merkeze yerleştirilir, orman, nehir, toprak, hayvanlar ve diğer bütün canlılar onun çevresi olarak adlandırılır. Oysa bir ormanın merkezinde insan yoktur. Bir ekosistemin tek bir merkezi yoktur. Ağaç, mantar, bakteri, böcek, kuş, toprak, su ve atmosfer karşılıklı ilişkiler içinde var olur. İnsan da bu ağın parçalarından biridir.

Bu yaklaşım insanı önemsizleştirmez. Tam tersine insanın sorumluluğunu büyütür. İnsan doğanın efendisi değildir ama diğer türlerin yaşam koşullarını değiştirebilecek kadar büyük güç kazanmış bir türdür. Bu nedenle insanın doğayla ilişkisi yalnız ekonomik değil, etik ve siyasal bir mesele haline gelir. İnsan merkezcilik yalnız kapitalizmin değil, dinlerin, klasik felsefenin, kalkınmacılığın, modern ilerleme düşüncesinin ve bazı sosyalist yorumların da taşıdığı tarihsel bir mirastır.

Sosyalizmin İnsan Merkezli Sınırı

Klasik sosyalizm insanın insan tarafından sömürülmesini güçlü biçimde eleştirdi. İşçi emeğinin sömürülmesini, özel mülkiyeti, sınıf tahakkümünü ve sermaye birikimini çözümledi. Ancak üretimin kendisi çoğu zaman aynı ölçüde sorgulanmadı. Fabrika kapitalistin elinden alınıp devlete veya topluma geçtiğinde temel sorunun büyük ölçüde çözüldüğü varsayıldı. Oysa fabrikanın sahibi değişirken üretim mantığı aynı kalabilir. Daha fazla üretme, daha fazla enerji tüketme, daha fazla hammadde çıkarma ve doğayı sınırsız kaynak olarak görme anlayışı devam edebilir.

Bu nedenle sosyalizmin sorunu yalnız mülkiyet biçimi değildir. Üretimin amacı, sınırı ve doğayla kurduğu ilişki de temel meselelerdir. Bir üretim sistemi toplum mülkiyetine geçmiş olsa bile ekosistemin yenilenme kapasitesini aşarak çalışıyorsa yaşamı tahrip etmeye devam eder. İnsan emeğinin sömürülmesini ortadan kaldırmak büyük bir ilerlemedir, fakat toprağın, suyun, ormanın ve diğer canlıların sınırsız kullanımını sürdürmek özgürlük fikrini eksik bırakır.

Marx’ta İnsan Merkezcilik ve Ekolojik İmkan

Marx’ın düşüncesi bu açıdan tek yönlü değildir. Bir yandan insanın bilinçli üretim yeteneğini diğer canlılardan ayıran güçlü bir insan merkezli damar vardır. İnsan doğayı dönüştüren bilinçli üretici olarak özel bir yerde durur. Bu yaklaşım bugünün biyoloji ve ekoloji bilgisiyle yeniden değerlendirilmeye açıktır. Diğer yandan Marx insan ile doğa arasındaki maddi ilişkinin kapitalizm tarafından bozulduğunu da güçlü biçimde görmüştür.

Ekolojik Marksistlerin geliştirdiği metabolik yarılma yaklaşımı, kapitalist üretimin toprak, tarım, kent, kır ve doğal döngüler arasındaki ilişkileri bozduğunu gösterir. Bu damar sosyalizmin insan merkezci kalmak zorunda olmadığını ortaya koyar. Sosyalizmin içinde yaşam merkezli ve ekolojik bir yeniden kuruluş için güçlü imkanlar vardır.

Kapitalizm Yaşamı Metalaştırır

Kapitalizm yalnız insan emeğini metalaştırmaz. Ormanı odun stokuna, nehri enerji kaynağına, hayvanı üretim birimine, toprağı gayrimenkule, suyu ticari mala ve atmosferi atık alanına dönüştürür. Bu nedenle kapitalizmin temel özelliklerinden biri yaşamı ekonomik değere çevirme kapasitesidir. İnsan ile doğa arasındaki ilişki giderek kullanım ve karlılık ilişkisine dönüşür.

Bu noktada sosyalizmin kapsamını genişletmek gerekir. Üretim araçlarının kimin elinde olduğu kadar ne üretildiği, ne kadar üretildiği, hangi ihtiyaç için üretildiği ve ekosistemin sınırlarının nasıl korunacağı da belirleyicidir. Sürekli büyümeyi amaçlayan, tüketimi artıran ve doğanın yenilenme kapasitesini aşan bir sistem, mülkiyet biçimi değişse bile aynı uygarlık mantığının önemli bir bölümünü sürdürebilir.

