Köylü davranışının kökenini karakterde değil, tarihsel ilişkilerde aramak

 

Köylü Neden Hem Dayanışmacı Hem Muhafazakar Olabilir?

Köylü davranışının kökenini karakterde değil, tarihsel ilişkilerde aramak

Sol düşüncenin köylülükle ilişkisi başından beri sorunlu ve çelişkili olmuştur. Bunun önemli nedenlerinden biri, modern sosyalist teorinin sanayi kapitalizminin bağrında doğmasıdır. Fabrika işçisi ortak mekanda çalışıyor, ücret ilişkisine doğrudan tabi oluyor, sömürüyü kolektif biçimde deneyimliyor ve bu nedenle tarihsel dönüşümün daha görünür öznesi haline geliyordu. Köylü ise dağınık yaşıyor, çoğu zaman küçük bir mülkiyete sahip oluyor, ailesiyle birlikte üretim yapıyor, dinsel ve yerel geleneklerle daha sıkı bağ kuruyor ve piyasa ile tam anlamıyla proletaryalaşmış bir ilişki yaşamıyordu. Bu nedenle solun önemli bir bölümü köylüyü devrimci potansiyeli sınırlı, siyasal olarak kararsız, küçük mülkiyetçi ve muhafazakar bir toplumsal kesim olarak gördü. Fakat bu değerlendirme, köylü davranışını üreten tarihsel çevreyi yeterince açıklamaz. Çünkü köylü hem güçlü dayanışma ağları kurabilir, hem de son derece muhafazakar olabilir. Hem komşusuna karşı cömert, hem yabancıya karşı kuşkucu olabilir. Hem otoriteye boyun eğebilir, hem toprağına, suyuna ya da yaşam alanına müdahale edildiğinde büyük bir direnç gösterebilir. Bu görünürdeki çelişkiler ancak köylüyü değişmez bir insan tipi olarak değil, belirli maddi koşullar içinde oluşmuş bir toplumsal davranış biçimi olarak ele aldığımızda anlaşılır hale gelir.

Köylü davranışının ilk büyük belirleyeni kıtlık ve belirsizliktir. Geleneksel tarım toplumu, modern kentlinin alıştığı düzenli gelir, sigorta, sağlık güvencesi, market erişimi ve sosyal destek ağlarından büyük ölçüde yoksundu. Ürün bir yıl iyi olabilir, ertesi yıl kuraklık bütün hasadı yok edebilirdi. Bir hayvanın ölmesi, dolunun ekini vurması, savaş çıkması, vergi yükünün artması ya da ailenin çalışabilir bir üyesinin hastalanması doğrudan açlık ve yoksullaşma anlamına gelebilirdi. Böyle bir ortamda riskten kaçınmak, yeni olana temkinli yaklaşmak ve denenmiş alışkanlıklara bağlı kalmak irrasyonel bir tutum değildir. Tam tersine, uzun tarih boyunca hayatta kalma stratejisidir. Bugün dışarıdan “muhafazakarlık” olarak gördüğümüz birçok davranışın kökeninde aslında belirsizlik karşısında güvenlik arayışı bulunur. “Atalarımız böyle yaptı” düşüncesi, yalnız kültürel bir bağlılık değil, kuşaklar boyunca sınanmış bir risk azaltma yöntemidir. Yeni bir tohumun, yeni bir üretim biçiminin ya da yeni bir toplumsal ilişkinin başarısızlığı kentli için gelir kaybı yaratabilirken, geleneksel köylü için kışı aç geçirmek anlamına gelebiliyordu. Bu nedenle köylülüğün yenilik karşısındaki çekingenliğini sadece zihinsel gerilikle açıklamak, o davranışın maddi temelini görünmez kılar.

Köylünün dayanışmacı olması da aynı maddi zeminden doğar. İmece, ortak üretim, komşuluk yardımı, düğün ve cenazelerde toplu destek, hayvanların birlikte korunması, hasadın ortak kaldırılması ya da suyun paylaşılması romantik bir “iyi insan” kültürünün sonucu değildir. Bunlar, tek başına yaşamanın çok pahalı ve çoğu zaman imkansız olduğu bir üretim biçiminin toplumsal çözümleridir. İnsanlar birbirine mecburdur ve bu mecburiyet zamanla ahlaka, geleneklere ve ortak değerlere dönüşür. Fakat burada çok önemli bir ayrım vardır. Dayanışma ile eşitlik aynı şey değildir. Bir köy toplumunda insanlar birbirine çok güçlü biçimde yardım ederken aynı anda erkek egemenliği, yaş hiyerarşisi, sülale üstünlüğü, dinsel otorite, toprak büyüklüğüne dayalı statü ve kadınların hareket alanını sınırlayan ağır baskılar da varlığını sürdürebilir. Yani komünal ilişki ile tahakküm aynı toplumsal dokuda birlikte bulunabilir. Bunun nedeni, köyün tek bir tarihsel katmana ait olmamasıdır. Çok daha eski ortaklaşmacı yaşam biçimlerinin izleri ile devletli ve hiyerarşik uygarlığın kurumları aynı toplumsal beden içinde üst üste binmiştir.

