İnsan Yavrusu Neden Bu Kadar Geç Büyüyor?
İnsan Yavrusu Neden Bu Kadar Geç Büyüyor?
İnsan türünün en büyük evrimsel avantajlarından biri, en güçsüz görünen özelliğinden doğdu. İnsan yavrusu dünyaya geldiğinde kendi başına yaşayamaz. Yürüyemez, beslenemez, tehlikeden kaçamaz, yıllarca korunmaya ve bakıma ihtiyaç duyar. Bir tay doğduktan kısa süre sonra ayağa kalkar, birçok memeli yavrusu çok erken dönemde annesini izleyebilir. İnsan bebeği ise uzun yıllar boyunca başkalarının emeğine bağlıdır. İlk bakışta büyük bir biyolojik maliyet gibi görünen bu durum, insan toplumsallığının en güçlü kaynaklarından birine dönüştü. Uzun çocukluk yalnız beynin büyümesine zaman kazandırmadı. İnsanları birbirine bağladı, bakımı kolektifleştirdi, kuşaklar arasında bağımlılık yarattı, kadınlar arası dayanışmayı güçlendirdi ve toplum dediğimiz yapının biyolojik zeminini genişletti. İnsan yavrusunu yalnız genleri büyütmedi. Topluluk büyüttü.
İnsan yavrusu neden bu kadar uzun süre bağımlı kalıyor?
İnsan evriminde beynin büyümesi belirleyici bir dönüşüm yarattı. Büyük bir beyin, uzun gelişim süresi demekti. Üstelik insan iki ayak üzerinde yürümeye başladıktan sonra pelvis yapısı da değişti. Doğumun gerçekleşebilmesi için bebeğin belirli bir gelişim aşamasında dünyaya gelmesi gerekiyordu. İnsan yavrusu bu nedenle gelişiminin çok büyük bir bölümünü anne rahmi dışında tamamlamaya başladı. Yeni doğmuş bebeğin beyni yetişkin beynine göre oldukça küçüktür ve yıllar boyunca hızla gelişir. Bu durum yalnız anatomik bir zorunluluk üretmedi. İnsan beynini çevreye olağanüstü açık hale getirdi. Dil, mimik, davranış, güven, korku, paylaşma, işbirliği, çatışma çözme ve toplumsal kurallar uzun çocukluk boyunca sinir ağlarına işlendi. İnsan beyni tamamlanmış bir aygıt olarak doğmadı. İçinde yaşayacağı ilişkiler dünyası tarafından biçimlenebilen esnek bir organ olarak gelişti. Bu esneklik insanın kültürel kapasitesini büyüttü. Her çocuk yalnız büyümedi, yaşadığı toplumun hafızasını bedenine taşıdı.
Uzun çocukluk bireyi değil topluluğu zorunlu kıldı
Bir insan annesinin avcı-toplayıcı koşullarda yıllarca tek başına çocuk yetiştirdiğini düşünmek bile bu işin ne kadar zor olduğunu gösterir. Yiyecek bulacak, kendisini koruyacak, hastalıklarla baş edecek, başka çocuklara bakacak, sürekli hareket edecek ve bütün bunları uzun süre taşınması gereken bir yavruyla yapacak. İnsan türü bu sorunu bireysel annelikle çözmedi. Bakımı paylaştırdı. Antropolojide ortak bakım ya da kooperatif çocuk yetiştirme denilen yapı tam da bunu anlatır. Çocuğa yalnız anne değil baba, büyükanne, kardeşler, akrabalar ve topluluğun başka üyeleri de katkı verir. Birisi taşır, birisi besler, birisi korur, birisi öğretir. Böylece çocuğun yaşamı bir kişinin emeğine değil toplumsal ilişkilere bağlanır. Doğal toplumun maddi temellerinden biri burada aranabilir. Topluluk önce soyut bir fikir olarak kurulmadı. Yaşamın devamı için gerekliydi. İnsan yavrusunun bağımlılığı, insanları birbirine bağımlı hale getirdi. Yiyecek paylaşımı, ortak barınma, bilgi aktarımı, dayanışma ve karşılıklı sorumluluk bu zeminde güçlendi. Birey topluluğun dışında oluşmadı. Topluluğun içinde biçimlendi.
