Öcalan’ın “Beni Anlamıyorsunuz” Sözü ve Eski Zihnin Sınırları
Öcalan’ın “Beni Anlamıyorsunuz” Sözü ve Eski Zihnin Sınırları
İnsan beyni evreni anlamak için evrimleşmedi. Hayatta kalmak, yiyecek bulmak, tehlikeyi fark etmek, yüzleri tanımak, topluluk içinde ilişki kurmak ve çevresindeki birkaç kilometrelik dünyada yönünü bulmak için evrimleşti. Atalarımızın kuantum alanlarını, kara delikleri, milyarlarca ışık yılı büyüklüğündeki kozmik yapıları, genetik düzenekleri ya da milyarlarca değişkenin birbirini etkilediği karmaşık sistemleri anlaması gerekmiyordu. Bugün ise aynı beyinle atom altı parçacıklardan evrenin oluşumuna, hücreden topluma kadar uzanan bir gerçekliği anlamaya çalışıyoruz. Öcalan’ın “beni anlamıyorsunuz” sözü bu nedenle yalnızca siyasal bir yakınma olarak okunamaz. Bu söz daha derin bir soruya açılıyor. Yeni bir paradigma, eski kavramlarla ve evrimsel olarak sınırlı bir zihinle nasıl anlaşılacak?
Eski zihin neden direniyor
İnsan yeni bilgiyi yalnızca aklıyla karşılamaz. Kimliğiyle de karşılar. Yıllarca belirli bir teori içinde mücadele etmiş biri için o teorinin bazı temel varsayımlarını sorgulamak kolay değildir. Çünkü söz konusu olan yalnızca bir fikir değildir. Dostluklar, kayıplar, mücadeleler, fedakarlıklar ve hayat hikayesi de o teorinin içine yerleşmiştir.
Bir insan kırk yıl boyunca devrimi devlet iktidarının ele geçirilmesi olarak düşündüyse, devrimin toplumsal ilişkilerin dönüşümünde de gerçekleşebileceğini kabul etmek yalnızca yeni bir tanım öğrenmek değildir. Kendi geçmişini yeniden yorumlamaktır. Bu yüzden paradigma değişimleri direnç üretir.
İnsan çoğu zaman bildiğini savunmaz yalnızca. Bildiği şey üzerinden kurduğu kendisini de savunur.
Öcalan’ın “beni anlamıyorsunuz” sözü bu açıdan oldukça sert bir çağrıya dönüşür. Yeni kelimeleri öğrenmek yetmez. Eski düşüncenin hangi varsayımlar üzerine kurulduğunu görmek gerekir.
İnsan beyni gündelik dünya için evrimleşti
Gözümüz elektromanyetik gerçekliğin çok küçük bir bölümünü görür. Kulağımız bütün frekansları duymaz. Beynimiz çok büyük sayıları sezgisel olarak kavramakta zorlanır. Bir milyon ile bir milyar arasındaki farkı matematiksel olarak biliriz ama gündelik sezgimiz bu farkı gerçek büyüklüğüyle hissedemez. Dünya’nın dört buçuk milyar yıllık tarihini, Homo sapiens’in yaklaşık 300 bin yıllık geçmişini ya da gözlemlenebilir evrenin devasa ölçeğini düşünürken zihnimiz sürekli günlük ölçülere dönmek ister. Çünkü beynimiz kilometrelerle, günlerle, birkaç yüz insanlık topluluklarla ve doğrudan görülebilen neden sonuç ilişkileriyle çalışmaya alışmış bir evrimsel geçmiş taşır. Kuantum fiziğinin bize tuhaf görünmesinin nedenlerinden biri de budur. Atom altı dünyanın davranışları bizim gündelik sezgilerimize yabancıdır. Kozmos bizim zihnimizin doğal ölçüsünden çok daha büyüktür.
Toplumsal düşüncede de benzer bir sınırlılık vardır. İnsan karmaşık bir sistemi anlamakta zorlandığında onu basitleştirir. Bir neden bulur, bir merkez seçer, bir özne belirler ve bütünü onun üzerinden açıklamaya çalışır. Toplum sınıftan, tarih devletten, siyaset iktidardan, ekonomi üretimden, kadın sınıfsal çelişkiden, ekoloji çevre sorunundan ibaretmiş gibi düşünülmeye başlanır. Karmaşıklık parçalanır, sonra her parça kendi başına gerçekliğin bütünü gibi ele alınır. Oysa bir ormanı yalnızca ağaçları sayarak anlayamayacağımız gibi toplumu da yalnızca sınıfları, kurumları veya devlet biçimlerini sıralayarak anlayamayız. Bütün, parçaların toplamından daha fazlasıdır. Bütün, parçalar arasındaki ilişkilerden doğar.
