Öcalan'ın Demokratik Uygarlık Manifestosu Ne Söylüyor?
Tarihin Üstü Örtülen Yarısı: Öcalan'ın Demokratik Uygarlık Manifestosu Ne Söylüyor?
Giriş
Abdullah Öcalan'ın Demokratik Uygarlık Manifestosu'nu yalnızca kapitalizme, ulus devlete veya mevcut siyasal düzene yöneltilmiş bir eleştiri olarak okumak eserin kapsamını daraltır. İnsanlık tarihini bize kim anlattı ve neden tarihin büyük bölümü devletlerin, kralların, savaşların, fetihlerin ve iktidarların tarihi olarak yazıldı? Bu yazıda daha önce Bir Halkı Savunmak üzerine yaptığımız tartışmayı tekrarlamak yerine Öcalan'ın burada geliştirdiği başka bir damarın peşinden gideceğiz. Bilginin nasıl üretildiği, uygarlık kavramının nasıl ters yüz edildiği, tarihin neden iki farklı toplumsal akış halinde okunabileceği ve kapitalist modernitenin neden yalnızca kapitalizm kavramıyla açıklanamayacağı üzerinde duracağız. Manifesto beş kitaplık geniş bir düşünsel bütün oluşturur. İlk kitap uygarlığın doğuşunu, ikinci kitap kapitalist uygarlığı, üçüncü kitap özgürlük sosyolojisini, dördüncü kitap Ortadoğu'daki uygarlık krizini, beşinci kitap ise Kürt sorununu demokratik ulus ekseninde ele alır.
İlk Büyük İtiraz: Tarihi Devletin Gözünden Okumak
Alıştığımız tarih kitaplarında uygarlığın başlangıcı genellikle kentlerin, yazının, merkezi yönetimin, devletin ve sınıflı toplumun ortaya çıkışıyla ilişkilendirilir. Sümer şehirleri, Mısır firavunları, imparatorluklar, ordular, saraylar, büyük fetihler ve devlet kurumları tarih sahnesinin merkezine yerleştirilir. Böyle bir anlatıda milyonlarca insanın gündelik hayatı, komünal ilişkileri, kadınların toplumsal üretimi, köy toplulukları, yerel kültürler, dayanışma ağları ve iktidardan uzak yaşam biçimleri çoğu zaman arka planda kalır. Öcalan'ın Manifesto'daki temel müdahalelerinden biri tam burada başlar. Ona göre tarih yalnızca merkezi uygarlığın tarihi değildir. Merkezi uygarlığın yanında, altında ve ona karşı sürekli yaşamış başka bir toplumsal damar vardır. Öcalan buna demokratik uygarlık adını verir. Demokratik uygarlığı gelecekte kurulacak yepyeni bir sistem olarak değil, devletçi uygarlığın başlangıcından beri onun karşısında varlığını sürdüren tarihsel bir toplumsal akış olarak düşünür. Kendi ifadesiyle demokratik moderniteyi "icat" ettiğini değil, resmi uygarlıkla birlikte hep var olmuş olan karşıt toplumsal gerçekliği kavramsallaştırmaya çalıştığını belirtir.
Bu yaklaşım tarih anlayışında ciddi bir yer değiştirme yaratır. Spartaküs yalnızca Roma'ya başkaldıran bir köle değildir. Köylü isyanları yalnızca merkezi devlet düzenini bozan olaylar değildir. Kadınların bastırılan bilgisi, yerel topluluklar, heterodoks inançlar, göçebe halklar, komünal üretim biçimleri ve halk meclisleri tarihin kenarında kalmış arızalar olarak görülemez. Bunlar başka bir toplumsallığın sürekliliğinin izleridir. Dolayısıyla tarih yalnızca egemenlerin birbirleriyle mücadelesi değil, toplumu merkezileştiren güçlerle toplumun kendi yaşamını koruma kapasitesi arasındaki uzun mücadele olarak yeniden okunabilir. Manifestonun bizce en güçlü yanlarından biri budur. Tarihin öznesini tahttan, saraydan ve devletten indirerek gündelik hayatın içine taşımaya çalışır.