Ekoloji Sosyalizme Sonradan Eklenemez

Ekoloji çoğu zaman sosyalist programlarda ayrı bir başlık gibi ele alınıyor. Emek, kadın, demokrasi, ekonomi ve ardından ekoloji sıralanıyor. Oysa ekoloji bütün bu başlıkların içinde olmalıdır. Ekonomi ekolojinin dışında değildir. Üretim doğanın dışında değildir. Kentler ekosistemlerin dışında değildir. İnsan bedeni bile mikroorganizmalarla, suyla, havayla ve besin zincirleriyle sürekli ilişki içindedir.

Bu nedenle ekoloji sosyalizme eklenen bir politika alanı değil, sosyalizm anlayışını yeniden kurabilecek temel bir perspektiftir. Üretimin sınırı doğanın yenilenme kapasitesi olduğunda ekonomik büyüme kutsal olmaktan çıkar. İnsan diğer canlılarla ortak bir yaşam ağı içinde görüldüğünde doğayı yalnız kaynak olarak görmek mümkün olmaz. Özgürlük de yalnız bireyin bağımsızlığı değil, karşılıklı bağımlılık ilişkilerinin adil ve demokratik biçimde düzenlenmesi haline gelir.

Doğada Merkezden Çok İlişki Vardır

Doğaya bakıldığında tek merkezli yapılardan çok ilişkiler görülür. Ekosistemlerde sayısız canlı birbirini etkiler. Rekabet vardır, iş birliği vardır, karşılıklı bağımlılık vardır, geri besleme döngüleri vardır. Bir türdeki değişim bütün sistemi etkileyebilir. Buradan doğrudan bir siyasal model çıkarmak doğru değildir. Doğa topluma hazır demokrasi veya sosyalizm reçetesi sunmaz. Ancak varlığı yalnız tek tek nesneler üzerinden değil, ilişkiler üzerinden düşünmenin mümkün olduğunu gösterir.

Bu bakış sosyal bilimleri de dönüştürebilir. Birey, toplum, sınıf, devlet ve ekonomi kendi başına var olan kapalı birimler değildir. Hepsi ilişkiler içinde oluşur. Birey toplum olmadan, toplum doğa olmadan, ekonomi ekoloji olmadan var olamaz. Böyle bir yaklaşım sosyalizmi de yalnız mülkiyet ilişkileriyle sınırlamaktan çıkarır ve yaşamın bütün ilişkilerini kapsayan daha geniş bir özgürlük fikrine taşır.

Sosyalizmi Terk Etmek Değil, Derinleştirmek

Sosyalizm kelimesini terk etmek gerekmiyor. Sosyal kavramını genişletmek gerekiyor. Sosyal olanı yalnız insanlar arasındaki ilişkilerle sınırlamak yerine yaşamın ilişkisel bütünlüğü içinde ele almak mümkündür. Bu durumda sosyalizm yalnız insanların birbirleriyle eşit ve özgür ilişkiler kurmasını hedefleyen bir proje olmaktan çıkar. İnsanların toprakla, suyla, diğer canlılarla ve ekosistemlerle kurduğu ilişkilerin de dönüşmesini içerir.

Böyle bir sosyalizm insanı doğanın merkezinden çeker ama insanın sorumluluğunu büyütür. İnsan artık doğanın efendisi değil, yaşam ağının bilinç kazanmış üyelerinden biri olarak görülür. Özgürlük yalnız insanın insan üzerindeki tahakkümünün sona ermesi değil, insanın yaşam üzerindeki sınırsız egemenlik iddiasının da aşılmasıdır.

  1. yüzyıl sosyalizmi üretim araçlarının mülkiyetine yoğunlaştı. 21. yüzyıl sosyalizmi üretimin sınırını, ihtiyacın anlamını, büyümenin sonunu ve insanın diğer türlerle ilişkisini de düşünmek zorundadır. Sosyalizmin geleceği, insan merkezli bir kurtuluş anlayışından yaşam merkezli bir özgürlük anlayışına doğru genişleyebilmesine bağlıdır.

İnsan doğanın dışında duran bir varlık değildir. Doğanın içinde ortaya çıkmış, bilinç, kültür, tarih ve siyaset üretmiş bir türdür. Bu nedenle özgür toplum düşüncesi de yalnız insanı değil, yaşamı mümkün kılan ilişkilerin bütününü kapsadığı ölçüde derinleşebilir.


s

Yorumlar

Popüler Yayınlar