Öcalan’ın yaklaşımı köylülüğü neden yalnız “geri kalmışlık” üzerinden okumaz?

 

Köyde Kalan Komünal Hafıza ve Demokratik Toplum Paradigması

Öcalan’ın yaklaşımı köylülüğü neden yalnız “geri kalmışlık” üzerinden okumaz?

Köylülük üzerine düşünürken sıkça iki uç arasında kalıyoruz. Bir tarafta köy yaşamını romantikleştiren, dayanışmayı ve doğayla ilişkiyi neredeyse saf bir toplumsallık olarak gören yaklaşım var. Diğer tarafta ise köylülüğü muhafazakarlık, küçük mülkiyet, gelenekçilik ve siyasal geri kalmışlık üzerinden değerlendiren modernist bakış bulunuyor. Sol düşüncenin önemli bir bölümü uzun süre ikinci bakışa daha yakın durdu. Sanayileşme, kentleşme ve ücretli emeğin yoğunlaşması tarihsel ilerlemenin temel yönü olarak görülünce köy, geçmişe ait ve zamanla çözülmesi beklenen bir toplumsal biçim gibi ele alındı. Oysa Abdullah Öcalan’ın demokratik toplum paradigması tam da bu doğrusal tarih anlayışını tartışmaya açıyor. Çünkü bu yaklaşım toplumu yalnız devlet, sınıf ve modern kurumlar üzerinden değil, çok daha uzun bir toplumsal hafıza üzerinden okumaya çalışıyor. Böyle bakıldığında köy yalnız geride kalmış bir üretim alanı değil, hem tahakkümün hem de çok eski ortaklaşmacı ilişkilerin izlerini birlikte taşıyan tarihsel bir toplumsal alan haline geliyor.

Demokratik toplum paradigması neden farklı bir yerden bakıyor?

Öcalan’ın demokratik toplum yaklaşımının temel özelliklerinden biri, toplumu devletle özdeşleştirmemesidir. Toplum devletten daha eskidir ve devlet ortaya çıkmadan çok önce insanlar üretmiş, paylaşmış, dayanışmış, karar almış ve ortak yaşam biçimleri geliştirmiştir. Bu nedenle toplumsallığın kökenini yalnız sınıflı uygarlığın birkaç bin yıllık tarihi içinde aramak eksik kalır. İnsan türünün çok daha uzun geçmişinde karşılıklılık, ortaklaşma, bakım, paylaşım ve kolektif üretim temel yaşamsal ilişkilerdir. Köy toplumlarında bugün hala görülen imece, ortak mera, suyun ortak kullanımı, ürün paylaşımı, komşuluk dayanışması, kolektif yas ve ortak şenlik gibi pratikler bu uzun toplumsal hafızanın doğrudan ve değişmeden kalmış örnekleri değildir. Fakat bu hafızanın belirli izlerini taşıdıkları söylenebilir. Demokratik toplum paradigmasının burada yaptığı şey geçmişi kutsamak değil, devletli uygarlığın bütün toplumsal ilişkileri sıfırdan yaratmadığını göstermektir. Devlet, piyasa ve hiyerarşi toplumu dönüştürmüş ama toplumsallığın daha eski damarlarını bütünüyle ortadan kaldıramamıştır.

Solun köylülüğe bakışındaki kör nokta burada ortaya çıkıyor

Modern sol düşüncenin bir bölümü kapitalizmin yarattığı sınıfsal karşıtlıkları güçlü biçimde çözümledi ama modernleşmenin kendi tarih anlayışından her zaman tam anlamıyla kopamadı. Fabrika ilerlemeyi, kent modernliği, büyük üretim tarihsel gelişmeyi temsil ederken köy çoğu zaman geçmişe ait kabul edildi. Böyle bir düşünce ortamında köyde yaşayan dayanışma pratikleri siyasal teorinin merkezine girmek yerine folklor, gelenek veya geçiş dönemi kalıntıları olarak görüldü. Oysa ilginç bir çelişki ortaya çıktı. Kapitalizmin bireycileştirdiği kent insanına dayanışmayı ve kolektivizmi öğretmeye çalışan sol, köy yaşamında hala varlığını sürdüren bazı kolektif pratikleri yeterince teorikleştiremedi. Demokratik toplum paradigması tam da bu noktada farklı bir soru sorar. Toplumun özgürleşmesi için her şeyi sıfırdan mı kuracağız, yoksa tarih boyunca bastırılmış ama bütünüyle yok olmamış toplumsal kapasitelere de mi bakacağız? Bu soru köylülüğün yeniden okunmasını gerekli kılar.