Kadınlar arası dayanışma insan türünün görünmeyen kurucu gücüydü
İnsanlık tarihini uzun süre büyük avcılar, savaşçılar, erkek liderler ve kahramanlar üzerinden okuduk. Oysa bir topluluğun devamını sağlayan gündelik hayat çok başka faaliyetlere dayanıyordu. Çocuğun beslenmesi, korunması, hastanın gözetilmesi, bitkilerin tanınması, su kaynaklarının bulunması, doğum bilgisinin aktarılması, yiyeceğin paylaşılması ve kuşakların birbirine bağlanması yaşamın sürekliliğini sağlıyordu. Bu alanların önemli bir bölümünde kadınların deneyimi belirleyiciydi. Bir annenin başka kadınlardan destek alabilmesi hem kendi yaşam şansını hem de çocuğun hayatta kalma ihtimalini artırdı. Kadınlar arası dayanışma böylece yalnız duygusal bir yakınlık değil, türün yeniden üretim sisteminin temel parçalarından biri haline geldi. İnsan kadınlarının üreme döneminden sonra uzun yıllar yaşamaya devam etmesi üzerine geliştirilen büyükanne hipotezi de bu tartışmayı güçlendirir. Yaşlı kadın yalnız toruna bakan biri değildir. Hangi bitkinin yenilebilir olduğunu bilen hafızadır, hangi mevsimde nereye gidileceğini hatırlayan deneyimdir, doğum bilgisidir, hastalık karşısında ne yapılacağını bilen canlı arşivdir. Devletin yazılı kayıtlarından binlerce yıl önce toplumun arşivi insan hafızasıydı. Bu hafızanın önemli taşıyıcılarından biri de kadınlardı.
Çocukluk kültürün üretildiği uzun laboratuvardır
İnsan çocuğu yıllarca oyun oynar. Bu uzun oyun dönemi ilk bakışta üretim dışı bir zaman gibi görülebilir. Oysa insan zekasının, dilinin ve toplumsal becerilerinin büyük bölümü bu dönemde gelişir. Çocuk oyun içinde kuralları öğrenir, kuralları değiştirir, başkasının niyetini anlamaya çalışır, işbirliği yapar, çatışır, uzlaşır, rol değiştirir ve hayali dünyalar kurar. Bir taş başka bir şeye dönüşebilir, bir dal araç olabilir, birkaç çocuk kendi küçük toplumsal düzenini yaratabilir. Simgesel düşünme, yaratıcılık ve toplumsal zeka burada gelişir. Dil de aynı sürecin içindedir. Çocuk yalnız kelime ezberlemez. Ses tonunu, bakışı, jesti, niyeti ve ilişkiyi öğrenir. Bir başka insanın zihninde ne olduğunu tahmin etmeye başlar. Böylece kültür biyolojinin üzerine yeni bir hafıza sistemi kurar. Ateşi her kuşak yeniden keşfetmez. Zehirli bitkiyi her kuşak yeniden deneyerek öğrenmez. Taşın nasıl yontulacağı, hayvanların hangi mevsimde göç ettiği, suyun nerede bulunduğu aktarılır. İnsan bilgisi birikmeye başlar. Uzun çocukluk kültürel evrimin motorlarından biri haline gelir.