Güçlü karşısında boyun eğme eğilimi de bu bağlamda ele alınmalıdır. Geleneksel köylünün devletle ilişkisi çoğu zaman eşit yurttaşlık ilişkisi değildi. Devlet köye vergi almak, asker toplamak, asayiş sağlamak ya da mülkiyet düzenlemek için gelirdi. Köylünün devlet kararları üzerinde etkisi sınırlıydı ve merkezi otoriteye açık karşı çıkmanın bedeli ağır olabilirdi. Bu nedenle köylü için güç karşısında geri çekilmek, görünürde uyum göstermek ya da doğrudan çatışmaktan kaçınmak çoğu zaman bir hayatta kalma tekniği haline geldi. Bu davranışın kökenini “itaatkar karakter” diye açıklamak yetersizdir. İnsan toplulukları tarih boyunca hiyerarşiyi okumayı, tehdit seviyesini sezmekte ustalaşmayı ve ne zaman geri çekileceğini öğrenmeyi hayatta kalmanın bir parçası haline getirmiştir. Köylü bu eğilimin özel ve tarihsel olarak yoğunlaşmış bir biçimini temsil eder. Devletin, ağanın, jandarmanın, vergi memurunun ya da yerel güç sahibinin toplumsal yaşamdaki ağırlığı arttıkça açık siyasal itiraz yerine dolaylı direnme, geciktirme, gizleme, görünürde kabul edip pratikte başka türlü davranma gibi yöntemler de gelişmiştir.

Tam burada “köylü kurnazlığı” diye küçümseyici biçimde adlandırılan davranış ortaya çıkar. Küçük ve kapalı topluluklarda herkes birbirini yakından tanır. Kimin kiminle akraba olduğu, kimin ne kadar toprağı bulunduğu, kimin borçlu olduğu, hangi ailelerin birbirine yakın ya da düşman olduğu, kimin hangi konuda etkili olduğu bilinir. Yazılı sözleşmelerin, güçlü hukuki kurumların ve anonim piyasa ilişkilerinin zayıf olduğu ortamlarda insanlar yaşamlarını kişisel ilişkileri okuyarak sürdürür. Dolaylı konuşmak, gerçek niyeti hemen açığa vurmamak, karşıdakinin gücünü tartmak, pazarlığı uzatmak, zamanı kollamak ya da farklı güç odakları arasında denge kurmak önemli sosyal becerilere dönüşür. Kent kültürü bunu kolayca “kurnazlık” olarak yaftalayabilir. Oysa benzer davranışlar şirket dünyasında ortaya çıktığında “strateji”, “müzakere kabiliyeti”, “risk yönetimi” ya da “siyasi sezgi” diye övülür. Buradaki fark davranışın kendisinden çok, onu tanımlayan sınıfsal dildedir.

Küçük mülkiyet meselesi ise köylülüğün muhafazakarlığını açıklayan en temel unsurlardan biridir. Köylünün toprağı sadece ekonomik bir varlık değildir. O toprak ailenin geçmişi, geleceği, toplumsal statüsü ve zor zamanlarda tutunabileceği son güvencedir. Bir işçi işini kaybettiğinde emek gücünü başka yerde satmaya çalışabilir. Geleneksel küçük köylü için birkaç dönüm tarla ya da birkaç hayvan kaybedildiğinde bütün yaşam düzeni çözülebilir. Bu nedenle mülkiyetle kurulan duygusal ve toplumsal bağ son derece güçlüdür. Sol hareketlerin bazı dönemlerde büyük toprak sahibi ile küçük köylünün mülkiyet ilişkisini yeterince ayırmadan konuşması, köylüde ciddi bir güvensizlik üretmiştir. Çünkü küçük köylü için toprak sömürü aracından çok, çoğu zaman sömürülmekten korunmanın son bariyeridir. Bu durum onu hem mülkiyete bağlı hale getirir hem de toprağına yönelik tehdide karşı radikalleştirebilir. Dolayısıyla köylü aynı anda hem muhafazakar hem isyancı olabilir. Bunun belirleyicisi soyut ideoloji değil, hangi ilişkinin onun güvenliğini tehdit ettiğidir.