Modern bilim gerçeği anlamak için parçaladı
Modern bilimin büyük başarılarından biri gerçekliği parçalara ayırarak inceleyebilmesiydi. Fizik maddeyi, kimya molekülleri, biyoloji canlılığı, psikoloji bireyi, sosyoloji toplumu, ekonomi üretim ve bölüşümü inceledi. Bu yöntem insanlığa olağanüstü bilgi sağladı. Atomun yapısını öğrendik, DNA’yı çözdük, hastalıkların mekanizmalarını anladık, gezegenlerin hareketlerini hesapladık, milyarlarca ışık yılı uzaktaki galaksileri gözlemledik. Fakat bu başarının bir bedeli de oldu. İncelediğimiz parçalar giderek birbirinden kopmaya başladı. Bilgi büyüdü ama bütün küçüldü.
Bir hücrenin biyolojisini öğreniyoruz ama organizmanın ekosistemle ilişkisini unutabiliyoruz. Ekonomiyi inceliyoruz ama üretimin toprağa, suya, enerjiye ve canlılığa bağımlılığını ikincil görebiliyoruz. Siyaseti inceliyoruz ama erkek egemenliği aile içinde kurulurken siyasal iktidarın yalnızca devlet kurumlarında bulunduğunu varsayabiliyoruz. Toplumu inceliyoruz ama insan beyninin evrimsel geçmişini hesaba katmıyoruz. Ekolojiyi konuşuyoruz ama kapitalist üretim biçimiyle ekolojik yıkım arasındaki ilişkiyi ayrı disiplinlerin konusu haline getiriyoruz. Böylece bilgi çoğalırken düşünce parçalanıyor.
Doğa ise disiplinlere ayrılmış değildir. Nehir hidroloji kitabını, orman biyoloji bölümünü, insan sosyoloji dersini bilmez. Toprak, mantar, bakteri, su, bitki, hayvan, iklim ve insan aynı ilişkiler ağında yaşar. Biz gerçekliği anlamak için parçalara ayırdık. Sonra parçaları gerçekliğin kendisi sandık.
Öcalan’ın “beni anlamıyorsunuz” sözü burada başka bir anlam kazanıyor
Öcalan’ın son dönem paradigması yalnızca yeni siyasal kavramlar önermiyor. Parçalanmış düşünme biçiminin kendisini sorguluyor. Devleti toplumdan, kadını sınıftan, ekolojiyi ekonomiden, ahlakı siyasetten, kültürü tarihten ayrı düşünmenin sınırlarını gösteriyor. Demokratik toplum paradigmasının ayırt edici yönlerinden biri budur. Toplumu tek bir çelişkiyle açıklamak yerine birbirine bağlı ilişkiler sistemi olarak görmeye yönelir.
Bu nedenle “beni anlamıyorsunuz” sözü yalnızca “kitaplarımı okumadınız” biçiminde okunamaz. Daha sert bir anlam taşıyor olabilir. Beni, eleştirdiğim düşünme biçiminin içinden okumaya devam ediyorsunuz.
Devlet merkezli düşünce demokratik konfederalizmi görünce yeni bir devlet modeli arıyor. Ulus-devlet zihni demokratik ulusu görünce yeni bir milliyetçilik biçimi arıyor. Klasik sınıf siyaseti kadın özgürlüğünü görünce onu sınıf mücadelesine eklenmiş bir başlık olarak değerlendiriyor. Ekoloji dendiğinde çevre yasaları düşünülüyor. Komün dendiğinde yerel yönetim akla geliyor. Ahlak dendiğinde bireysel erdemler konuşuluyor. Yeni kavramlar eski çekmecelere yerleştiriliyor.
Kelime değişiyor, zihinsel yapı değişmiyor.
