Erkek Egemen Tarihin Sahte Evrenselliğini Deşifre Etmek
İnsanlık Tarihi Tamamlanmış Bir Hikaye Değildir. Hikatenin Yarısı Bastırılmıştır
İnsanlık tarihi bize çoğu zaman tamamlanmış, ana hatları belirlenmiş ve büyük ölçüde açıklanmış bir hikaye gibi anlatılır. Krallar, savaşlar, devletler, fetihler, devrimler, üretim biçimleri, sınıf mücadeleleri ve büyük düşünürler bu hikayenin merkezine yerleştirilir. Fakat burada temel bir sorun vardır. Bu tarih büyük ölçüde erkek deneyimi üzerinden kurulmuş, erkeklerin dünyayı görme biçimi insanlığın ortak deneyimiymiş gibi sunulmuştur. Kadının gündelik yaşamı örgütleyen emeği, bilgiyi kuşaktan kuşağa aktarma biçimleri, bakım pratikleri, doğayla kurduğu ilişki, toplumsal dayanışmadaki rolü ve erkek egemen yapılara karşı geliştirdiği direnç çoğu zaman tarihin kenarına itilmiştir. Bu nedenle insanlık tarihi tamamlanmış bir hikaye değildir. Hikayenin önemli bir bölümü bastırılmış, görünmezleştirilmiş veya tali kabul edilmiştir.
Erkek Deneyimi Nasıl Evrensel Hale Geldi?
Erkek egemenliğinin en güçlü yanlarından biri yalnızca siyasal veya ekonomik iktidar kurması değildir. Aynı zamanda kendi deneyimini "normal", "doğal" ve "evrensel" hale getirebilmesidir. Erkeklerin kurduğu devletler siyasal tarihin merkezi sayılırken kadınların kurduğu dayanışma ağları çoğu zaman tarih dışı kabul edildi. Savaş meydanları tarih kitaplarında geniş yer bulurken yaşamın yeniden üretildiği evler, tarlalar, mahalleler ve ortak yaşam alanları tali görüldü. Erkeklerin ürettiği düşünce felsefenin ana gövdesi sayılırken kadınların deneyimden doğan bilgisi çoğu kez sezgi, gelenek veya gündelik pratik olarak küçümsendi. Böylece yalnızca kadın görünmez kılınmadı. İnsanlığın kendisi de eksik anlatıldı.
Bu nedenle erkek egemen tarihin evrensel kabul edildiği yerde tarih eksiktir. Çünkü insanlığın yarısının deneyimi yeterince görünür değildir. Siyaset eksiktir. Çünkü iktidar yalnızca devlet, parti ve kurumlar üzerinden okunur, gündelik yaşam içindeki güç ilişkileri çoğu zaman siyasetin dışında bırakılır. Ahlak eksiktir. Çünkü bakım, dayanışma, karşılıklılık ve yaşamı sürdürme gibi değerler ikincil görülür. Özgürlük eksiktir. Çünkü özgürlük yalnızca bireyin devlet karşısındaki haklarıyla tanımlanırsa, evin içinde, işyerinde, sokakta ve toplumsal ilişkilerde sürdürülen erkek egemenliği görünmez hale gelir.
Kadının Yerine Konuşmak Değil, Kendi Konumunu Sorgulamak
Burada erkek bireye düşen sorumluluk kritik bir noktada başlar. Kadının adına konuşmak, onun deneyimini temsil ettiğini varsaymak veya özgürlük mücadelesine yukarıdan rehberlik etmeye kalkmak erkek egemenliğinin başka bir biçimde yeniden üretilmesi olabilir. Çünkü mesele erkeğin kadın adına daha doğru konuşması değildir. Mesele erkeğin kendi tarihsel konumunu, sahip olduğu avantajları ve erkek egemen sistemden hangi biçimlerde yararlandığını sorgulamasıdır.
Erkek egemen düzen yalnızca açık baskı biçimleriyle yaşamaz. Gündelik hayatın küçük ayrıcalıklarıyla da kendisini yeniden üretir. Ev içi emeğin görünmezliği, bakım işlerinin kadınların doğal görevi kabul edilmesi, erkek sözünün daha fazla ciddiye alınması, kamusal alanın erkeklere göre düzenlenmesi, kadınların sürekli davranışlarını açıklamak veya savunmak zorunda bırakılması bu düzenin sıradanlaşmış biçimleridir. Erkek birey çoğu zaman bu avantajları bilinçli olarak talep etmese bile onlardan yararlanabilir. Bu nedenle erkek açısından özgürleşmenin ilk adımlarından biri "Ben kötü bir erkek miyim?" sorusundan çok "Ben hangi ilişkilerin içinde avantajlı konumdayım ve bunu nasıl değiştirebilirim?" sorusunu sormaktır.
