Güvenlikçi Siyasetin Kendi Tuzagina Düşmesi

 Güvenlikçi Siyasetin Kendi Tuzagina Düşmesi

Yillar boyunca korkuyla yönetilen toplum bir gecede barisa ikna edilemez

Türkiye'de devletin ve siyasal partilerin önemli bir bölümü, özellikle Kürt meselesi söz konusu oldugunda, uzun yillar boyunca toplumu güvenlikçi bir dil üzerinden biçimlendirdi. Siyaset, hak, esitlik, demokrasi, tarihsel sorunlar ve birlikte yasama imkanlari yerine sürekli "terör", "bölünme", "ihanet", "sehitler", "beka" ve "vatan elden gidiyor" kavramlari öne çikarildi. Bu dil yalnizca seçim dönemlerinde kullanilan geçici bir propaganda araci olmadi. Televizyonlardan gazetelere, okul kitaplarindan meydan konusmalarina kadar tekrar tekrar üretilerek toplumsal hafizaninin bir parçasi haline getirildi. Sonuçta milyonlarca insan için Kürt meselesi siyasal ve toplumsal bir sorun olmaktan çikip neredeyse tamamen bir güvenlik problemi olarak kodlandi. Bugün devlet veya iktidar, çatismayi azaltacak yeni bir siyasal yönelim geliştirmek istediginde karsisina bizzat kendi olusturdugu toplumsal psikoloji çikiyor. Çünkü yillar boyunca "konusmak ihanettir" dediginiz insana ertesi gün "konusmak devlet aklidir" dediginizde, yalnizca siyasi bir yön degisikligi yapmis olmuyorsunuz. Yillar içinde kurulmus bir kimlik duvarina çarpiyorsunuz.

Propaganda zamanla siyasal kimlige dönüsür

Buradaki temel mesele, insanlarin yalnizca yanlis bilgilendirilmis olmasi degildir. Sürekli tekrarlanan siyasal söylemler zamanla insanin kimliginin bir parçasina dönüsür. Bir kisi yillar boyunca kendisini "ülkenin bölünmesine karsi duran vatansever" olarak tanimlamissa, Kürtlerle diyalogu desteklemek onun açisindan yalnizca fikir degistirmek anlamina gelmez. Kendi kimliginin bir parçasini sorgulamasi anlamina gelir. Bu nedenle siyasal dönüsüm, parti yöneticilerinin birkaç konusmasiyla gerçeklesmez. Lider söylemini degistirebilir, devlet politikasini degistirebilir, Meclis yeni yasalar çikarabilir ama toplumun zihinsel haritasi ayni hizla degismez. Paylasilan yorumlarda görülen "sehitlik kaldirildi", "ihanet", "vicdan", "ülke elden gidiyor" gibi tepkiler tam da bu zihinsel yapinin izlerini tasiyor. Insanlar çoğu zaman yeni siyasal gelismeyi kendi basina degerlendirmiyor. Onu yillar boyunca kendilerine ögretilen kavramlarla anlamlandiriyor.

Korku üretmek kolay, korkuyu geri almak zordur

Güvenlikçi siyasetin en büyük avantaji ayni zamanda en büyük tehlikesidir. Korku son derece etkili bir siyasal araçtir. Toplum tehdit altinda olduguna inandiginda ekonomik sorunlari, demokratik haklari, hukuk problemlerini hatta kendi gündelik hayatindaki adaletsizlikleri bile ikinci plana atabilir. Fakat korku bir kez toplumsal kültüre yerlestiginde onu kontrol etmek zorlasir. Devlet yillarca belirli bir toplumsal kesimi tehdit olarak gösterirse, daha sonra o kesimle siyasi çözüm aradiginda kendi tabanina bunu açiklamakta güçlük çeker. Çünkü propaganda kendi mantigini üretmistir. Dün "muhatap alinmasi bile kabul edilemez" denilen bir siyasal aktör bugün çözüm sürecinin parçasi haline geldiginde, seçmen dogal olarak "Dün bize ne anlatiyordunuz?" diye sormaya baslar. Bu nedenle güvenlikçi propaganda sadece hedef alinan toplumu yaralamaz. Onu kullanan siyasal yapinin gelecekte hareket alanini da daraltir.

