Hümanizmden Yaşam Merkezli Paradigmaya
Hümanizmden Yaşam Merkezli Paradigmaya
İnsanı Tahttan İndirmek Yetmez
Hümanizmin insanı Tanrı merkezli evren anlayışının karşısında özgürleştirmesi tarihsel bir kazanımdı. Fakat önceki yazıda tartıştığımız gibi, insan zamanla boşalan merkeze kendisini yerleştirdi. Doğa insanın çevresi, diğer canlılar insanın kullanabileceği varlıklar, yeryüzü ise insan ihtiyaçlarını karşılayacak kaynaklar toplamı olarak görülmeye başlandı. Bugün karşı karşıya olduğumuz ekolojik kriz bize yalnızca üretim biçimimizin değil, düşünme biçimimizin de sorunlu olduğunu gösteriyor. Fakat insanı merkezden çıkarmak tek başına yeterli değildir. Asıl soru şudur. Merkeze ne koyacağız? Belki de cevap yeni bir merkez yaratmak değil, merkez fikrinin kendisini sorgulamaktır. Çünkü yaşam piramit gibi yukarıdan aşağıya kurulmuş bir düzen olmaktan çok, karşılıklı bağımlılıkların oluşturduğu karmaşık bir ağdır.
Bu değişiklik küçük bir felsefi düzeltme değildir. İnsan, toplum, özgürlük, ekonomi, siyaset ve hatta sosyalizm kavrayışımızı yeniden düşünmemizi gerektirir. Eğer insan doğanın dışında değilse, insan özgürlüğü doğadan bağımsız düşünülemez. Eğer yaşam karşılıklı bağımlılıklar üzerinden sürüyorsa, bireysel özgürlük de sınırsız bağımsızlık olarak tanımlanamaz. Eğer insan toplumu ekosistemlerin içinde var olabiliyorsa ekonomi yalnızca insanlar arasındaki üretim ve bölüşüm ilişkilerinden ibaret değildir. Böyle baktığımızda ekoloji, sosyalist ya da demokratik bir programa sonradan eklenecek çevre başlığı olmaktan çıkar. Toplumsal düşüncenin kurucu unsurlarından biri haline gelir.
Doğa Bize Başka Bir Hikaye Anlatıyor
Yaşamın yaklaşık dört milyar yıllık tarihi yalnızca rekabetin tarihi değildir. Rekabet vardır, avlanma vardır, çatışma vardır. Fakat işbirliği, ortak yaşam ve karşılıklı bağımlılık da vardır. Karmaşık hücrelerin ortaya çıkışından çok hücreli organizmalara, tozlaştırıcılarla bitkiler arasındaki ilişkilerden mikrobiyomlara kadar yaşamın tarihinde birleşme ve ortaklaşmanın sayısız biçimini görürüz. İnsan bedeni bile tek başına kapalı bir birey değildir. Bedenimizde ve bedenimizin üzerinde yaşayan devasa bir mikroorganizma topluluğuyla birlikte var oluruz. “Ben” dediğimiz biyolojik varlığın sınırları düşündüğümüz kadar kesin değildir.
Bu durum bize doğadan hazır bir siyasal program vermez. Karıncalar komünist, aslanlar kapitalist değildir. Doğayı kendi ideolojimizin kanıt deposuna dönüştürmek başka bir insan merkezcilik biçimi olur. Fakat doğa bilimleri bize önemli bir uyarıda bulunabilir. Yaşamı yalnızca rekabet üzerinden açıklamak ne kadar eksikse toplumu yalnızca rekabet üzerinden kurmak da zorunlu değildir. İşbirliği, bakım, dayanışma ve karşılıklılık insanın uydurduğu istisnalar değil, yaşam tarihinde çok eski kökleri bulunan ilişki biçimleridir. Bu nedenle başka bir toplum düşünürken doğayı taklit etmek değil, insanın doğanın içinde oluşmuş ilişkisel bir canlı olduğunu hatırlamak gerekir.
300 Bin Yıllık İnsan 5 Bin Yıllık Düzen
Burada insanlık tarihine ilişkin ölçeğimizi değiştirmek gerekiyor. Homo sapiens yaklaşık 300 bin yıldır var. Devletli uygarlıkların tarihi ise bunun çok küçük bir bölümünü kapsıyor. İnsan toplulukları tarih boyunca tek bir biçimde yaşamamış olsalar da merkezi devlet, ücretli emek, kapitalist piyasa ve modern özel mülkiyet insan doğasının değişmez kurumları değildir. Bunlar tarihsel yapılardır. Bugün bize doğal görünen birçok ilişki insanlık tarihinin oldukça yeni ürünleridir.