Newton’un dünyasından kuantumun dünyasına geçmek
Doğa bilimlerinin tarihi bu konuda öğreticidir. Newton fiziği yanlış olduğu için aşılmadı. Kendi ölçeğinde güçlüydü ve hala güçlüdür. Köprüleri, araçları, makineleri, gezegen hareketlerinin önemli bölümünü onunla hesaplayabiliriz. Fakat Newtoncu dünya görüşü gerçekliğin tamamı değildi. Einstein uzay ve zamanın mutlak olmadığını gösterdi. Kuantum fiziği atom altı dünyada klasik sezgilerimizin sınırlarını ortaya çıkardı. Bilim ilerlerken önceki bilgiyi her zaman çöpe atmadı. Onun geçerlilik alanını yeniden belirledi.
Toplumsal düşüncede de aynı cesarete ihtiyaç var. Marx’ın sermaye ve sınıf çözümlemesi kapitalizmi anlamak için büyük bir düşünsel araçtır. Sermaye birikimini, emek sömürüsünü, metalaşmayı ve sınıfsal çatışmayı onsuz anlamak mümkün değildir. Fakat insanlık tarihi yalnızca sınıf tarihinden oluşmaz. Erkek egemenliğinin tarihi, devletin ortaya çıkışı, doğayla kurulan ilişkinin dönüşümü, komünal yaşam biçimleri, toplumsal hafıza, kültürel tahakküm ve kimlik mücadeleleri de aynı bütünün parçalarıdır.
Homo sapiens yaklaşık 300 bin yıldır var. Devletli uygarlığın tarihi bunun çok küçük bir bölümüdür. Bu ölçek değiştirildiğinde tarih başka görünmeye başlar. İnsanlığın büyük bölümü devlet olmadan yaşadı. Toplumlar üretim yaptı, çocuk yetiştirdi, bilgi aktardı, dayanışma biçimleri kurdu, çatışmaları çözdü, kültür yarattı. Devlet toplumu yaratmadı. Toplum devletten önce vardı.
Bu basit görünen gerçek siyasal düşüncenin merkezini değiştirebilir.
Nörondan topluma ilişkiler belirleyicidir
İnsan beyninde yaklaşık 86 milyar nöron vardır. Fakat düşünce tek bir nöronda bulunmaz. Hafıza, bilinç, algı ve karar verme milyarlarca hücre arasındaki ilişkilerden doğar. Bir nöronu büyütüp incelediğimizde beynin düşüncesini göremeyiz. Çünkü özellik yalnızca parçanın içinde değildir. Ağın ilişkilerinde ortaya çıkar.
Bir orman da böyledir. Ağaçları tek tek incelemek bize çok şey öğretir ama ormanın tamamını anlatmaz. Mantar ağları, bakteriler, böcekler, kuşlar, memeliler, toprak, yağmur ve iklim birlikte çalışır. Bir parçadaki değişim bütün sistemin davranışını etkiler. Ekoloji bize çok açık bir gerçek öğretti. Yaşam ilişkidir.
Toplum da ilişkidir.
Bir insan tek başına toplum değildir. Bir sınıf tek başına toplum değildir. Devlet toplum değildir. Ekonomi toplum değildir. Kadın erkek ilişkileri, üretim, kültür, dil, ahlak, hafıza, ekolojik çevre, dayanışma ağları, yerel örgütlenmeler ve siyasal kurumlar birbirini sürekli değiştirir. Toplumsal gerçekliği anlamak için parçaları bilmek gerekir ama parçalar arasındaki ilişkileri görmeden bütünü anlayamayız.
Öcalan’ın paradigmasının doğa bilimleriyle en güçlü buluşma noktalarından biri burada ortaya çıkar. İndirgemecilikten ilişkisel düşünmeye geçiş.
Modern toplumun karmaşıklığı merkezi düşüncenin sınırlarını büyütüyor
Bir köyü tek merkezden yönetmek ile milyonlarca insanın yaşadığı, ekonomik, kültürel ve teknolojik ağlarla birbirine bağlanmış çağdaş toplumu yönetmek aynı şey değildir. Karmaşıklık arttıkça merkez bütün bilgiyi toplayamaz. Ekosistemlerde, sinir sistemlerinde ve karmaşık ağlarda gördüğümüz şey budur. Yerel birimler çevrelerindeki değişimi daha hızlı algılar. Geri bildirim sürekli işler. Sistem yalnızca merkezden gelen emirlerle değil, çok sayıda unsurun karşılıklı etkileşimiyle davranır.