Daha Derindeki Tartışma: Hakikati Kim Üretiyor?
Manifestonun yalnızca tarih teorisi değil, aynı zamanda bir bilgi eleştirisi olduğunu görmeden Öcalan'ın yapmak istediği şeyi anlamak zorlaşır. Çünkü Öcalan, sosyal bilimlerin kullandığı kavramların tarafsız olmadığını ileri sürer. Devlet, ulus, ekonomi, birey, toplum, ilerleme, kalkınma ve hatta bilim kavramlarının belirli tarihsel iktidar ilişkilerinin içinde biçimlendiğini düşünür. Buradaki hedef bilimi reddetmek değildir. Asıl itiraz pozitivizmin toplumu fiziksel bir nesne gibi ele almasına, insanı anlam, kültür, ahlak ve siyasal iradeden arındırılmış ölçülebilir bir varlığa indirgemesine yöneliktir.
Bilim toplumu açıklarken toplumdan bağımsız olabilir mi? Bir fizikçi elektronun politik görüşünü sormaz. Fakat bir sosyolog emek, aile, devlet, ulus veya kadın üzerine konuşurken yalnızca dışarıdan gözlem yapan bir göz değildir. Kendisi de o ilişkilerin içindedir. Kavramlarını kullandığı toplumdan, eğitim sisteminden, devlet kurumlarından ve dönemin ideolojik dünyasından etkilenir. Öcalan'ın sosyal bilimlere yönelik itirazının güçlü yanı burada bulunuyor. Bilginin hangi toplumsal koşullarda üretildiğini de bilginin kendisi kadar sorgulamak gerekir.
Kapitalizmi Sadece Ekonomik Bir Sistem Olarak Okumamak
Klasik sol düşüncenin önemli bölümü kapitalizmi sermaye ile ücretli emek arasındaki ilişki üzerinden çözümledi. Öcalan bu çözümlemenin önemli olduğunu kabul etmekle birlikte yetersiz olduğunu savunur. Çünkü kapitalist modernitenin yalnızca ekonomik sömürüden oluşmadığını düşünür. Manifesto'nun sistematiğinde kapitalist modernite üç büyük yapıyla işler. Kapitalizm, endüstriyalizm ve ulus devlet. Başka bir ifadeyle sermaye ekonomik tekelleşmeyi, endüstriyalizm doğanın ve teknolojinin sınırsız üretim mantığına bağlanmasını, ulus devlet ise toplumun siyasal olarak merkezileştirilmesini temsil eder. Öcalan'ın kendi metinlerinde bu üçlü açık biçimde kapitalist modernitenin temel dayanakları olarak tanımlanırken, demokratik modernitenin karşılığı demokratik komünalite, ekolojik endüstri ve demokratik ulus ekseninde kurulmaktadır.
Bu ayrım oldukça önemli. Çünkü yalnızca özel mülkiyeti ortadan kaldırmak endüstriyalizmi ortadan kaldırmayabilir. Fabrikanın sahibi özel sermayedar yerine devlet olduğunda üretimin amacı, doğayla ilişki ve çalışma düzeni aynı mantığı sürdürebilir. Benzer biçimde kendisine sosyalist diyen bir devlet ulus devletin merkeziyetçi, homojenleştirici ve bürokratik yapısını koruyabilir. 20. yüzyıl reel sosyalizm deneyiminin Manifesto açısından temel problemi burada ortaya çıkar. Kapitalizme karşı çıkılmış, fakat kapitalist modernitenin bütün kurumsal zihniyeti yeterince sorgulanmamıştır. Bu nedenle Öcalan'ın kapitalizm eleştirisi, klasik "mülkiyet kimin elinde?" sorusunun yanına üç yeni soru koyar: Üretim ne için yapılıyor, teknoloji hangi toplumsal ilişkiye hizmet ediyor ve siyasal kararları kim veriyor?
