Öcalan’ın Paradigması'nı Kendi İlkeleriyle Eleştirmek

 


Öcalan’ın Paradigması'nı Kendi İlkeleriyle Eleştirmek 

Bir düşünceyi ciddiye almak, onu dokunulmaz ilan etmek değildir. Tam tersine, güçlü bir düşünce ancak eleştiriye dayanabildiği ölçüde yaşar. Bu nedenle Abdullah Öcalan’ın demokratik modernite paradigmasını değerlendirirken sorulması gereken en önemli sorulardan biri şudur:

Öcalan’ın düşüncesi, kendi savunduğu özgürlük, çoğulluk, kadın özgürlüğü, ekoloji ve demokratik toplum ilkeleriyle eleştirilebilir mi?

Bu soru dışarıdan yöneltilmiş bir saldırı değildir. Tam tersine, paradigmanın kendi iç tutarlılığını sınamanın en ciddi yollarından biridir. Çünkü bir düşünce iktidarı eleştiriyorsa, kendisinin iktidar üretme ihtimalini de tartışabilmelidir. Bir düşünce dogmaya karşı çıkıyorsa, kendisinin dogmalaşmasına da izin vermemelidir. Bir düşünce merkeziyetçiliği eleştiriyorsa, kendi yorumunun tek merkezden belirlenmesini de sorgulamalıdır. Tam da bu nedenle Öcalan’ın paradigması, belki de en güçlü biçimde yine kendi ilkeleri üzerinden sınanabilir.

Paradigmanın Gücü Nereden Geliyor?

Öcalan’ın  düşüncesinin en dikkat çekici taraflarından biri, klasik devlet merkezli sosyalizm anlayışından belirgin biçimde uzaklaşmasıdır. Devlet, yalnızca ele geçirilecek bir araç olarak değil, tarihsel iktidar ve tahakkum ilişkilerinin yoğunlaştığı bir yapı olarak ele alınır. Sınıfsal sömürü, kadın üzerindeki tahakkumdan, hiyerarşiden ve doğaya hükmetme zihniyetinden bağımsız düşünülmez.

Bu yaklaşım önemli bir genişleme sağlar. Çünkü toplumsal özgürlük yalnızca mülkiyet ilişkilerinin değişmesine indirgenmez. Kadın özgürlüğü, ekoloji, yerel demokrasi, kültürel çoğulluk ve toplumun kendi kendisini örgütleme kapasitesi aynı düşünsel çerçevenin parçaları haline gelir.

Burada paradigmanın güçlü yanı, özgürlüğü tek bir alana hapsetmemesidir. Fakat tam da bu genişlik, ciddi bir sorumluluk yaratır. Çünkü hayatın hemen her alanına ilişkin iddia taşıyan bir paradigma, aynı ölçüde geniş bir eleştiriye de açık olmak zorundadır.

Demokratik Toplum Eleştiriyi Zorunlu Kılar

Demokratik toplum düşüncesinin temel varsayımlarından biri, hakikatin tek merkezde toplanamayacağıdır. Toplum farklı deneyimlerden, kimliklerden, kültürlerden ve bilgi biçimlerinden oluşur.

Bu durumda tek bir kişinin, örgütün veya düşünsel merkezin toplumsal hakikatin tamamını temsil ettiğini ileri sürmek, demokratik toplum anlayışıyla çelişir. Eğer hakikat çoğul ise yorum da çoğul olmak zorundadır. Buradan çok önemli bir sonuç çıkar:

Öcalan’ın düşüncesini yorumlama hakkı yalnızca Öcalan’a en yakın olanlara ait olamaz.

Kadın hareketi eleştirebilir. Ekolojistler eleştirebilir. Sosyalistler eleştirebilir. Kürtler eleştirebilir. Türkler eleştirebilir.

Akademisyenler, işçiler, köylüler, gençler, feministler ve hatta paradigma ile ciddi biçimde anlaşmazlık yaşayan insanlar da eleştirebilir. Çünkü demokratik toplum fikri, düşüncenin mülkiyet konusu haline gelmesine karşıdır.

Bir Paradigma Nasıl Dogmaya Dönüşür?

Dogmalaşma çoğu zaman bir düşüncenin yanlış olmasıyla başlamaz. Tam tersine, güçlü bir düşüncenin sorgulanamaz hale getirilmesiyle başlar. Bir düşünce tarihsel bir dönemde son derece açıklayıcı olabilir. Büyük toplumsal sorunları görünür hale getirebilir. İnsanlara yeni kavramlar kazandırabilir.