Köy yaşamının muhafazakar tarafını açıklayan bir başka temel mekanizma toplumsal görünürlük ve sürekli gözetimdir. Kentte birey belirli ölçüde anonimleşebilir. Köyde ise anonimlik son derece sınırlıdır. Kimin ne yaptığı, kimle konuştuğu, hangi saatte eve döndüğü, kimin hangi davranışı sergilediği çok hızlı biçimde topluluk bilgisinin parçası haline gelir. Bu durum dayanışmayı güçlendirdiği kadar baskıyı da güçlendirir. Çünkü aynı ağ seni yalnız bırakmaz ama aynı ağ seni sürekli izler. Dedikodu, ayıplama, dışlama, evlilik baskısı, aile itibarı ve dini normlar güçlü birer toplumsal denetim aracına dönüşür. Özellikle kadınların bedeni, davranışı ve kamusal alandaki hareketliliği bu denetimin en yoğun hedefidir. Bu nedenle köy toplumlarında güçlü dayanışma ile bireysel özgürlük üzerindeki baskı aynı toplumsal ağdan doğabilir. Burada da görünürde bir çelişki yoktur. Aynı ilişki farklı sonuçlar üretmektedir.

Solun köylülükle yaşadığı mesafe, bu karmaşıklığı çoğu zaman yeterince kavrayamamasından kaynaklandı. Köylüyü yalnızca küçük mülkiyetçi ve geleneksel bir kesim olarak okumak, onun içinde taşıdığı komünal ilişki biçimlerini, dayanışma kapasitesini ve güçlü yerel hafızayı gözden kaçırdı. Oysa 20. yüzyıldaki birçok devrimci hareket köylülüğün büyük siyasal enerji taşıyabileceğini gösterdi. Çin, Vietnam, Latin Amerika ve başka coğrafyalardaki mücadeleler, köylünün yalnızca “geri” bir toplumsal kategori olmadığını ortaya koydu. Daha da önemlisi bugün ekoloji mücadelelerinde benzer bir tablo görülüyor. Toprağı, suyu, ormanı, merası ya da yaşam alanı tehdit edilen köylü toplulukları, çoğu zaman son derece güçlü direnişler geliştirebiliyor. Bu direnişin kaynağı sadece politik bilinç değildir. Yaşamın maddi koşullarının doğrudan tehdit edilmesidir. Bir başka ifadeyle köylü, yaşamı soyut kavramlar üzerinden değil, çok somut ilişkiler üzerinden deneyimler. Toprak, su, hayvan, aile ve komşuluk dünyasının sürekliliği onun siyasal davranışında belirleyici olabilir.

Belki de köylülüğü anlamanın en güçlü yolu, onun içinde iki tarihsel zamanın aynı anda yaşadığını kabul etmektir. Bir tarafta çok eski komünal yaşam biçimlerinin kalıntıları vardır. İmece, ortak mera, su paylaşımı, tohum alışverişi, komşuluk, kolektif yas ve ortak şenlik gibi pratikler, insan topluluklarının devlet öncesi ve devlet dışı ortaklaşmacı hafızasının izlerini taşır. Diğer tarafta binlerce yıllık hiyerarşik toplumun biriktirdiği ataerkillik, mülkiyet, dinsel otorite, yaş hiyerarşisi, merkezi devlete uyum ve topluluk baskısı bulunur. Bu iki tarihsel katman birbirini bütünüyle ortadan kaldırmamış, aksine iç içe geçmiştir. Köylü hem paylaşır hem saklar. Hem komşusunu korur hem yabancıya kuşkuyla yaklaşır. Hem güçlüye boyun eğer hem toprağı için kavga eder. Hem ortaklaşmacıdır hem küçük mülkiyetçidir. Bunların hiçbiri değişmez bir “köylü karakterinin” ürünü değildir. Bunlar farklı tarihsel ilişkilerin aynı toplumsal yapı içinde bir arada bulunmasının sonucudur.

Bu nedenle soru “köylü neden böyledir?” olmamalıdır. Asıl soru, hangi üretim biçimlerinin, hangi güvenlik rejimlerinin, hangi tarihsel baskıların ve hangi topluluk ilişkilerinin bu davranışları ürettiği olmalıdır. Köylüyü dönüştürülmesi gereken geri bir insan tipi olarak görmek yerine, onun davranışlarını üreten maddi ve tarihsel düzeni anlamak gerekir. Çünkü aynı insanlar farklı koşullarda farklı biçimlerde davranabilir. Kıtlık ortadan kalktığında, hukuki güvence güçlendiğinde, kadınların toplumsal konumu değiştiğinde, kolektif üretim yeni biçimler kazandığında ve devletle ilişki korku değil yurttaşlık üzerinden kurulmaya başladığında davranış kalıpları da dönüşür. Köylü diye değişmez bir insan tipi yoktur. Toprakla, devletle, mülkiyetle, aileyle ve toplulukla belirli ilişkiler içinde yaşayan insan vardır. Ve ilişkiler değiştiğinde, insanın davranışı da değişir.



Yorumlar

Popüler Yayınlar