Endüstriyalizm Eleştirisi: Teknolojiye Karşı Değil, Teknolojinin İktidarına Karşı
Manifestonun günümüzde giderek daha güncel hale gelen taraflarından biri endüstriyalizm eleştirisidir. Öcalan teknoloji ile endüstriyalizmi aynı şey olarak değerlendirmez. Sorun insanın araç yapması, makine kullanması veya teknolojiyi geliştirmesi değildir. Sorun teknolojik üretimin toplumun ihtiyaçlarından koparak sermaye birikimi, askeri rekabet, sınırsız büyüme ve doğanın metalaştırılması tarafından yönetilmesidir. Demokratik modernite yaklaşımında ekonominin tekelci olmayan biçimde örgütlenmesi, doğayla uyum ve insan ile doğaya zarar vermeyen teknolojinin geliştirilmesi temel kurumsal ilkeler arasında sayılır.
Bu noktada Manifestoyu 21. yüzyılın ekolojik krizi üzerinden yeniden okumak özellikle önemli hale geliyor. Bir toplum fosil yakıtları devlet eliyle çıkarıyor diye ekolojik olmaz. Bir fabrikanın mülkiyetinin kamuya ait olması, kullandığı suyu kirletmesini veya ekosistemi tahrip etmesini kendiliğinden meşru hale getirmez. Dolayısıyla üretim araçlarının mülkiyeti kadar üretimin sınırı da politik bir sorun haline gelir. Ne kadar üretmeliyiz? Neyi üretmeliyiz? Hangi teknoloji toplumsal ihtiyaçtır, hangisi yalnızca tüketimi büyütmektedir? Doğanın kendini yenileme kapasitesi siyasal ekonominin sınırı olabilir mi? Öcalan'ın endüstriyalizm eleştirisinin asıl radikal yanı burada yatar. Ekolojiyi sosyalizmin sonuna eklenecek çevreci bir başlık olmaktan çıkarıp ekonomi teorisinin merkezine taşımaya çalışır.
Uygarlığın Görünmeyen Merkezi: Kadın Üzerindeki Tahakküm
Manifesto'nun uygarlık eleştirisinin başka bir önemli boyutu da erkek egemenliğinin sınıf ve devletten daha eski bir tahakküm biçimi olarak ele alınmasıdır. Bu nokta Öcalan'ın klasik tarihsel materyalizmden ayrıldığı en belirgin alanlardan biridir. Devletin ve sınıflı toplumun ortaya çıkışını yalnızca ekonomik artı ürünün birikimi üzerinden açıklamak yerine, toplumsal hiyerarşilerin uzun oluşumuna bakar ve kadın üzerindeki erkek tahakkümünü bu dönüşümün merkezine yerleştirir. Böylece kadının özgürlüğü devrimden sonra çözülecek bir "kadın sorunu" olmaktan çıkar. Toplumun nasıl kurulduğunu ve iktidarın nasıl üretildiğini anlamanın temel ölçütlerinden biri haline gelir.
Bunun politik sonucu oldukça büyüktür. Bir hareket kapitalizme karşı olabilir, fakat erkek egemen olabilir. Bir devlet kendisine sosyalist diyebilir, fakat aileyi, erkek otoritesini ve kadın emeğinin görünmezliğini yeniden üretebilir. Bir örgüt eşitlikten söz edebilir, fakat karar mekanizmalarını erkekler yönetebilir. O zaman ekonomik eşitlik toplumsal özgürlüğe dönüşmeyebilir. Manifestonun burada açtığı soru, sosyalist geleneğin çok daha derin bir öz eleştiriye tabi tutulmasını gerektiriyor: Tahakküm yalnızca fabrikada mı üretilir, yoksa evde, ailede, dilde, kültürde, cinsellikte, bilgide ve gündelik yaşamda da mı yeniden kurulur? Bu soru ciddiye alındığında devrimin kapsamı devlet iktidarını aşarak yaşamın bütün ilişkilerine yayılır.