Köyde iki tarih aynı anda yaşıyor

Köy toplumunu yalnız komünal hafıza üzerinden okumak büyük bir hata olur. Çünkü aynı köyün içinde ataerkillik, yaş hiyerarşisi, dinsel otorite, özel mülkiyet, aile baskısı, devlet korkusu ve yabancıya karşı dışlayıcılık da vardır. Demokratik toplum paradigması açısından mesele köyü ideal toplum olarak görmek değildir. Tam tersine, köyde hangi ilişkilerin toplumsal dayanışmayı, hangilerinin tahakkümü yeniden ürettiğini ayırt etmektir. İmece ile erkek egemenliği aynı köyde bulunabilir. Ortak mera ile kadın üzerindeki baskı yan yana yaşayabilir. Komşuluk dayanışması ile aile içi hiyerarşi aynı toplumsal yapının parçaları olabilir. Bu durum aslında köyün farklı tarihsel katmanları aynı anda taşıdığını gösterir. Bir tarafta çok eski ortaklaşmacı toplumsallığın izleri, diğer tarafta devletli uygarlığın, özel mülkiyetin ve ataerkilliğin binlerce yıllık birikimi vardır.

Öcalan’ın yaklaşımını bu açıdan önemli kılan şey, toplumu ne saf biçimde ilerici ne de geri olarak sınıflandırmasıdır. Toplum bir mücadele alanıdır. Demokratik ve komünal eğilimlerle iktidarcı ve hiyerarşik eğilimler aynı anda var olabilir. Bu nedenle köylülüğü değiştirilmesi gereken homojen bir toplumsal kategori olarak görmek yerine, onun içindeki farklı ilişki biçimlerini çözümlemek gerekir.

Küçük mülkiyet meselesi yeniden düşünülmeli

Köylünün toprakla kurduğu ilişki, klasik solun en fazla zorlandığı alanlardan biridir. Özel mülkiyet eleştirisi sosyalist düşüncenin temelidir. Fakat küçük üreticinin birkaç dönüm toprağıyla kurduğu ilişkiyi büyük toprak sahibinin mülkiyetiyle aynı düzlemde değerlendirmek toplumsal gerçekliği basitleştirir. Köylünün toprağı çoğu zaman yalnız ekonomik bir üretim aracı değildir. Ailenin geçim kaynağıdır, geleceğin güvencesidir, hafızadır, mekandır ve toplumsal aidiyettir. Demokratik toplum paradigması açısından burada sorulması gereken soru yalnız “mülkiyet var mı?” değildir. Daha önemli soru şudur: Bu mülkiyet hangi toplumsal ilişkiyi üretiyor? Başkalarının emeğini sömüren bir tahakküm aracı mı, yoksa ailenin kendi yaşamını sürdürdüğü sınırlı bir kullanım ilişkisi mi?

Bu ayrım, demokratik toplum düşüncesinin mülkiyeti yalnız hukuki kategori olarak değil, toplumsal ilişki olarak değerlendirmesi açısından önemlidir. Mesele her bireysel kullanım biçimini ortadan kaldırmak değil, mülkiyetin toplumsal yaşam üzerindeki tahakkümünü sınırlandırmak ve ortak kullanım alanlarını genişletmektir. Köylerdeki mera, su, orman ve ortak üretim deneyimleri bu açıdan yeniden düşünülebilir.

Muhafazakarlık yalnız fikir değildir, güvenlik rejimidir

Köylülüğün muhafazakarlığını yalnız dini ya da kültürel gerilik üzerinden açıklamak da demokratik toplum perspektifi açısından yetersizdir. Köylünün yaşamı tarih boyunca belirsizliklerle çevrili olmuştur. Kuraklık, ürün kaybı, savaş, vergi, borç, hastalık ve doğal afet toplumsal davranışı derinden şekillendirmiştir. Böyle koşullarda denenmiş olanı korumak, riskten kaçınmak ve değişime temkinli yaklaşmak çoğu zaman hayatta kalma stratejisidir. Demokratik toplum yaklaşımının burada yapması gereken şey, insanları geleneklerine bağlı oldukları için yargılamak değil, bu bağlılığın maddi ve tarihsel nedenlerini ortadan kaldırabilecek güvenli bir toplumsal yaşam kurmaktır.

