Öcalan Yeni Bir Teori Değil, Yeni Bir Düşünme Biçimi Öneriyor
Öcalan Yeni Bir Teori Değil, Yeni Bir Düşünme Biçimi Öneriyor
Bastırılmış Toplumsal Hafızadan Geleceğin Toplumuna
Abdullah Öcalan’ın düşüncesini yalnızca Kürt sorununa, Ortadoğu’ya veya belirli bir siyasal mücadeleye ilişkin bir teori olarak okumak, açtığı düşünsel alanı oldukça daraltır. Çünkü Öcalan’ın giderek belirginleşen arayışı yalnızca “Kürt sorunu nasıl çözülür?” sorusuna cevap vermek değildir. Daha geriye giderek insanın, toplumun, doğanın, iktidarın ve özgürlüğün ne olduğunu yeniden düşünmeye çağırır. Bu nedenle Öcalan’ın ortaya koyduğu paradigmayı diğer teorilerin yanına eklenecek yeni bir teori olarak görmek yerine, farklı teorilerin yeniden kurulabileceği bir zemin olarak düşünmek mümkündür. Marx’tan feminizme, ekolojiden antropolojiye, evrimsel biyolojiden sinirbilime, karmaşıklık bilimlerinden günümüzün dijital teknolojilerine kadar farklı bilgi alanlarının birbirleriyle ilişki kurabileceği geniş bir düşünsel alan açmaktadır. Buradaki temel değişiklik, insanı evrenin ve doğanın merkezine yerleştiren düşünce biçiminden, insanı ilişkiler ağı içerisinde anlamaya yönelen bir düşünce biçimine geçiştir.
Önceki Teorilerin Görmediği Büyük Resim
Modern çağın büyük teorileri insanlığı anlamamızda olağanüstü katkılar sağladı. Marx üretim ilişkilerini, sınıfı ve sermayeyi görünür hale getirdi. Liberal düşünce bireyi ve hakları öne çıkardı. Sosyoloji modern toplumun kurumlarını çözümledi. Psikoloji insan zihnine yöneldi. Fakat bunların büyük bölümü ortak bir tarihsel sınırlılığın içinde gelişti. Merkezlerinde insan vardı. İnsan toplumunu doğanın geri kalanından büyük ölçüde ayrı bir gerçeklik olarak düşündüler. Sosyal bilimlerle doğa bilimleri arasındaki büyük kopuş da buradan doğdu. Fizik maddeyi, biyoloji canlılığı, sosyoloji toplumu, ekonomi üretimi, siyaset bilimi devleti araştırdı. Bilgi geliştikçe derinleşti ama aynı zamanda parçalandı. Sonunda ağacı çok iyi tanıyan fakat ormanı görmekte zorlanan bir bilgi düzeni ortaya çıktı.
Oysa insan doğadan çıkmış değildir. Yaklaşık 300 bin yıllık Homo sapiens tarihi, milyonlarca yıllık hominin evriminin ve milyarlarca yıllık yaşam tarihinin devamıdır. Beynimiz, bedenimiz, işbirliği kapasitemiz, korkularımız, bağlanma biçimlerimiz ve toplumsallaşmamız bu uzun tarihin içinden gelir. Toplum dediğimiz şey de doğanın karşısında kurulmuş yapay bir dünya değil, yaşamın kendi içinden ortaya çıkmış son derece karmaşık bir ilişkiler ağıdır. Öcalan’ın “birinci doğa” ve “ikinci doğa” üzerinden kurduğu ilişki burada önem kazanır. Toplumu doğadan koparmadan ama onu biyolojiye de indirgemeden düşünmeye imkan verir. Böylece ekoloji siyasal programa sonradan eklenen bir çevre maddesi olmaktan çıkar. Toplumu anlamanın başlangıç noktalarından biri haline gelir.
300 Bin Yıllık Hafıza Beş Bin Yılda Yok Olmadı
Öcalan’ın açtığı en önemli kapılardan biri insanlık tarihinin zaman ölçeğini değiştirmesidir. Homo sapiens yaklaşık 300 bin yıldır var. Devletli uygarlığın tarihi bunun yanında son derece kısadır. Kapitalizm ise insanlık tarihinin çok daha küçük bir bölümünü oluşturur. Buna rağmen bugün devlet, özel mülkiyet, rekabet, hiyerarşi, merkezi yönetim ve piyasa sanki insan toplumunun doğal ve değişmez özellikleriymiş gibi algılanabiliyor. Çünkü yakın tarihin kurumlarını bütün insanlık tarihine yansıtıyoruz.
