Rojava Ortadoğu’nun Ezberini Bozdu. Kürt Mücadelesinin Ortadoğu’ya Açtığı Alan

 Rojava Ortadoğu’nun Ezberini Bozdu. Kürt Mücadelesinin Ortadoğu’ya Açtığı Alan

Bir siyasal hareketin gerçek karakterini güçsüzken söyledikleri kadar, güç eline geçtiğinde yaptıkları gösterir. Suriye devleti çözülürken, ülke çok sayıda silahlı gücün çatışma alanına dönüşürken ve topluluklar arasındaki tarihsel gerilimler yeniden açığa çıkarken Kürt hareketi önemli bir askeri ve siyasal güç elde etti. Böyle dönemler tarihte çoğu kez homojenleştirme siyasetlerinin, zorunlu göçlerin ve nüfus mühendisliğinin geliştiği dönemler oldu. Rojava’da ise başka bir siyasal iddia ortaya çıktı. Kürtlerin özgürlüğünü Arapların, Süryanilerin, Ermenilerin ve bölgedeki diğer toplulukların varlığıyla birlikte düşünmeye çalışan bir toplumsal model kuruldu. Bu nedenle Rojava’yı yalnız Kürtlerin elde ettiği bir kazanım olarak okumak eksik kalır. Orada denenmekte olan şey, Ortadoğu’nun yüz yılı aşkın süredir çözemediği birlikte yaşama sorununa verilmiş farklı bir cevaptır.

Gücün Ölçüsü Onu Nasıl Kullandığındır

Ulus devletin Ortadoğu’daki klasik mantığı oldukça tanıdıktır. Bir devlet, bir ulus, bir resmi dil ve merkezi bir siyasal irade. Toplumsal çeşitlilik bu kalıba uyum sağlayacak biçimde düzenlenir. Oysa Mezopotamya ve Anadolu binlerce yıldır bunun tersini söylüyor. Bu coğrafyanın gerçekliği çok dillidir, çok kültürlüdür, çok inançlıdır. Kürt, Türk, Arap, Ermeni, Rum, Süryani, Ezidi ve daha birçok topluluk aynı tarihsel coğrafyanın farklı damarlarıdır. Rojava’nın ortaya çıkardığı düşünsel yenilik, bu çeşitliliği yönetilmesi gereken bir sorun yerine siyasal sistemin kurucu unsuru olarak ele almaya çalışmasıdır.

Bir an için başka bir ihtimali düşünelim. Kürt hareketi elindeki askeri gücü klasik ulus devlet mantığıyla kullansaydı, hedefini mümkün olduğunca homojen bir Kürt coğrafyası yaratmak olarak belirleyebilirdi. Suriye iç savaşının yarattığı büyük otorite boşluğu böyle bir siyasete elverişli koşullar da yaratmıştı. Bunun yerine demokratik özerklik ve daha sonra Kuzey ve Doğu Suriye’de geliştirilen yönetim anlayışı, farklı halkların kendi kimlikleriyle siyasal yaşama katılmasını esas alan bir yönelim geliştirdi. Arapların, Kürtlerin, Süryanilerin ve diğer toplulukların ortak kurumlarda temsil edilmesi, kadınların siyasal karar mekanizmalarına eşit katılımının kurumsallaştırılmaya çalışılması ve yerel meclislerin öne çıkarılması bu tercihin parçaları oldu.

Rojava’yı önemli yapan, ortaya koyduğu yönelimdir. Çünkü iktidarın gerçek sınavı, güce sahip olduktan sonra başlar. Kendinden farklı olanla aynı siyasal alanı paylaşabiliyor musun? Kendi özgürlüğünü başkasının özgürlüğüyle birlikte kurabiliyor musun? Silahlı ve siyasal üstünlüğü kalıcı bir ayrıcalığa dönüştürmek yerine toplumsal katılımın alanını genişletebiliyor musun? 

Anadolu’nun Hafızasına Bakmak

Bu deneyimin Türkiye açısından taşıdığı anlam daha da büyük. Anadolu’nun bugünkü toplumsal yapısı doğal bir tarihsel süreç sonucunda oluşmadı. Yirminci yüzyılın başlarında Anadolu çok daha büyük bir Hristiyan nüfusa, çok daha görünür Ermeni, Rum ve Süryani topluluklarına sahipti. 1915, ''mübadele'', zorunlu göçler, pogromlar ve sonraki dönemlerin milliyetçi politikaları bu demografik yapıyı kökten değiştirdi. Cumhuriyet döneminde Kürt kimliğine yönelik asimilasyon politikaları da aynı homojen ulus yaratma anlayışının başka bir biçimi olarak gelişti. Kürtçe yer adlarının değiştirilmesinden dil üzerindeki baskılara kadar uzanan geniş bir tarihsel miras oluştu.