Demokratik Modernite Bir Gelecek Tasarımı Değil, Bastırılmış Bir Tarihin Devamı
Manifestonun kavramsal olarak belki de en özgün iddiası demokratik modernitenin kapitalist moderniteden sonra gelecek bir toplum modeli olarak kurulmamış olmasıdır. Öcalan'a göre demokratik toplumsallık devletçi uygarlık kadar eskidir. Bu nedenle kapitalist moderniteye karşı alternatif yaratmak için sıfırdan ütopya tasarlamak gerekmez. İnsanlığın devlet dışı toplumsal deneyimleri zaten muazzam bir tarihsel birikim oluşturmuştur. Demokratik modernite bu tarihsel damarın çağdaş biçimidir. Resmi uygarlığın karşısında toplumsal yaşamın başka bir çizgisinin sürekli var olduğu düşüncesi Öcalan'ın metinlerinde açık biçimde ifade edilir.
Öcalan'ın demokrasi anlayışında toplumun kendi karar süreçlerine doğrudan katılması belirleyicidir. Mahalle meclisleri, komünler, kooperatifler, kadın örgütlenmeleri, yerel topluluklar, kültürel yapılar ve farklı toplumsal grupların kendi iradeleriyle oluşturdukları kurumlar siyasal alanın parçasıdır. Demokratik konfederalizm de bu yerel ve toplumsal yapıların birbirine bağlanmasının siyasal biçimi olarak düşünülür. Öcalan'ın metinlerinde demokratik konfederalizm, kapitalist modernitenin ulus devletine karşı demokratik modernitenin politik alternatifi olarak tanımlanmaktadır. Bu nedenle mesele devletin küçültülmesi değil, toplumun politik kapasitesinin büyütülmesidir.
Manifestonun Doğa Bilimleri Açısından En İlginç Tarafı: Merkez Olmadan Düzen Mümkün mü?
Günümüz biyolojisi, ekoloji ve karmaşık sistem araştırmaları bize düzenin her zaman tek bir merkezden üretilmediğini gösteriyor. Bir orman ekosisteminin merkezi hükümeti yoktur. İnsan bedenindeki milyarlarca hücre her saniye beyinden emir bekleyerek yaşamaz. Bağışıklık sistemi tek bir komuta merkezinden yönetilen basit bir ordu değildir. Sinir sisteminin kendisi bile dağıtık ağların karmaşık etkileşiminden oluşur. Elbette biyolojik sistemlerden doğrudan siyasal yasa çıkarılamaz. Fakat doğa bilimlerinin ortaya koyduğu ilişkisellik, ağ yapıları, karşılıklı bağımlılık ve öz örgütlenme olguları siyasal düşünce için önemli bir soruyu güçlendirir: Düzen ile merkezileşme gerçekten aynı şey midir?
Modern devlet bize yüzyıllardır merkez olmadan düzen olmayacağını söyledi. Manifesto ise bunun tarihsel bir varsayım olduğunu öne sürüyor. Toplumun kendi ahlaki, politik ve komünal kapasitesinin büyük bölümü devletlerden çok daha eskidir. İnsanlar devletin her müdahalesinden önce de çocuk yetiştirdiler, üretim yaptılar, dayanışma kurdular, çatışmaları çözdüler, bilgi aktardılar ve yaşamlarını yeniden ürettiler. Dolayısıyla demokratik modernitenin temel iddiasını şu şekilde formüle etmek mümkün. Toplum yönetilecek bir nesne değil, kendi kendisini örgütleyebilen canlı bir ilişkiler bütünüdür. Bizce Manifestonun doğa bilimleriyle kurulabilecek en verimli diyaloğu burada başlar. Doğayı topluma model yapmakta değil, merkezileşme ile düzeni birbirinden ayırmayı öğrenmekte.
Manifestonun En Zor Sorusu: Alternatif Kendi İktidarını Nasıl Üretmeyecek?