Erkek Egemen Tarihin Sahte Evrenselliğini Deşifre Etmek
Erkek egemenliği yalnızca erkeklerin kadınlar üzerindeki üstünlüğü değildir. Aynı zamanda belirli bir dünya görüşünün insanlığın tek mümkün düzeni gibi sunulmasıdır. Hiyerarşi, rekabet, tahakküm, fetih ve iktidar uzun süre insan doğasının değişmez özellikleri olarak anlatıldı. Oysa insanlık tarihine daha geniş baktığımızda dayanışmanın, ortaklaşmanın, bakımın, karşılıklı bağımlılığın ve kolektif yaşamın da en az rekabet kadar belirleyici olduğunu görürüz. Bu özelliklerin önemli bir kısmı kadınların tarihsel deneyiminde daha görünür olmasına rağmen, erkek egemen tarih yazımı bunları çoğu zaman ikincil hale getirmiştir.
Bu nedenle erkek egemen tarihin sahte evrenselliğini deşifre etmek yalnızca kadın tarihini görünür kılmak değildir. İnsanlığın ne olduğunu yeniden düşünmektir. Tarihin merkezine yalnızca iktidarı değil yaşamı, yalnızca savaşı değil dayanışmayı, yalnızca büyük liderleri değil toplulukları, yalnızca üretimi değil yeniden üretimi, yalnızca devleti değil toplumu yerleştirmektir.
Kadın Özgürlüğü Erkek Dönüşümünü de Gerektirir
Kadın özgürlük mücadelesi kadınların kendi öz örgütlülüğü ve mücadelesi üzerinden gelişir. Ancak erkek egemenliğinin ortadan kalkması yalnızca kadınların omuzlarına bırakılabilecek bir görev değildir. Çünkü erkek egemen sistem erkek davranışlarını, erkek kimliğini ve erkeklerin birbirleriyle kurduğu ilişkileri de biçimlendirir. Güçlü görünme zorunluluğu, duyguları bastırma, rekabeti hayatın doğal hali sayma, şiddeti meşru görme veya bakım emeğini küçümseme gibi davranışlar erkek egemen kültürün erkekleri de şekillendiren sonuçlarıdır.
Bu nedenle erkeğin dönüşümü kadın mücadelesine "destek" vermekten daha derin bir meseledir. Erkek kendi iktidar alışkanlıklarını, dilini, davranışlarını ve gündelik yaşam içindeki ayrıcalıklarını dönüştürmediği sürece toplumsal özgürlük eksik kalacaktır. Kadınların özgürleştiği ama erkekliğin değişmediği bir toplum düşünmek mümkün değildir. Çünkü özgürlük tek taraflı bir ilişki değildir. Bir tarafın özgürlüğü diğer tarafın tahakküm pratiklerini sürdürmesiyle birlikte var olamaz.
Tarihi Yeniden Yazmak Değil, Tarihi Tamamlamak
Buradaki amaç geçmişi tersine çevirip bu kez kadın deneyimini tek evrensel gerçek haline getirmek değildir. Asıl mesele tarihin bastırılmış bölümlerini görünür hale getirmek ve insanlık deneyimini daha bütünlüklü biçimde kavramaktır. Kadının deneyimi yalnızca kadınların tarihi değildir. İnsanlığın ortak tarihinin eksik bırakılmış parçasıdır.
Bu nedenle kadın özgürlük mücadelesi yalnızca kadınların hak mücadelesi olarak görülmemelidir. Aynı zamanda tarih, siyaset, ahlak ve özgürlük anlayışımızı yeniden kurmaya çağıran köklü bir düşünsel dönüşümdür. Erkek bireyin bu süreçte yapabileceği en anlamlı şey kadın adına konuşmak değil, kendi konumunu sorgulamak, erkek egemenliğinin gündelik biçimlerini görünür hale getirmek ve kendi dönüşümünü toplumsal özgürlüğün bir parçası olarak görmektir.
Çünkü insanlık tarihi henüz tamamlanmış değildir. Onu tamamlamak için yalnızca geçmişte susturulan sesleri duymak değil, bugün konuşma hakkını kimin elinde tuttuğunu
Yorumlar
Yorum Gönder
Eleştiri ve tartışmaya açığım. Hakaret, tehdit, ayrımcılık ve reklam içeren yorumlar yayımlanmaz.