Devlet toplumu dönüstürmeden kendi politikasini degistiremez

Burada önemli bir siyasal paradoks ortaya çikiyor. Devlet bazen kendi zorunluluklari nedeniyle politika degistirebilir. Bölgesel dengeler, toplumsal maliyetler, ekonomik sorunlar, uluslararasi kosullar veya çatismali siyasetin sürdürülemez hale gelmesi yeni bir yönelimi gerekli kilabilir. Ancak siyasal iktidarlar toplumu yillarca bir söylem üzerinden mobilize ettiyse, bu toplumsal tabani yeni politikaya hazirlamak zorundadir. Bu ise yalnizca "artik yeni bir dönem basladi" demekle olmaz. Geçmiste kullanilan dilin sorgulanmasi, Kürt meselesinin tarihsel nedenlerinin açikça tartisilmasi, farkli kimliklerin esit yurttaslik temelinde kabul edilmesi ve toplumun barisin neden gerekli oldugunu anlayabilecegi demokratik bir kamusal tartisma ortaminin kurulmasi gerekir. Aksi halde devlet politikasi degisirken toplumsal bilinç eski yerde kalir. Bu da siyasette sürekli bir gerilim üretir.

Milliyetçi refleks devletin kendi ürettigi bagimsiz bir güce dönüsebilir

Siyasal iktidarlar milliyetçiligi kontrol edilebilir bir araç zannedebilir. Oysa milliyetçi duygular sürekli beslendiginde kendi toplumsal tabanini, medya alanini, örgütlerini ve kanaat önderlerini üretir. Bir süre sonra devletin kendisi bile bu duygularin baskisi altina girebilir. Çünkü siyasetçiler seçim kaybetme korkusuyla kendi seçmenlerinin hassasiyetlerine göre davranmaya baslar. Böylece devletin yillarca ürettigi ideolojik atmosfer, devletin yeni politika geliştirmesinin önündeki engellerden biri haline gelir. Toplumun bir kesimi "baris" kelimesini bile taviz olarak algiliyorsa, siyasal iktidar baris politikasini savunmak yerine onu tekrar güvenlikçi kavramlarla anlatmaya çalisir. Bu ise gerçek bir demokratik çözümün önünü açmak yerine eski dili yeni döneme tasir.

Sonuç yalnız Kürt meselesinde degil, demokrasinin tamaminda görülür

Güvenlikçi siyaset uzun vadede toplumun demokratik reflekslerini de zayiflatir. Çünkü yurttas sorunlari tartismak yerine tehdit algisiyla düsünmeye baslar. Muhalif fikir "ihanet", farkli kimlik "tehlike", siyasal müzakere "taviz" olarak görülür. Böyle bir ortamda demokrasi yalnizca seçim sandigina indirgenir. Oysa demokratik toplum, farkliliklarin birlikte yasayabilecegi bir siyasal kültür gerektirir. Yillar boyunca tek tip yurttas yaratmaya çalisan siyaset, sonunda kendi toplumunun farkliliklarla birlikte yasama kapasitesini de zayiflatir. Bunun bedeli yalnizca Kürtlerin haklarinin gecikmesi degildir. Türklerin, Kürtlerin, kadinlarin, emekçilerin, farkli inanç ve kimliklerin tamamini etkileyen daha otoriter ve daha kutuplasmis bir siyasal kültür ortaya çikar.

Asil mesele devletin degil, toplumun dönüsmesidir

Bugün önümüzdeki en önemli meselelerden biri tam olarak budur. Baris yalnizca silahlarin susmasi veya Mecliste birkaç yasanin degismesi degildir. Baris ayni zamanda toplumun birbirine bakis biçiminin degismesidir. Bunun için de devletin önce kendi ürettigi korku siyasetinin sonuçlariyla yüzlesmesi gerekir. Yillar boyunca toplumun zihnine yerlesen güvenlikçi kodlar temizlenmeden, en iyi yasa bile toplumsal barisi tek basina kuramaz.

Türkiye'nin önündeki en zor soru budur. Devlet politikasini degistirebilir. Peki yillar boyunca kendi eliyle ürettigi toplumsal bilinci nasil degistirecek?

Çünkü bir toplumu korkuyla yönetmek kolaydir. Fakat korkuyu siyasal kimlige dönüstürdükten sonra onu yeniden demokrasiye, esitlige ve birlikte yasama iradesine dönüstürmek çok daha zordur.

 

Yorumlar

Popüler Yayınlar