Sınırsız Büyümeye Karşı Yeni Bir Uygarlık Önerisi: Öcalan’ın Eko-Endüstri Paradigması
Sınırsız Büyümeye Karşı Yeni Bir Uygarlık Önerisi: Öcalan’ın Eko-Endüstri Paradigması
Kapitalist modernitenin en güçlü kabullerinden biri, üretim arttıkça toplumun geliştiği düşüncesidir. Daha fazla fabrika, daha fazla enerji, daha fazla maden, daha fazla otomobil, daha fazla tüketim... Ekonomik başarı büyük ölçüde büyümenin sürekliliğiyle ölçülür. Abdullah Öcalan ise demokratik modernite paradigmasında bu anlayışın temelini sorgular ve endüstriye iki açık sınır koyar: ekoloji ve temel ihtiyaçlar. Öcalan’ın yaklaşımını aktaran Kapitalist Moderniteye Karşı Meydan Okumak II içinde bu düşünce şöyle ifade edilir: “Demokratik modernite endüstriyel üretimi reddetmez elbette, ama endüstrinin sınırı ekolojiye ve temel ihtiyaçların sınırına dayanır. Bu iki sınırı aşamaz. Bu durumda ortaya çıkacak endüstri, eko-endüstridir.” Metindeki dipnot bu yaklaşımı Öcalan’ın “Endüstriyalizm (Kapitalizm) ve Ekoloji” çalışmasına dayandırır. Bu birkaç cümle aslında yalnızca çevreci bir üretim modeli önermiyor. Üretimin neden yapıldığını, kimin için yapıldığını, ne kadar yapılacağını ve üretim kararının kim tarafından verileceğini yeniden tartışmaya açıyor.
Birinci Sınır: Doğanın Taşıma Kapasitesi
Öcalan açısından teknolojik olarak yapılabilen her şeyin yapılması gerektiği sonucu çıkmaz. Bir dağı tamamen kazabilecek makinelere sahip olmak o dağı kazmayı meşru hale getirmez. Bir nehrin bütün enerjisini elektriğe çevirebilmek, nehrin ekolojik varlığını ortadan kaldırma hakkı doğurmaz. Tarımsal üretimi kimyasal girdilerle birkaç kat artırabilmek, toprağın, suyun ve biyolojik çeşitliliğin geri dönüşsüz biçimde tahrip edilmesini ekonomik bir başarıya dönüştürmez. Burada belirleyici ölçü teknolojinin kapasitesi değil, ekosistemin kendisini yeniden üretebilme kapasitesidir. Bu nedenle Öcalan’ın eko-endüstri düşüncesi basit anlamda fabrikalara filtre takan, fosil yakıtların yerine güneş paneli koyan bir “yeşil kapitalizm” anlayışından çok daha ileri gider. Çünkü enerji kaynağını değiştirmek tek başına üretim mantığını değiştirmez. Güneş enerjisiyle çalışan fabrikalar da sınırsız üretim yapabilir, milyonlarca gereksiz meta üretebilir ve başka biçimlerde doğayı tüketebilir. Mesele yalnızca üretimin temiz olup olmadığı değil, üretimin ekolojik sınırlar içinde kalıp kalmadığıdır.
Bu yaklaşım Öcalan’ın demokratik moderniteyi nasıl tanımladığıyla doğrudan bağlantılıdır. Demokratik Ulus metninde kapitalist modernitenin sermayecilik, endüstricilik ve ulus-devletçilik üzerinden varlık kazandığını belirtirken, demokratik modernitenin karşısına demokratik komünaliteyi, eko-endüstriyel toplumu ve demokratik ulusu yerleştirir. Eko-endüstriyel toplumu da köy-tarım toplumu ile kent-endüstri toplumunun birbirini beslediği ve “ekolojiye kesin uyarlanmış” topluluklar olarak tarif eder. Burada doğa ekonominin dışındaki bir çevre değildir. Ekonominin üzerinde hareket ettiği canlı zemindir. Ekonominin bu zemini yok ederek büyümesi, kendi yaşam koşullarını yiyerek büyümesi anlamına gelir.
İkinci Sınır: Toplumun Gerçek İhtiyaçları
Öcalan’ın ikinci sınırı en az ekolojik sınır kadar radikaldir: temel ihtiyaçlar. Kapitalist ekonomi ihtiyacın karşılanmasıyla duramaz. Çünkü sermayenin varlığını sürdürebilmesi için sürekli genişlemesi gerekir. İnsanların yeterince ayakkabısı varsa yeni ayakkabı modelleri üretmek, çalışan telefonların yerine yenilerinin satın alınmasını sağlamak, ulaşım ihtiyacı karşılanmışsa yeni tüketim biçimleri yaratmak zorundadır. Böylece tarihsel olarak “ihtiyaç üretimi belirler” ilişkisi giderek tersine döner ve üretim yeni ihtiyaçlar yaratmaya başlar. Reklam sektörü, planlı eskitme, moda döngüleri ve tüketim kültürü bu mekanizmanın parçalarıdır. İnsan artık ihtiyacını karşılamak için tüketen bir özne olmaktan çıkarılarak, sermayenin dolaşımını devam ettirmek için sürekli tüketmesi gereken bir müşteriye dönüştürülür.