Oysa türümüz tarihinin çok büyük bölümünde küçük topluluklar halinde yaşadı. Hayatta kalabilmek için işbirliği yaptı, paylaştı, çocukları birlikte korudu, bilgiyi aktardı, ortak kararlar aldı ve doğanın ritimleriyle ilişki içinde yaşadı. Burada geçmişi ideal bir cennet olarak kurmaya gerek yoktur. Asıl önemli olan başka bir gerçektir. İnsan toplumsallığının devlet, sermaye ve piyasa ortaya çıkmadan çok önce var olmuş olmasıdır. Demek ki toplum devletten eskidir. Dayanışma piyasadan eskidir. Paylaşma paradan eskidir. Topluluk mülkiyetten eskidir. Karşılıklılık ticaretten eskidir.
Öcalan’ın açığa çıkarmaya çalıştığı bastırılmış toplumsal hafızayı burada aramak gerekir. Bu hafıza müzelerde duran geçmiş değildir. İnsanların ilişki kurma biçimlerinin içinde yaşamaya devam eden tarihsel bir birikimdir. İmece, ortaklaşma, karşılıksız bakım, dayanışma, komünal karar alma, müşterekleri koruma ve topluluğun kendi sorunlarını çözme kapasitesi bunun günümüze ulaşan izleridir. Beş bin yıllık merkezi uygarlık tarihi 300 bin yıllık toplumsallaşma deneyimini silememiştir. Üzerini örtmüş, parçalamış ve başka kurumların içine hapsetmiş olabilir. Fakat ortadan kaldıramamıştır.
Ama Amaç Geçmişe Dönmek Değildir
Buradaki kritik nokta tam da budur. Bastırılmış toplumsal hafızayı açığa çıkarmak, insanlığı Neolitik köye geri götürmek değildir. Tarihin tekerleğini geriye çevirmek zaten mümkün değildir. Asıl mesele insanlığın uzun toplumsal deneyiminden gelen dayanışma, paylaşma, müşterek yaşam, yerinden karar alma ve karşılıklılık kapasitesini bugünün bilimsel ve teknolojik olanaklarıyla buluşturmaktır.
Bu noktada Öcalan’ın paradigması geçmiş ile gelecek arasında son derece ilginç bir köprü kurma potansiyeli taşır. İnsanlığın en eski toplumsal değerleri ile insanlığın ulaştığı en gelişmiş teknolojik imkanlar ilk kez aynı zeminde düşünülebilir. İnternet, açık kaynak yazılım, dağıtık ağlar, blok zincir teknolojileri, yapay zeka, yenilenebilir enerji, dijital müşterekler ve küresel bilgi ağları yalnızca sermayenin ve merkezi devletlerin kullanabileceği araçlar değildir. Aynı teknolojiler başka toplumsal ilişkilerin altyapısına da dönüşebilir.
Bir zamanlar ancak birkaç yüz insan arasında mümkün olan doğrudan iletişim ve ortak karar alma bugün milyonlarca insanın katılabileceği ağlar üzerinden düşünülebilir. Bir köyün ortak ambarı dijital müştereklere, yerel dayanışma ağları küresel bilgi ağlarına, yüz yüze komünler birbirleriyle bağlantılı demokratik konfederal yapılara dönüşebilir. Teknoloji burada özgürlüğü kendiliğinden üretmez. Fakat hangi toplumsal ilişkilerin içine yerleştirildiğine bağlı olarak merkezi iktidarı büyütebileceği gibi toplumsal kapasiteyi de büyütebilir.
Bu nedenle mesele teknolojiyi reddetmek değil, teknolojinin toplumsal karakterini değiştirmektir. 300 bin yıllık toplumsal hafızayı 21. yüzyılın teknolojik kapasitesiyle buluşturmak. Öcalan’ın açtığı alanın gelecek açısından en güçlü imkanlarından biri burada yatmaktadır.