İnsan doğası bağımsızlıktan çok karşılıklı bağımlılığa dayanıyor
Modern kapitalist kültür insana kendi ayakları üzerinde duran, kimseye ihtiyaç duymayan, başarısını yalnız kendi emeğine borçlu birey fikrini sürekli anlatır. İnsan evriminin hikayesi ise bunun tam tersine işaret eder. Hiçbirimiz kendi başımıza yaşayabilecek biçimde doğmadık. Konuşmayı başkalarından öğrendik, yıllarca başkaları tarafından beslendik, hastalandığımızda bakıldık, bilgimizi önceki kuşaklardan aldık. Bugün tek başımıza yaşadığımızı düşündüğümüz bir evde bile elektrik, su, gıda, ulaşım ve iletişim milyonlarca insanın ortak emeğinin ürünüdür. Birey vardır, fakat ilişkilerin içinden doğar. İnsan beyninin gelişimi bile başka insanların temasına, sesine, yüzüne ve bakımına bağlıdır. Toplumsallık insanın üzerine sonradan giydirilmiş bir kültür değildir. Biyolojik gelişimimizin içine kadar işlemiştir. Bu nedenle doğal toplum fikrini geçmişte kalmış romantik bir yaşam biçimi olarak değil, insan türünün uzun evrimsel tarihinin ürettiği karşılıklı bağımlılık biçimlerinin tarihsel ifadesi olarak ele almak gerekir.
Bakım emeği toplumun en eski üretim biçimlerinden biridir
Bugün bakım emeği hala büyük ölçüde kadınların omuzlarındadır. Çocuk büyütmek, yaşlıya bakmak, yemek hazırlamak, temizlemek, hastayı gözetmek, gündelik yaşamı yeniden kurmak çoğu zaman ekonomik üretimin dışında görülür. Oysa fabrikaya giden işçiyi de, üniversitedeki akademisyeni de, hastanedeki doktoru da önce yıllarca birileri büyüttü. Ekonomi üretimi ölçerken üreticinin nasıl üretildiğini çoğu zaman görünmez hale getirir. Evrimsel açıdan bakıldığında bakım tali bir faaliyet değil, insan toplumunun oluşmasını mümkün kılan temel faaliyetlerden biridir. Bu nedenle kadın özgürlük mücadelesi yalnız kadınların haklarıyla sınırlı okunamaz. Toplumun yeniden üretiminin nasıl örgütleneceğiyle doğrudan ilgilidir. Bakımın kadınların görünmez yükü olmaktan çıkarılıp toplumsal sorumluluğa dönüştürülmesi, insan türünün çok eski kolektif mantığıyla yeniden bağ kurmak anlamına gelir.
Doğal toplumun en eski kurumu bakım ilişkisiydi
Toplum devletten eskidir. Ahlak yazılı hukuktan eskidir. Dayanışma sosyal güvenlik kurumlarından eskidir. Ortak bakım kreşlerden eskidir. İnsan yavrusunun uzun çocukluğu bize milyonlarca yıllık bir gerçeği gösteriyor. İnsan kendi kendine yeten bir canlı olarak evrimleşmedi. Birbirine ihtiyaç duyan bir canlı olarak evrimleşti. Demokratik toplum fikrinin doğayla kurabileceği en güçlü bağlardan biri de burada bulunur. Bir toplumu ayakta tutan yalnız karar mekanizmaları, kurumlar ya da yasalar değildir. Birbirinin yükünü taşıyan insanlar, kuşaklar arası bilgi aktarımı, ortak sorumluluk ve bakım ilişkileridir. Büyük saraylardan, tapınaklardan ve devlet arşivlerinden çok daha eski bir toplumsal kurum vardır insan tarihinde. Bir kadının başka bir kadının çocuğunu kucağına aldığı an. Orada bakım vardır, paylaşım vardır, bilgi aktarımı vardır, karşılıklı bağımlılık vardır. İnsanlığın en eski siyasal hafızalarından biri de belki bu ilişkinin içinde saklıdır. Bizi insan yapan yalnız büyüyen beynimiz değildi. O beyni birlikte büyüten topluluktu.
Yorumlar
Yorum Gönder
Eleştiri ve tartışmaya açığım. Hakaret, tehdit, ayrımcılık ve reklam içeren yorumlar yayımlanmaz.