Eko-endüstri düşüncesi bu ilişkiyi tersine çevirmeyi önerir. Önce toplumun beslenme, barınma, sağlık, ulaşım, eğitim, iletişim ve kültürel yaşam gibi ihtiyaçları belirlenir. Ardından bu ihtiyaçları ekolojik sınırlar içinde karşılayabilecek üretim örgütlenir. Böylece üretimin amacı meta yığmak değil yaşamı sürdürmek olur. Kapitalist Moderniteye Karşı Meydan Okumak II içinde Öcalan’ın ekonomi yaklaşımı anlatılırken metalaşmaya ve kara dayalı ekonomiden kullanım değerine ve paylaşmaya dayalı ekonomiye geçişin esas alınması gerektiği belirtilir. Komünün de toplumun öz yönetimine, öz yeterliliğine ve ihtiyaç temelli üretime dayanan ekonomik topluluk olarak düşünüldüğü vurgulanır. Bu durumda ekonomi yeniden kelimenin gerçek anlamına yaklaşır: toplumun yaşamını sürdürebilmesi için gerekli maddi ilişkilerin örgütlenmesi.
Sorun Makine Değil Endüstriyalizmdir
Burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor. Öcalan teknolojiye veya makineye karşı değildir. Eleştirdiği şey endüstriyalizm, yani endüstrinin toplumun ihtiyaçlarından ve doğanın sınırlarından koparak kendi başına bir büyüme mantığına dönüşmesidir. Bu ayrım demokratik modernitenin teknolojiyi reddeden geçmişe dönüş projesi olmadığını gösterir. Tam tersine çağdaş bilim ve teknik imkanların komünal, demokratik ve ekolojik yaşamla birleştirilmesini hedefler. Öcalan Demokratik Ulusta halkların tarihsel komünal ve demokratik kimliğinin çağdaş bilim ve teknik imkanlarla birleştirilerek kurumsallaştırılması gerektiğini açık biçimde söyler. Dolayısıyla mesele traktörü ortadan kaldırmak değil, traktörün hangi üretim ilişkisi içinde kullanıldığını sorgulamaktır. Mesele fabrikayı kapatmak değil, fabrikanın ne ürettiğine, neden ürettiğine, ne kadar ürettiğine ve üretim kararının kim tarafından verildiğine bakmaktır.
Bu nokta klasik devletçi sosyalizm deneyimlerini de sorgulamayı gerektirir. Fabrikanın mülkiyetinin özel sermayeden devlete geçmesi, üretim mantığını kendiliğinden değiştirmez. Devlet fabrikaları da doğayı tahrip edebilir, ihtiyaç dışı üretim yapabilir, merkezi büyüme hedefleri uğruna toplumu üretim kararlarından dışlayabilir. Eğer üretimin temel ölçüsü büyüme olmaya devam ediyorsa, mülkiyet biçimi değişmiş olsa bile endüstriyalist zihniyet yaşayabilir. Öcalan’ın demokratik modernite yaklaşımının farklılığı tam burada ortaya çıkar. Ekonominin yalnızca mülkiyetini değil, amacını, ölçeğini ve karar mekanizmasını değiştirmeyi hedefler.
Ekonomi Topluma Geri Dönmeli
Eğer üretimin sınırını temel ihtiyaçlar oluşturacaksa kaçınılmaz olarak şu soru ortaya çıkar: Bu ihtiyaçları kim belirleyecek? Merkezi devlet mi, uzmanlar mı, şirketler mi? Demokratik modernite açısından cevap bunların hiçbiriyle sınırlı değildir. Ekonomik kararların toplumun ahlaki-politik örgütlenmesinin konusu haline gelmesi gerekir. Komünler, kooperatifler, yerel meclisler ve topluluklar yalnızca siyasi kararların değil ekonomik kararların da öznesi olmalıdır. Neyi üreteceğimize, ne kadar üreteceğimize, hangi kaynakları kullanacağımıza ve ortaya çıkan değeri nasıl paylaşacağımıza toplumun doğrudan katılması gerekir. Böylece ekonomi uzmanların ve sermaye sahiplerinin yönettiği ayrı bir alan olmaktan çıkar ve yeniden toplumsal yaşamın parçasına dönüşür. Öcalan’ın eko-endüstri fikrinin demokrasiyle bağının nedeni budur. Ekolojik ekonomi aynı zamanda demokratik ekonomi olmak zorundadır.
Burada kadın özgürlüğü meselesi de ekonominin dışına bırakılamaz. Öcalan ekonominin tarihsel kökenlerini kadın etrafında gelişen üretim, saklama ve paylaşma pratikleriyle ilişkilendirir ve kapitalist uygarlığın kadının ekonomik rolünü görünmez hale getirdiğini savunur. Kapitalist Moderniteye Karşı Meydan Okumak II içinde aktarılan yaklaşımda, ilk ekonomik birikimin ticaret ve pazar için değil topluluğun yaşamını sürdürmesi için gerçekleştirilen birikim olduğuna dikkat çekilir. Böyle bakıldığında eko-endüstri yalnızca enerji ve teknoloji meselesi değil, ekonominin yeniden toplumsallaştırılması, kadın özgürlüğü ve komünal yaşamla birlikte düşünülmesi gereken bir paradigmadır.