Beynimiz İlişkileri Değil Nesneleri Görmeye Alışkın
Fakat önümüzde çok büyük bir zihinsel engel vardır. İnsan beyni bugünün karmaşık dünyasını anlamak üzere ortaya çıkmadı. Uzun evrimsel süreç boyunca hızlı karar vermek hayatta kalmak açısından avantaj sağladı. Ses geldi, tehlike olabilir. Yiyecek bulundu, enerji kazanıldı. Bir olayın ardından başka bir olay gerçekleştiğinde aralarında doğrudan neden sonuç ilişkisi kurmak çoğu durumda işe yaradı. Beynimiz bu nedenle dünyayı nesnelere ayırmaya, kategorilere bölmeye ve basit nedenselliklerle anlamlandırmaya son derece yatkındır.
Modern eğitim sistemi bu eğilimi daha da güçlendirdi. Doğayı fizik, kimya ve biyolojiye, insanı psikolojiye, toplumu sosyolojiye, üretimi ekonomiye, iktidarı siyaset bilimine böldük. Her disiplin kendi alanında derinleşti fakat aralarındaki ilişkileri görmek giderek zorlaştı. Oysa gerçek yaşam disiplinlere ayrılmış değildir. Bir maden yalnızca ekonomik mesele değildir. Aynı anda ekolojik, biyolojik, toplumsal, sınıfsal, siyasal ve kültürel bir olaydır. Kadının evde yaptığı bakım emeği yalnızca aile meselesi değildir. Ekonomiyle, toplumsal cinsiyetle, iktidarla, kültürle ve kuşakların yeniden üretimiyle bağlantılıdır. İklim krizi yalnızca atmosferdeki karbon miktarı değildir. Enerji sistemiyle, kapitalizmle, tüketim kültürüyle, devlet politikalarıyla, teknolojiyle ve insanın doğayı algılama biçimiyle bağlantılıdır.
Gerçeklik ilişkilerden oluşurken düşüncemiz gerçekliği parçalara ayırmaktadır.
İlişkisel Düşünmek Paradigmanın Anahtarlarından Biridir
Öcalan’ın açtığı alanın önemi burada daha iyi anlaşılabilir. Kadın özgürlüğünü ekolojiden, ekolojiyi demokrasiden, demokrasiyi ekonomiden, ekonomiyi ahlaktan, ahlakı topluluktan, topluluğu doğadan ayırmadan düşünmeye çalışır. Birini çektiğinizde diğerlerinin de hareket ettiği bir ilişkiler ağı ortaya çıkar.
Bu yüzden “kadın özgürleşmeden toplum özgürleşemez” sözü yalnızca kadın haklarına ilişkin ahlaki bir önerme değildir. İlişkisel bir önermedir. Erkek egemenliği aile yapısını etkiler. Aile toplumsallaşmayı etkiler. Toplumsallaşma iktidar algısını etkiler. İktidar algısı devleti etkiler. Devlet ekonomiyle ilişki kurar. Ekonomik düzen doğayla ilişkimizi biçimlendirir. Doğanın tahribatı yeniden toplumun yaşam koşullarını değiştirir. Başlangıç noktası olarak gördüğümüz şey bir süre sonra tekrar karşımıza çıkar. Doğrusal neden sonuç zinciri yerini karşılıklı etkileşimlere bırakır.
Bu bakış açısı modern doğa bilimlerinin giderek daha fazla yöneldiği ilişkisel düşünmeyle de buluşur. Ekosistemleri tek tek canlıları inceleyerek bütünüyle anlayamayız. Beyni tek tek nöronlara bakarak açıklayamayız. Bir karınca kolonisini tek bir karıncayı inceleyerek anlayamayız. Karmaşık sistemlerde bütün, parçaların basit toplamından farklı özellikler gösterebilir. Toplum da böyledir.
Cebimizde Kuantum Teknolojisi, Kafamızda 19. Yüzyıl
Burada çağımızın büyük çelişkilerinden biri ortaya çıkıyor. Cebimizde kuantum mekaniğinin sonuçlarından yararlanan telefon taşıyoruz, uydularla haberleşiyoruz, yapay zekayla konuşuyoruz, genom okuyabiliyoruz, milyarlarca insanı saniyeler içinde birbirine bağlayan ağlar kuruyoruz. Fakat toplumu düşünürken hala çoğu zaman 19. yüzyılın doğrusal neden sonuç modellerine dönüyoruz.