Bu ayrım politik olarak önemlidir. Çünkü kapitalizm kendisini yalnızca başarılı bir ekonomik sistem olarak değil, insan doğasının kaçınılmaz sonucu olarak sunar. İnsan bencildir, rekabetçidir, mülk edinmek ister, dolayısıyla piyasa insan doğasına uygundur denilir. Oysa antropoloji ve evrimsel bilimlerin ortaya koyduğu insan bundan çok daha karmaşıktır. İnsan rekabet edebilir ama dayanışabilir de. Biriktirebilir ama paylaşabilir de. Şiddet uygulayabilir ama bakım verebilir de. Hangi davranışların güçleneceğini biyolojimiz kadar içinde yaşadığımız toplumsal ilişkiler belirler. Dolayısıyla değiştirilemez bir insan doğasından hareket ederek kapitalizmi zorunlu ilan etmek bilimsel olmaktan çok ideolojik bir tercihtir.
Özgürlüğü Yeniden Tanımlamak
Modern dünyanın en güçlü kavramlarından biri bireysel özgürlüktür. Bu büyük bir tarihsel kazanımdır. Fakat özgürlük yalnızca “kimse bana karışmasın” biçiminde tanımlandığında insan ilişkilerinden soyutlanmış bir birey ortaya çıkar. Gerçekte hiçbirimiz böyle yaşamıyoruz. Dünyaya geldiğimiz anda başkasının bakımına muhtacız. Konuştuğumuz dili başkalarından öğreniyoruz. Yediğimiz besin binlerce insanın emeğinden ve sayısız ekolojik süreçten geçerek önümüze geliyor. Soluduğumuz oksijeni bile kendimiz üretmiyoruz.
O halde özgürlüğü bağımsızlık yerine karşılıklı bağımlılıklar içinde özerklik olarak düşünmek mümkün olabilir. Özgür insan kimseye ihtiyaç duymayan insan değildir. İhtiyaç duyduğu ilişkilerin tahakküm ilişkisine dönüşmediği insandır. Bu yaklaşım bizi birey ile toplum arasındaki eski karşıtlığın dışına çıkarabilir. Birey topluma rağmen özgürleşmez. Toplum da bireyi eriterek özgürleşmez. Özgürlük ilişkilerin niteliğinde ortaya çıkar.
Kadın Özgürlüğü Neden Merkezde Olmalı
Yaşam merkezli bir paradigma kadın özgürlüğünü tali bir eşitlik meselesi olarak ele alamaz. Çünkü bakım, yeniden üretim, çocuk yetiştirme, beslenme ve gündelik yaşamın sürdürülmesi tarih boyunca büyük ölçüde kadınların üzerine yüklenirken aynı faaliyetler siyasal ve ekonomik teorilerin görünmeyen alanında bırakıldı. Ekonomi denildiğinde fabrika görüldü, evde yapılan bakım görülmedi. Üretim denildiğinde meta üretimi görüldü, yaşamın yeniden üretilmesi çoğu zaman hesaba katılmadı.
Bu nedenle kadın özgürlüğü yalnızca kadınların erkeklerle aynı haklara sahip olması meselesi değildir. Hangi faaliyetleri değerli kabul ettiğimizi sorgulamaktır. Yaşamı sürdüren bakım emeğini görünür kılmadan, erkek egemen aile ilişkilerini dönüştürmeden ve gündelik hayatın iş bölümünü değiştirmeden özgür toplum kurulamaz. Devrim yalnızca parlamentoda, fabrikada, meydanda veya komünde gerçekleşmez. Evde çayı kimin demlediği, çocuğa kimin baktığı, yaşlıyı kimin taşıdığı, sözü kimin daha çok aldığı da yeni toplumun ölçüsüdür. Büyük teorilerin sınavı bazen mutfakta başlar.