Sınırsız Büyüme Canlı Sistemlerin Mantığı Değildir
Bu tartışmayı doğa bilimleri açısından düşündüğümüzde daha da ilginç bir sonuç ortaya çıkar. Canlı sistemlerin hiçbiri sınırsız büyüme üzerine kurulmaz. Bir organizmanın yaşayabilmesi için enerji kullanımı, hücre çoğalması, besin tüketimi ve atık üretimi sürekli geri bildirim mekanizmalarıyla düzenlenir. Hücrelerin bütün organizmanın sınırlarını dikkate almadan kontrolsüz biçimde çoğalmasına gelişme demiyoruz. Bunun biyolojideki adı kanserdir. Kapitalist ekonominin sınırsız büyüme zorunluluğuyla burada düşünsel bir benzerlik kurulabilir. Ekosistemin taşıma kapasitesinden bağımsız büyüyen ekonomi, kendi varoluş koşullarını tüketmeye başlar.
Öcalan’ın iki sınırı bu nedenle ekonomik sisteme bir tür toplumsal ve ekolojik geri bildirim mekanizması getiriyor: Doğa ne kadarını kaldırabilir ve toplumun gerçekte neye ihtiyacı vardır? Bu iki sorunun cevabı üretimin ölçeğini belirler. Burada gelişme anlayışı da köklü biçimde değişir. Kapitalist ölçü daha fazla otomobil üretmeyi gelişme sayarken, eko-endüstriyel yaklaşım insanların otomobile daha az ihtiyaç duyacağı bir kent yaratmayı daha ileri bir çözüm olarak görebilir. Daha fazla enerji üretmek yerine daha az enerjiyle nitelikli yaşam kurmak, daha fazla beton dökmek yerine mevcut konutları adil biçimde paylaşmak, daha fazla gıda üretirken toprağı tüketmek yerine daha az kaynakla sağlıklı ve yeterli gıda üretmek gerçek gelişmenin ölçüsü haline gelebilir.
21. Yüzyılın Büyük Sorusu: Ne Kadar Üretebiliriz Değil, Ne Kadar Üretmeliyiz?
İnsanlığın ulaştığı bilimsel ve teknolojik düzey üretim kapasitesini tarihte görülmemiş ölçüde artırdı. Yapay zeka, otomasyon, robotik, yenilenebilir enerji, hassas tarım ve dijital iletişim çok daha az emek ve kaynak kullanarak toplumun ihtiyaçlarını karşılayabilecek imkanlar yaratıyor. Fakat kapitalist üretim ilişkileri içinde bu imkan çoğu zaman daha kısa çalışma süresine ve daha özgür yaşama değil, daha fazla üretime, daha yüksek kara ve yeni tüketim alanlarına dönüşüyor. Bu nedenle 21. yüzyılın temel sorusu artık yalnızca “Ne kadar üretebiliriz?” değildir. Daha önemli soru şudur: “Ne kadar üretmeliyiz?”
Öcalan’ın “endüstrinin sınırı ekolojiye ve temel ihtiyaçların sınırına dayanır” düşüncesi tam burada çağdaş bir anlam kazanıyor. İnsanlığın önündeki mesele teknolojiyi küçültmek değil, teknolojinin toplumsal amacını değiştirmektir. Bilim ve teknoloji sermayenin sınırsız genişlemesinin aracı olmaktan çıkarılıp toplumun ihtiyaçlarına, ekolojik dengeye ve özgür yaşama bağlandığında çok başka bir uygarlık ihtimali ortaya çıkar. Demokratik modernitenin eko-endüstri önerisini önemli kılan da budur.
Belki de geleceğin ekonomik başarısını tonlarca çelikle, milyonlarca otomobille veya sürekli yükselen büyüme oranlarıyla değil, çok daha basit bir soruyla ölçmek gerekiyor:
Bir toplum, doğanın kendisini yenileme kapasitesini aşmadan herkes için iyi bir yaşamı ne kadar başarabiliyor?
Bu soru ciddiye alındığında ekonomi artık sermayenin büyüme bilimi olmaktan çıkar. Yeniden yaşamın örgütlenmesine dönüşür.
Kaynak notu: Abdullah Öcalan, Demokratik Ulus; Abdullah Öcalan, Özgürlük Sosyolojisi; Abdullah Öcalan, “Endüstriyalizm (Kapitalizm) ve Ekoloji”; Kapitalist Moderniteye Karşı Meydan Okumak II, “Ekolojik Endüstri ve Komünal Ekonomi” bölümü. Öcalan’ın Demokratik Ulus metninde demokratik modernitenin eko-endüstriyel toplumla ilişkilendirilmesi doğrudan görülebilir.
Yorumlar
Yorum Gönder
Eleştiri ve tartışmaya açığım. Hakaret, tehdit, ayrımcılık ve reklam içeren yorumlar yayımlanmaz.