Bir merkez olacak, merkez karar verecek, aşağıdakiler uygulayacak. Bir öncü olacak, kitleleri yönlendirecek. Devlet ele geçirilecek, toplum yukarıdan dönüştürülecek. Ekonomik temel değişecek, diğer sorunlar zamanla çözülecek.
Öcalan’ın paradigmatik kopuşunun önemlerinden biri bu mekanik siyaset tasavvurunu aşmaya çalışmasıdır. Komün, meclis, kadın örgütlenmesi, ekolojik yapı, kooperatif, yerel yönetim ve demokratik konfederal ilişki tek bir merkezden aşağıya uzanan piramidin parçaları olmak zorunda değildir. Birbirleriyle yatay ve karşılıklı ilişkiler kuran ağlar olarak düşünülebilirler. Böylece toplum yönetilen nesne olmaktan çıkarak kendi kendisini örgütleyen özneye dönüşür.
İnsan Merkezli Teoriden Yaşam Merkezli Düşünceye
Önceki büyük özgürleşme teorilerinin sınırlarından biri burada daha görünür hale gelir. Çoğu insanı özgürleştirmek istedi ama özgürleşecek insanın doğayla ilişkisini yeterince sorgulamadı. İşçinin fabrikadaki sömürüsünü gördük fakat fabrikanın nehirle ilişkisini çoğu zaman görmedik. Üretimin kime ait olduğunu sorduk fakat neyin, neden ve ne kadar üretildiğini aynı güçle sormadık. İnsanın insan üzerindeki tahakkümünü tartıştık fakat insanın kendisini doğanın efendisi ilan etmesini yeterince problemleştirmedik.
Oysa insan tek başına var değildir. Soluduğumuz oksijen, bağırsaklarımızdaki mikroorganizmalar, yediğimiz bitkiler, toprak, su, mantarlar, böcekler, okyanuslar ve atmosfer aynı yaşam ağının parçalarıdır. İnsan özgürlüğü çökmüş bir ekosistemin üzerinde kurulamaz.
Bu nedenle ekoloji Öcalan paradigmasında sosyalizme eklenen yeşil bir madde değildir. Kadın özgürlüğü de programa eklenen eşitlik maddesi değildir. Demokrasi seçim yöntemine indirgenemez. Bunların tamamı birbirini var eden ilişkilerin parçalarıdır. Paradigmanın radikalliği tek tek kavramlarda değil, aralarındaki ilişkide ortaya çıkar.
Bastırılmış Hafızadan Teknolojik Demokratik Topluma
Buradan geleceğe ilişkin çok daha güçlü bir düşünce çıkar. İnsanlık sıfırdan yeni bir toplum icat etmek zorunda değildir. Elimizde 300 bin yıllık toplumsallaşma deneyimi vardır. Dayanışmayı biliyoruz. Paylaşmayı biliyoruz. Birlikte çocuk büyütmeyi, ortaklaşmayı, karşılıklılığı, müşterekleri korumayı ve topluluk oluşturmayı biliyoruz. Bunlar insanlığın tarihsel toplumsal hazinesidir.
Fakat elimizde atalarımızın sahip olmadığı başka bir güç daha vardır.
Bilim ve teknoloji.
İnsanlık tarihinde ilk defa gezegenin farklı noktalarındaki topluluklar anında iletişim kurabilir. Bilgi neredeyse sıfıra yakın maliyetlerle çoğaltılabilir. Enerji yerelleştirilebilir. Üretim ağları dağıtılabilir. Açık kaynak bilgi küresel müştereklere dönüştürülebilir. Yapay zeka bilgi tekellerini kırmak için kullanılabilir. Dijital ağlar yerel demokrasilerin birbirleriyle konfederal ilişkiler kurmasını kolaylaştırabilir.
Böyle bakıldığında demokratik modernite geçmişe dönüş değildir.
Geçmişin bastırılmış toplumsal hafızasının geleceğin teknolojik imkanlarıyla buluşmasıdır.
Komün geçmişten gelir ama geleceğe bakar. Dayanışma kadimdir ama örgütlenme biçimleri çağdaş olabilir. Müşterekler insanlık kadar eskidir ama dijital müşterekler yenidir. Yerinden karar alma kadimdir ama milyonlarca yerel yapının küresel ağlarla birbirine bağlanabilmesi insanlık tarihinde yenidir.
Belki de önümüzdeki büyük imkan tam olarak budur.