Bir insan yarının ne getireceğinden emin değilse bugünkü düzeni ne kadar sorunlu olursa olsun korumaya yönelebilir. Bu nedenle demokratik dönüşüm yalnız yeni fikirler anlatmakla gerçekleşmez. İnsanların güvenlik, geçim ve toplumsal dayanışma ihtiyaçlarını karşılayan alternatif kurumlar yaratmak gerekir. Komün, kooperatif, ortak üretim, dayanışma ağı ve yerel karar mekanizmaları bu nedenle yalnız siyasal değil, aynı zamanda psikolojik ve toplumsal güvenlik alanlarıdır.

Kadın özgürlüğü olmadan köydeki komünal damar özgürleşemez

Demokratik toplum paradigmasının köylülük tartışmasına getirdiği en önemli boyutlardan biri kadın özgürlüğüdür. Köy yaşamındaki dayanışma ilişkileri çoğu zaman kadınların görünmeyen emeği üzerinde yükselmiştir. Bakım, gıda üretimi, hayvan bakımı, çocuk yetiştirme, yaşlı bakımı, komşuluk ilişkileri ve günlük yaşamın sürekliliği büyük ölçüde kadın emeğiyle sağlanırken karar mekanizmaları çoğu zaman erkeklerin elinde kalmıştır. Bu nedenle köydeki dayanışmayı demokratik toplumun doğrudan modeli olarak görmek mümkün değildir. Komünal hafızanın özgürleştirici bir güce dönüşebilmesi için erkek egemen ilişkilerin çözülmesi gerekir.

Burada mesele yalnız kadınların mevcut yapılara daha fazla katılması değildir. Karar süreçlerinin, mülkiyet ilişkilerinin, bakım emeğinin ve toplumsal otoritenin yeniden düzenlenmesi gerekir. Demokratik toplum paradigmasının kadın özgürlüğünü merkezi bir mesele haline getirmesi bu nedenle tesadüf değildir. Komünal yaşam, ataerkil hiyerarşiyi koruduğu sürece demokratikleşemez.

Ekoloji köylülük meselesini yeniden merkezileştiriyor

Köylülüğü bugün yeniden düşünmemizin bir başka nedeni ekolojik krizdir. Kapitalist modernite tarımı giderek daha büyük ölçekte endüstriyel üretime dönüştürürken toprağı, suyu, tohumu ve hayvanı ekonomik girdilere indirgemektedir. Bu süreç yalnız köylüyü yerinden etmiyor, aynı zamanda yerel ekolojik bilgiyi de yok ediyor. Demokratik toplum paradigmasının ekolojik boyutu burada önem kazanıyor. Çünkü toplum ile doğa arasındaki ilişki yalnız çevre koruma meselesi değildir. Nasıl üretildiği, toprağın kim tarafından kullanıldığı, suyun nasıl paylaşıldığı, tohumun kime ait olduğu ve üretim kararlarının kim tarafından alındığı doğrudan demokratik toplum meselesidir.

Köy topluluklarının ekolojik bilgisi elbette bütünüyle sürdürülebilir veya eşitlikçi değildir. Geleneksel üretim de doğaya zarar verebilir. Ancak kuşaklar boyunca birikmiş yerel bilgi, merkezi ve endüstriyel tarım modellerine kıyasla başka bir üretim mantığının olanaklarını taşır. Demokratik toplum yaklaşımı burada geçmişe dönmeyi değil, yerel bilgiyi çağdaş bilim ve teknolojiyle buluşturmayı gerektirir.

Devlet dışı toplumsallık köyde tamamen kaybolmuş değildir

Demokratik toplum paradigmasının köy meselesiyle en güçlü ilişkilerinden biri devlet dışı toplumsallık fikridir. Köy yaşamında devletin dışında kurulmuş çok sayıda ilişki vardır. İnsanlar her sorunu mahkemeye, belediyeye veya merkezi yönetime götürmeden çözmeye çalışır. Ortak işler için kendi aralarında görev paylaşır, birbirlerinin üretimine destek verir ve yaşamın önemli bir bölümünü doğrudan toplumsal ilişkiler üzerinden düzenlerler. Bunların hepsi demokratik değildir ve bazıları hiyerarşik yapıları yeniden üretebilir. Fakat önemli olan şudur: Toplum kendi kendisini örgütleme kapasitesine sahiptir.