Öcalan'ın kurduğu sistem güçlü bir uygarlık eleştirisi sunuyor, fakat tam da bu nedenle kendi içinde zor bir soruyu da taşıyor. Komünler, meclisler ve konfederal yapılar büyüdükçe koordinasyona ihtiyaç duyacaktır. Koordinasyon arttıkça temsilciler ortaya çıkacaktır. Temsilciler süreklileştikçe yeni bürokrasiler oluşabilir. Bilgi belirli kadrolarda yoğunlaştıkça yeni hiyerarşiler gelişebilir. Demokratik konfederalizm, eleştirdiği devlet mantığını kendi içinde nasıl yeniden üretmeyecektir? Bizce Manifestoyu savunmanın en güçlü yolu bu soruları görmezden gelmek değil, tam tersine onları paradigmanın içinden sormaktır. Çünkü demokratik toplum tamamlanmış bir kurumlar listesi değilse, sürekli öz eleştiri ve yeniden yapılanma kapasitesine sahip olmak zorundadır. Öcalan'ın demokratik ulus inşasını bitiş tarihi olmayan, sürekli yeniden kurulan bir süreç olarak tarif etmesi de bu açıdan önemlidir.
İşte burada paradigma bir anayasa taslağından ayrılır. Bir gün kurulacak kusursuz toplumun planını vermek yerine iktidarın yeniden oluşabileceğini kabul eden sürekli politik bir süreç önerir. Demokratik toplumun en önemli güvencesi kurumların adından çok toplumun örgütlü, sorgulayıcı ve karar süreçlerine doğrudan katılan özne olarak kalmasıdır. Komünün adı komün olabilir fakat kararları birkaç kişi veriyorsa demokratik değildir. Kooperatifin mülkiyeti ortak olabilir fakat kadınların sözü yoksa özgür değildir. Meclis seçilmiş olabilir fakat tabanıyla ilişkisi kopmuşsa devlet mantığını yeniden üretmeye başlayabilir. Bu nedenle demokratik moderniteyi kurum isimlerinden önce ilişkilerin demokratikleşmesi olarak okumak gerekir.
Sonuç: Manifesto Aslında Uygarlığın Değil, Bizim Aynamızdır
Bir Halkı Savunmak Öcalan'ın devletten topluma doğru yönelişinin önemli eşiklerinden biriyse, Demokratik Uygarlık Manifestosu bu dönüşümü geniş bir tarih, bilgi, ekonomi ve uygarlık teorisi haline getirme girişimidir. Burada soru artık yalnızca Kürtlerin statüsü, Türkiye'nin demokratikleşmesi veya bir devlet modelinin yerine başka bir devlet modeli koymak değildir. Daha temel bir mesele tartışılır. İnsanlığın son birkaç bin yılda kurduğu devletçi uygarlık biçimi, insan toplumsallığının tek biçimi midir?
Manifestonun güçlü tarafı bize hazır bir gelecek resmi vermesinde değil, tarihe baktığımız yeri değiştirmesinde bulunuyor. Krallar yerine toplumlara, fetihler yerine dayanışmalara, devletler yerine komünal ilişkilere, sınıf sömürüsünün yanına erkek egemenliği ve ekolojik tahakkümü, merkezi iktidarın karşısına toplumsal öz örgütlenmeyi koyuyor. Böyle bakıldığında demokratik uygarlık uzak gelecekte kurulacak egzotik bir sistem olmaktan çıkıyor. İnsanlığın bastırılmış fakat hiçbir zaman tümüyle yok edilememiş diğer tarihinin adı haline geliyor.
Ve belki de Manifestonun önümüze koyduğu en rahatsız edici soru tam burada ortaya çıkıyor:
Biz gerçekten devletsiz bir toplumu düşünemediğimiz için mi devlet vazgeçilmezdir, yoksa binlerce yıldır tarihi devletin gözünden öğrendiğimiz için mi başka bir toplumsallığı düşünmekte zorlanıyoruz?
Bu soru açık kaldığı sürece Demokratik Uygarlık Manifestosu yalnızca okunacak bir kitap değil, tartışılacak uzun bir düşünce programı olmaya devam edecektir.
Yorumlar
Yorum Gönder
Eleştiri ve tartışmaya açığım. Hakaret, tehdit, ayrımcılık ve reklam içeren yorumlar yayımlanmaz.