Ekoloji Programa Eklenen Bir Madde Değildir
Geleneksel sol siyaset uzun süre temel çelişkiyi emek ile sermaye arasında kurdu. Bu çelişki ortadan kalkmış değildir. Fakat artık tek başına yeterli bir açıklama sunmadığı daha açık görülüyor. Sermaye yalnızca emeği sömürmez. Toprağı, suyu, ormanı, mineralleri ve diğer canlıları da sınırsız birikimin girdilerine dönüştürür. İşçinin sömürülmesiyle nehrin metalaştırılması farklı süreçlerdir ama aynı büyüme ve tahakküm mantığında birleşebilir.
Bu nedenle ekoloji, sosyalist programa sonradan eklenen bir çevre maddesi olamaz. Kadın özgürlüğü de programın eşitlik başlığına sıkıştırılamaz. Emek, kadın özgürlüğü ve ekoloji birbirinden koparıldığında yaşamın bütünlüğü yeniden parçalanır. Sermayeye karşı mücadele ederken erkek egemenliğini yeniden üreten, erkek egemenliğine karşı mücadele ederken doğayı yalnızca kaynak olarak gören veya doğayı savunurken sınıfsal eşitsizliği görmeyen bir siyaset kendi içinde eksik kalır. Yaşam merkezli paradigma bu mücadeleleri yan yana dizmekten çok aralarındaki yapısal bağları görmek zorundadır.
Demokratik Toplum Bir İlişkiler Ağıdır
Burada Öcalan'ın demokratik toplum ve demokratik modernite yaklaşımıyla toplumsal ekoloji arasında önemli bir tartışma alanı açılıyor. Devleti toplumsal yaşamın tek örgütleyicisi olarak görmek yerine komünleri, yerel meclisleri, kooperatifleri, kadın örgütlenmelerini ve farklı öz yönetim biçimlerini düşünmek, merkezden çevreye uzanan piramit yerine yatay ilişkiler ağını güçlendirme arayışıdır. Fakat bu yapıların adlarının demokratik olması onların kendiliğinden demokratik olacağı anlamına gelmez. Bir komünün içinde erkek egemenliği devam edebilir. Bir kooperatif doğayı tahrip edebilir. Yerel bir topluluk başka kimlikleri dışlayabilir. Devlet karşıtlığı tek başına özgürlük üretmez.
Bu nedenle yeni toplum yalnızca kurum değişikliği değildir. İlişki değişikliğidir. Erkek ile kadın arasındaki ilişkinin, insan ile doğa arasındaki ilişkinin, bilgi sahibi olanla olmayan arasındaki ilişkinin, merkez ile yerel arasındaki ilişkinin dönüşmesi gerekir. Bilginin belirli uzmanların elinde toplanması bile yeni hiyerarşiler üretebilir. Eğer özgür toplumdan söz ediyorsak bilgi de toplumsallaşmalıdır. Bilim toplumdan kopuk bir uzmanlar alanı değil, toplumun kendisini ve dünyayı anlama kapasitesini geliştiren ortak bir imkan haline gelmelidir.
Beynimizin Taşıdığı Eski Dünya
Bütün bunları anlamanın neden zor olduğunu da sorgulamak gerekiyor. İnsan beyni bugünkü küresel ekolojik, ekonomik ve toplumsal sistemleri çözmek için evrimleşmedi. Uzun evrimsel geçmişimiz boyunca yakın çevredeki tehlikeleri, kısa vadeli neden sonuç ilişkilerini ve küçük topluluklardaki sosyal ilişkileri çözmek hayatta kalmak açısından yeterliydi. Bugün ise bir cep telefonu üretiminin Kongo'daki madencilikten Çin'deki fabrikalara, küresel lojistikten veri merkezlerine ve elektronik atıklara kadar uzanan ilişkilerini anlamaya çalışıyoruz. Beynimizin doğrudan algılayamadığı ağlarla çevriliyiz.
Modern eğitim sistemi de çoğu zaman bu sorunu azaltmak yerine derinleştirdi. Fizik ayrı, biyoloji ayrı, ekonomi ayrı, sosyoloji ayrı, siyaset bilimi ayrı dünyalar gibi öğretildi. Uzmanlık bilgiyi derinleştirdi ama bütünü görmeyi her zaman kolaylaştırmadı. Cebimizde kuantum mekaniğinin mümkün kıldığı teknolojileri taşıyoruz ama toplumu hala bazen 19. yüzyılın doğrusal neden sonuç modelleriyle açıklamaya çalışıyoruz. Yeni paradigma eski bilgileri çöpe atmak değildir. Onların geçerlilik alanlarını görmek ve aralarındaki ilişkileri yeniden kurmaktır.