Fakat zamanla şu eğilim ortaya çıkabilir. Düşünürün söylediği her şey doğru kabul edilir. Yeni gelişmeler eski kavramlara zorla uydurulur. Eleştiri düşmanlık olarak görülür. Kavramları tartışmak yerine ezberlemek teşvik edilir. İşte düşünce burada canlılığını kaybetmeye başlar.

Öcalan’ın düşüncesi de bu tehlikeden bağışık değildir. Eğer demokratik modernite yalnızca alıntılarla açıklanan kapalı bir doktrine dönüşürse kendi ruhuyla çelişir. Çünkü özgürlük düşüncesi ezberle yaşayamaz.

Öcalan’ın Öcalan’la Eleştirisi

Burada ilginç bir imkan ortaya çıkıyor. Öcalan’ın merkeziyetçilik eleştirisi, Öcalan merkezli düşünce üretimini eleştirmek için kullanılabilir. Devlet eleştirisi, örgütsel iktidarın aşırı yoğunlaşmasını sorgulamak için kullanılabilir.

Kadın özgürlüğü yaklaşımı, hareket içindeki erkek egemen davranışları eleştirmek için kullanılabilir. Ekolojik paradigma, kalkınmacı veya doğayı araçsallaştıran uygulamaları sorgulamak için kullanılabilir. Demokratik toplum fikri, tabanın karar süreçlerinden uzaklaştığı yapıları eleştirmek için kullanılabilir.

Yani paradigmanın kendi kavramları, hareketin kendisini denetleyebileceği araçlara dönüşebilir. Bu son derece değerlidir. Çünkü gerçek bir paradigma, yalnızca karşıtlarını eleştiren değil, kendisini de eleştirebilen düşünsel sistemdir.

Kadın Özgürlüğü Paradigmanın Turnusol Kagıdıdır

Öcalan’ın düşüncesinde kadın özgürlüğünün merkezi bir yere sahip olması önemli bir kırılmadır. Eğer kadın özgürlüğü yalnızca erkeklerin geliştirdiği teorik çerçevenin içinde anlam kazanıyorsa burada bir çelişki doğar. Çünkü kadın özgürlüğünün özü, kadınların kendi sözünü, bilgisini ve örgütlenmesini üretebilmesidir.

Dolayısıyla kadın hareketi yalnızca paradigmayı uygulayan değil, gerektiğinde paradigmayı eleştiren ve değiştiren bir özne olmak zorundadır. Aksi halde kadın özgürlüğü söylemi, erkek merkezli düşüncenin yeni bir biçimine dönüşebilir. Bu nedenle paradigmanın kadın özgürlüğü iddiası, en ciddi biçimde kadınların bağımsız eleştiri hakkı üzerinden sınanmalıdır.

Ekoloji de Slogan Değil Sınavdır

Aynı durum ekoloji açısından da geçerlidir. Ekolojik toplum kavramını kullanmak kolaydır. Asıl soru gündelik siyaset ve üretim ilişkilerinde ne yapıldığıdır.

Madenlere nasıl yaklaşılıyor? Enerji projelerine nasıl bakılıyor? Yerel kalkınma adı altında doğanın tahribi kabul ediliyor mu? Kentleşme politikaları gerçekten ekolojik mi? Tüketim alışkanlıkları sorgulanıyor mu?

Eğer ekoloji yalnızca ideolojik metinlerde bulunuyor fakat pratikte kalkınmacı mantık devam ediyorsa burada ciddi bir tutarsızlık vardır. Bu nedenle ekolojik paradigma da kendi pratikleriyle sınanmak zorundadır.

Bilimle İlişki Nasıl Kurulmalı?

Öcalan’ın düşüncesi geniş tarihsel ve antropolojik iddialar içerir. Bu nedenle bilimsel gelişmelerle sürekli karşılaşması kaçınılmazdır. Antropoloji değişiyor. Arkeoloji yeni bulgular üretiyor. Evrimsel biyoloji insan davranışına ilişkin yeni sorular açıyor. Nörobilim zihnin nasıl işlediğine dair bilgimizi geliştiriyor. Ekoloji canlı sistemleri daha karmaşık ilişkiler içinde ele alıyor.

Böyle bir dünyada 20 veya 30 yıl önce yazılmış her tarihsel veya bilimsel iddianın değişmeden korunması beklenemez.

Burada yöntemsel olarak iki yol vardır. Birincisi, yeni bilgiyi eski teoriye uydurmaktır. İkincisi, teoriyi yeni bilgi ışığında yeniden düşünmektir. Bilimsel zihniyet ikinci yolu gerektirir.