Demokratik toplum paradigmasını bu nedenle yalnızca ideolojik bir tercih olarak okumak eksik kalır. Karmaşık toplumun örgütlenme sorununa verilen bir cevap olarak da düşünülebilir. Mahalle meclisleri, komünler, kooperatifler, kadın örgütlenmeleri, ekolojik yapılar ve yerel karar mekanizmaları siyasetin kenarında bulunan küçük araçlar değildir. Toplumun kendi bilgisini kullanabilmesinin yollarıdır. Merkez her şeyi bilmez. Toplum kendi yaşamı hakkında merkezin sahip olamayacağı devasa bir bilgi taşır.
Doğa bilimleri ile sosyal bilimlerin yeniden buluşması gerekiyor
Bilimin parçalanması belirli bir aşamada zorunluydu. Bilgi derinleştikçe uzmanlık gelişti. Fakat bugün yeni bir sorunla karşı karşıyayız. Fizik gerçekliğin ilişkisel yapısını, biyoloji evrimsel sürekliliği, ekoloji karşılıklı bağımlılığı, sinirbilim ağların önemini, karmaşıklık bilimleri özörgütlenmeyi incelerken sosyal bilimlerin bunlardan kopuk kalması düşünülemez.
İnsanı biyolojisinden ayırarak toplum kuramı geliştiremeyiz. Toplumu ekolojiden kopararak ekonomi kuramayız. Kadın erkek ilişkilerini evrimsel, kültürel ve tarihsel süreçlerden ayırarak özgürlük teorisi geliştiremeyiz. Devleti insanlık tarihinin tamamıymış gibi ele alarak siyaseti anlayamayız.
Doğa bilimleri sosyal bilimlere cevap vermez. Fakat düşünme biçimimizi derinden etkiler.
Kuantum fizikçisi bize nasıl toplum kuracağımızı söylemez. Ekolog hangi siyasal sistemin doğru olduğunu belirlemez. Sinirbilim demokrasi teorisi yazmaz. Ama hepsi bize gerçekliğin parçalı, düz, tek nedenli ve tek merkezli olmadığını gösterir. Bu bilgi sosyal düşüncenin yöntemini değiştirmek zorundadır.
“Beni anlamıyorsunuz” sözü kime yöneliyor
Belki de bu söz yalnızca Öcalan’ın yakın çevresine, hareketine ya da eleştirmenlerine yönelmiyor. Eski düşünme alışkanlıklarını taşıyan hepimize yöneliyor.
Devleti doğal kabul eden zihne. Toplumu yönetilecek nüfus olarak gören zihne. Kadın özgürlüğünü tali mesele sayan zihne. Ekolojiyi çevre politikası düzeyine indiren zihne. Sınıfı toplumun tek açıklaması haline getiren zihne. Bilimi parçalara ayırdıktan sonra parçaları yeniden birleştiremeyen zihne. İnsan beyninin kendi evrimsel sınırlarını fark etmeden bütün gerçekliği sezgileriyle açıklayabileceğini sanan zihne.
Öcalan’ı anlamak bu nedenle yalnızca Öcalan okumak değildir. Nasıl düşündüğümüzü düşünmektir.
Cebimizde kuantum fiziğinin olanaklarıyla çalışan telefon taşıyoruz. Uydularla konumumuzu belirliyoruz. Genetik kodu okuyabiliyoruz. Milyarlarca ışık yılı uzaktaki galaksilerin ışığını ölçüyoruz. Beyindeki elektriksel faaliyetleri görüntülüyoruz. Fakat toplumu açıklarken hala birkaç yüzyıl önce kurulmuş kavramsal kalıpların dışına çıkmakta zorlanıyoruz.
Bilim gerçeklik anlayışımızı değiştirdi. Toplumsal düşüncenin de değişmesi gerekiyor. Öcalan’ın “beni anlamıyorsunuz” sözü bu nedenle bir yakınmadan çok daha fazlasıdır. Bir paradigma uyarısıdır. Dünyaya baktığımız yeri değiştirmeden yeni dünyayı anlayamayacağımızı söylüyor.
Yorumlar
Yorum Gönder
Eleştiri ve tartışmaya açığım. Hakaret, tehdit, ayrımcılık ve reklam içeren yorumlar yayımlanmaz.