Anadolu’nun tarihinden çıkarılabilecek güçlü derslerden biri, toplumsal çeşitliliğin siyasal bir tehdit olarak görülmesinin toplumları zenginleştirmediğidir. Yüzlerce yıl yan yana yaşayan halkların dilleri, yemekleri, şarkıları, üretim biçimleri, mimarileri ve hafızaları birbirine karışmıştır. Bir halk ortadan çekildiğinde yalnız o halk kaybetmez. Bütün toplum kendi tarihinin bir parçasını kaybeder.

Rojava bu tarihsel deneyimin karşısına başka bir ihtimal çıkarıyor. Bir coğrafyanın güvenliği onun homojenleşmesinden değil, farklı toplulukların kendilerini o coğrafyanın eşit sahibi olarak görebilmesinden doğabilir.

Kürt Mücadelesinin Ortadoğu’ya Açtığı Alan

Kürt özgürlük mücadelesinin etkisini yalnız Kürtlerin kazandığı haklarla ölçmek bu nedenle yetersizdir. Bu mücadele Türkleri, Arapları, Farsları ve bölgenin diğer halklarını kendi siyasal kavramlarını yeniden düşünmeye zorladı. Ulus nedir, devlet nedir, sınır nedir, halkların kendi kaderini belirlemesi ne anlama gelir, kadın özgürlüğü neden demokrasinin merkezinde olmalıdır, yerel toplum kendi yaşamı hakkında ne kadar söz sahibi olabilir? Bir zamanlar yalnız dar siyasal çevrelerde tartışılan bu sorular bugün Ortadoğu’nun geleceğinin soruları haline geliyor.

Öcalan’ın demokratik ulus düşüncesinin Rojava açısından taşıdığı önem de burada belirginleşiyor. Demokratik ulus, toplumu tek bir etnik kimlik altında birleştirmek yerine farklı kimliklerin ortak siyasal yaşam kurabileceği bir birlik fikrine dayanıyor. Böyle düşünüldüğünde Kürtlerin özgürlüğü ile Türklerin, Arapların, Süryanilerin ya da Ermenilerin özgürlüğü birbirinin rakibi olmaktan çıkıyor. Birinin özgürlük alanının genişlemesi diğerinin alanını daraltmak zorunda kalmıyor. Özgürlük paylaşıldıkça büyüyebilen toplumsal bir ilişkiye dönüşüyor.

Doğadaki karmaşık sistemlere baktığımızda da benzer bir ilkeyle karşılaşırız. Bir ormanı güçlü yapan bütün ağaçların aynı türden olması değildir. Farklı türlerin, mikroorganizmaların, mantar ağlarının, böceklerin, toprağın ve suyun oluşturduğu ilişkiler ağıdır. Dayanıklılık çeşitlilikten doğar. İ

Türklerin Rojava’dan Öğrenebileceği Şey

Kürtlerin Rojava’daki kazanımını Türkiye için bir kayıp olarak görmek yerine, orada gelişen demokratik deneyimi ortak geleceğimiz için bir imkan olarak okuyabilir miyiz? Demokratik, çoğulcu ve yerinden yönetilen bir Suriye yalnız Kürtler açısından değer taşımaz. Böyle bir model Arapların, Süryanilerin, Ermenilerin, Ezidilerin ve diğer toplulukların da kendilerini güvende hissedebilecekleri bir siyasal düzenin imkanlarını gösterebilir. Bunun etkisi Suriye sınırlarında kalmaz. Irak’a, İran’a ve Türkiye’ye kadar uzanan geniş bir coğrafyada başka türlü birlikte yaşamanın tartışılmasına katkı sunar.

Yüzyıl önce Ortadoğu’nun haritası büyük ölçüde devletler üzerinden çizildi. Belki yirmi birinci yüzyılın sorusu haritaların yeniden çizilmesi değil, o haritaların içinde yaşayan toplumların ilişkilerinin yeniden kurulmasıdır. Rojava’nın tarihsel önemi de burada aranmalı. Kürtler yalnız kendilerine bir siyasal alan açmaya çalışmıyor. Etnik kimliğin siyasal egemenliğe, siyasal gücün de homojenleştirmeye dönüşmek zorunda olmadığı başka bir ihtimali sınamaya çalışıyorlar.

Ortadoğu’nun uzun tarihinde çok sayıda halk güç sahibi oldu. Çok sayıda devlet kuruldu, sınırlar çizildi, ordular büyüdü. Rojava’nın ortaya attığı soru ise daha farklı ve belki daha zor. Gücün varsa, onu paylaşabilecek kadar özgür müsün?


Yorumlar

Popüler Yayınlar