Demokratik toplum paradigmasının temel iddialarından biri de budur. Toplum siyasal ve toplumsal yaşamın yalnız devlet üzerinden örgütlenmesine mahkum değildir. Yerel meclisler, komünler, kooperatifler, kadın örgütleri, ekoloji inisiyatifleri ve dayanışma ağları bu toplumsal kapasitenin çağdaş biçimleri olabilir. Köyde tarih boyunca var olan ortaklaşmacı pratikler bu açıdan hazır modeller değil, üzerinde çalışılabilecek toplumsal hafıza alanlarıdır.

Köye geri dönmek değil, köyde kalmış olanı ileri taşımak

Burada yanlış anlaşılmaması gereken temel nokta şudur. Demokratik toplum paradigması modernliği reddedip geleneksel köy yaşamına geri dönmeyi önermez. Mesele geçmişi yeniden üretmek değildir. Tam tersine, geçmişte bastırılmış veya parçalanmış demokratik ve komünal eğilimleri bugünün bilgisi, teknolojisi ve özgürlük anlayışıyla yeniden kurmaktır.

İmeceyi olduğu gibi korumak değil, onu kadınların eşit söz sahibi olduğu demokratik bir üretim biçimine dönüştürmek gerekir. Ortak mera geleneğini yalnız gelenek olarak değil, ekolojik ortak varlık yönetimi olarak geliştirmek gerekir. Köy meclisini yaşlı erkeklerin söz sahibi olduğu geleneksel toplantıdan çıkarıp kadınların, gençlerin ve farklı toplumsal kesimlerin eşit katıldığı demokratik karar alanına dönüştürmek gerekir.

Bu anlamda demokratik toplum paradigması geçmiş ile gelecek arasında bir seçim yapmaz. Geçmişteki özgürleştirici toplumsal hafızayı geleceğin olanaklarıyla buluşturmayı önerir.

Asıl mesele köylüyü değiştirmek değil, ilişkileri dönüştürmektir

Sol düşüncenin bazı dönemlerdeki temel yanılgılarından biri, köylüyü dönüştürülmesi gereken bir insan tipi olarak görmesiydi. Oysa demokratik toplum yaklaşımı açısından sorun insanların özü değildir. Sorun, insanların içinde yaşadığı ilişkilerdir. Güvencesizlik muhafazakarlık üretir. Ataerkillik erkek egemenliği üretir. merkezi devlet bağımlılık üretir. Piyasa rekabet üretir. Ortak üretim ise dayanışmayı güçlendirebilir.

Bu nedenle demokratik dönüşüm, köylünün zihnini dışarıdan değiştirmek değil, insanların birbirleriyle kurduğu ilişkilerin yapısını değiştirmektir.

Köylünün dayanışmacı yönünü koruyup ataerkil yönünü aşmak, yerel bilgisini koruyup dışlayıcılığını aşmak, toprağa bağlılığını ekolojik ortaklaşmaya dönüştürmek, devlet karşısındaki pasifliği yerel demokratik örgütlenmeyle aşmak mümkündür.

Belki de köylülük üzerine yapılacak en verimli tartışma tam burada başlıyor.

Köy ne geçmişte bırakılması gereken bir dünya ne de geri dönülmesi gereken bir cennettir.

Köy, insanlığın çok eski toplumsal hafızasının, devletli uygarlığın tahakküm ilişkilerinin ve kapitalist modernitenin baskılarının aynı anda görülebildiği canlı bir tarihsel laboratuvardır.

Demokratik toplum paradigmasının önemi de burada ortaya çıkar.

Soruyu “Köylü nasıl modernleşecek?” biçiminden çıkarıp “Köyde ve toplumun başka alanlarında yaşayan demokratik, komünal ve ekolojik ilişkiler nasıl özgürleştirilip geleceğe taşınabilir?” biçiminde yeniden kurar.

Ve belki de asıl paradigma değişimi tam olarak budur.



Yorumlar

Popüler Yayınlar