Eğer demokratik modernite gerçekten canlı bir paradigma olacaksa bilimsel gelişmeler karşısında kendisini değiştirebilmelidir. Bu onu zayıflatmaz. Tam tersine güçlendirir.

Önderlik Kavramı Nasıl Ele Alınmalı?

En zor tartışmalardan biri de budur. Tarihsel hareketlerde güçlü liderlik figürleri ortaya çıkabilir. Özellikle baskı, savaş ve örgütsel dağılma koşullarında liderlik sembolik ve siyasal açıdan çok güçlü hale gelebilir. Fakat demokratik toplum fikri uzun vadede başka bir mantık gerektirir. Toplumun kendi kararlarını kendisinin verebilmesi gerekir.

Burada önderlik ile toplum arasındaki ilişkinin sürekli yeniden tanımlanması gerekir. Önderlik fikir üretebilir. Yön gösterebilir. Tarihsel deneyimi aktarabilir. Fakat toplumun yerine düşünmeye başlarsa demokratik toplum zayıflar.

Demokratik bir paradigmanın nihai başarısı, önderliğin ne kadar güçlü olduğuyla değil, toplumun onsuz da ne kadar düşünebildiği ve karar alabildiğiyle ölçülmelidir. Bu paradoksal görünebilir. Ama gerçek demokratik önderliğin başarısı belki de kendisini zamanla daha az gerekli hale getirmesidir.

Eleştiri Sadakatsizlik Değildir

Siyasal hareketlerde eleştiri çoğu zaman sadakat sorunu olarak algılanır. Oysa düşünsel sadakat ile kişisel bağlılık aynı şey değildir. Bir düşünceyi ciddiye almak, onun kavramlarını tekrar etmek değildir. Asıl sadakat, düşüncenin temel sorularını canlı tutmaktır.

Özgürlük mü diyorsak özgürlüğü sorgulamalıyız. Demokrasi diyorsak demokratik olmayan davranışları eleştirmeliyiz. Kadın özgürlüğü diyorsak erkek egemenliği kendi çevremizde de sorgulamalıyız. Ekoloji diyorsak kendi tüketim ve üretim pratiklerimizi gözden geçirmeliyiz. Bu nedenle eleştiri hareketi zayıflatmaz. Eleştirisizlik zayıflatır.

Paradigmanın Geleceği Onu Ezberleyenlerde Değil, Geliştirenlerde

Bir düşüncenin kaderi kitaplarında değil, sonraki kuşakların onunla ne yaptığına bağlıdır. Marx sonrası Marksizm Marx’ın söylediklerini tekrarlamakla kalmadı. Farklı yönlere ayrıldı, tartıştı, yanlışlandı, yenilendi.

Darwin sonrası biyoloji Darwin’in bütün görüşlerini korumadı. Genetik, molekuler biyoloji ve evrimsel gelişim biyolojisi teoriyi geliştirdi.

Bir düşünce ancak böyle yaşar. Öcalan’ın paradigması da aynı sınavla karşı karşıyadır. Onu korumanın yolu cam fanusa koymak değildir. Yeni sorulara açmaktır. Feminist eleştiriye açmaktır. Ekolojik bilime açmaktır. Antropolojiye açmaktır. Tarihe açmaktır. Toplumun gündelik deneyimine açmaktır. Ve gerektiğinde bazı kavramları değiştirebilmektir.

En Radikal Soru

Sonuçta mesele Öcalan’ın doğru veya yanlış ilan edilmesi değildir. Bu tür ikili tartışmalar düşünceyi fakirleştirir. Daha önemli soru şudur:

Bu paradigma özgür toplumun düşünsel araçlarından biri olmaya devam edebilir mi?

Bunun cevabı paradigmanın ne kadar dokunulmaz olduğunda değil, ne kadar tartışılabilir olduğunda yatmaktadır. Çünkü demokratik toplum fikri gerçekten ciddiye alınacaksa hiçbir düşünce merkezi eleştirinin dışında kalamaz. Öcalan dahil.

Belki de Öcalan’ın düşüncesini en fazla ciddiye almak, onu kutsallaştırmamakla mümkündür. Çünkü özgürlük düşüncesinin en büyük düşmanı yalnızca baskı değildir.

Özgürlük adına üretilen yeni dogmalar da özgürlüğün düşmanı olabilir.

Bu nedenle demokratik modernitenin geleceği, onu ezberleyenlerin değil, onu sorgulayarak geliştirenlerin elinde olacaktır.


Yorumlar

Popüler Yayınlar