Öcalan’ın Açtığı Alan
Öcalan’ın düşüncesinin evrensel önemini burada aramak gerekir. Bize yalnızca yeni cevaplar vermiyor. Soruları sorduğumuz zemini değiştiriyor. İnsan nedir sorusunu doğadan koparmadan yeniden soruyor. Toplum nedir sorusunu devlete indirgemeden soruyor. Ekonomi nedir sorusunu piyasaya indirgemeden soruyor. Özgürlük nedir sorusunu bireye indirgemeden soruyor. Kadın özgürlüğünü toplumsal dönüşümün merkezine taşıyor. Ekolojiyi yaşamın dışsal koşulu değil toplumsal varoluşun temeli olarak düşünüyor.
Bunun sonucunda Marx’ın, feminist düşüncenin, ekolojinin, antropolojinin, evrimsel biyolojinin, sinirbilimin ve çağdaş karmaşıklık bilimlerinin kazanımları birbirlerini dışlamak zorunda kalmaz. Aynı gerçekliğin farklı ölçeklerini anlamamıza yardım eden bilgi alanlarına dönüşebilirler.
Bu nedenle Öcalan’ın açtığı alanı tamamlanmış bir teoriler toplamından daha geniş düşünmek gerekir.
Bir ilişkisel düşünme zemini.
İnsan ile doğa arasında, kadın özgürlüğü ile toplum arasında, ekonomi ile ekoloji arasında, yerel ile küresel arasında, geçmiş ile gelecek arasında ilişkiler kuran bir zemin.
300 Bin Yıllık Yolculuğun Yeni Eşiği
Belki de içinde bulunduğumuz tarihsel anın büyüklüğünü yeterince kavrayamıyoruz. Homo sapiens yaklaşık 300 bin yıllık yolculuğunun sonunda ilk kez hem gezegeni yok edebilecek hem de gezegen ölçeğinde ortaklaşabilecek teknolojik kapasiteye ulaştı. Aynı teknoloji merkezi gözetim sistemleri de yaratabilir, demokratik ağlar da. Yapay zeka birkaç şirketin bilgi iktidarını büyütebilir, bilginin toplumsallaşmasını da sağlayabilir. Dijitalleşme insanları yalnızlaştırabilir, dünyanın farklı noktalarındaki komünleri birbirine de bağlayabilir.
Teknoloji hangi geleceğe gideceğimizi tek başına belirlemeyecek. Belirleyici olan teknolojiyi hangi toplumsal ilişkilerin içine yerleştireceğimizdir.
İşte Öcalan’ın açtığı alan tam burada olağanüstü önem kazanıyor. İnsanlığın bastırılmış toplumsal hafızasını ortaya çıkarmak, onu kutsamak veya geçmişe dönmek için değil, geleceği kurmak için gereklidir. İnsanlığın yüz binlerce yılda geliştirdiği dayanışma, paylaşma, karşılıklılık, müşterek yaşam ve birlikte karar alma kapasitesini çağımızın bilimsel ve teknolojik imkanlarıyla buluşturabilirsek bambaşka bir uygarlık ihtimali ortaya çıkar.
Belki de önümüzdeki mesele yeni bir teori daha yazmak değildir.
İnsanı yeniden doğanın içine yerleştirmek, parçalanmış bilgiyi yeniden ilişkilendirmek, bastırılmış toplumsal hafızayı açığa çıkarmak ve 300 bin yıllık insanlık deneyimini 21. yüzyılın imkanlarıyla geleceğe taşımaktır.
Bu açıdan Öcalan yalnızca Kürtlere ya da Ortadoğu’ya seslenmiyor. Çok daha büyük bir soru soruyor:
İnsanlık, kendisine son birkaç bin yılda öğretilen yaşam biçimini kader sanmaktan vazgeçip, 300 bin yıllık toplumsal hafızasını geleceğin imkanlarıyla yeniden buluşturabilir mi?
Bu soruya verilecek cevap yalnızca Kürtlerin geleceğini değil, giderek derinleşen ekolojik, toplumsal ve teknolojik krizler çağında insanlığın nasıl yaşayacağını da belirleyecektir.

Yorumlar
Yorum Gönder
Eleştiri ve tartışmaya açığım. Hakaret, tehdit, ayrımcılık ve reklam içeren yorumlar yayımlanmaz.