Merkezsiz Bir Yaşam Düşüncesi
Doğaya baktığımızda tek bir yönetim merkezi görmüyoruz. Bir ormanın genel müdürlüğü yoktur. Ekosistemler çok sayıda canlı ve cansız unsur arasındaki ilişkilerden oluşur. Buradan doğrudan bir siyasal model çıkaramayız. Fakat önemli bir düşünsel ders çıkarabiliriz. Karmaşık düzen her zaman merkezi bir komuta gerektirmez. Yerel etkileşimler, geri bildirimler ve karşılıklı bağımlılıklar da düzen üretebilir.
Bu düşünce komünal örgütlenme, demokratik konfederalizm ve merkezsiz teknolojiler üzerine yeniden düşünmek açısından önemlidir. Fakat teknolojiyi de kurtarıcı ilan etmemek gerekir. Örneğin blok zincir teknolojisinin zorunlu olarak merkezsiz yapılar kurması, toplumsal ilişkileri kendiliğinden demokratikleştireceği anlamına gelmez. Teknoloji özgürleştirici ilişkileri destekleyebilir veya yeni iktidar biçimleri yaratabilir. Belirleyici olan teknolojinin hangi toplumsal ilişkiler içinde kullanıldığıdır.
Yeni Toplum Önce Zihinde Başlar Ama Orada Bitmez
Büyük siyasal dönüşümlerin en zor tarafı iktidarı değiştirmek olmayabilir. İnsanların birbirleriyle kurduğu ilişkileri değiştirmektir. Devleti eleştirmek görece kolaydır. İçimizdeki küçük iktidarları görmek daha zordur. Erkek egemenliğini teorik olarak eleştirip evde bütün bakım işlerini kadına bırakabiliriz. Kapitalizmi eleştirip tüketim alışkanlıklarımızı sorgulamayabiliriz. Merkeziyetçiliğe karşı çıkıp kendi örgütümüzde bütün kararları birkaç kişinin vermesini doğal karşılayabiliriz.
Bu yüzden yeni toplum yalnızca gelecekte kurulacak kurumların adı değildir. Bugünden başlayan bir ilişki biçimidir. Komün, kooperatif, meclis veya başka herhangi bir örgütlenme ancak içindeki insan ilişkileri dönüşüyorsa özgürleştirici olabilir. Öcalan'ın erkek dönüşümü ve zihniyet devrimi üzerine yaptığı vurgu tam burada önem kazanıyor. Bin kilometrelik yolun ilk adımını atmak önemlidir ama yol ilk adımla bitmez. Hukuki ve siyasal kazanımlar alan açabilir. Asıl mücadele, açılan alanda nasıl bir yaşam kurulacağı sorusuyla başlar.
Hümanizmden Sonra Ne
Hümanizmi çöpe atmak gerekmiyor. İnsan onuru, özgürlüğü, aklı ve eşitliği için verdiği tarihsel mücadeleyi korumak gerekiyor. Fakat onu aşmak gerekiyor. İnsan haklarını yaşamın haklarıyla, bireysel özgürlüğü toplumsal sorumlulukla, eşitliği ekolojik sınırlarla ve demokrasiyi gündelik hayatla buluşturmak gerekiyor.
Belki yeni paradigmanın adı henüz tam olarak konulmuş değildir. Ekolojik toplum, demokratik modernite, toplumsal ekoloji, posthümanizm veya başka kavramlar bu arayışın farklı kapılarını açıyor. İsimden daha önemli olan yönelimdir. İnsan kendisini evrenin efendisi olarak değil, milyarlarca yıllık yaşam tarihinin genç bir dalı olarak görmeye başladığında siyaset de değişmek zorunda kalacaktır.
Hümanizm insana “ayağa kalk” dedi.
Şimdi belki başka bir cümleye ihtiyacımız var.
Ayağa kalktın. Fakat etrafına bak. Yalnız değilsin.
Özgürlük, yaşamın üzerinde yükselmek değil, yaşamla birlikte özgürleşebilmenin yollarını kurmaktır.

Yorumlar
Yorum Gönder
Eleştiri ve tartışmaya açığım. Hakaret, tehdit, ayrımcılık ve reklam içeren yorumlar yayımlanmaz.