Eleştirinin Eleştirisi: Nevzat Evrim Önal’ın Öcalan ve Marksizm Okuması Üzerine

 

Eleştirinin Eleştirisi: Nevzat Evrim Önal’ın Öcalan ve Marksizm Okuması Üzerine

Nevzat Evrim Önal’ın “Marksizmle alıp veremedikleri ne?” başlıklı yazısı yalnızca Abdullah Öcalan’ın düşüncelerine yönelik bir eleştiri değildir. Aynı zamanda Marksizmin ne olduğu, sınıf mücadelesinin toplum içindeki yeri, devletin tarihsel rolü, Kürt özgürlük hareketinin niteliği ve sosyalizmin geleceği hakkında oldukça kesin hükümler içeren ideolojik bir metindir. Bu nedenle Önal’ın eleştirisini yalnızca savunma refleksiyle karşılamak yerine, eleştirinin kendisini eleştiriye tabi tutmak gerekir. Marksizmi savunduğunu söyleyen bir düşüncenin kendi varsayımlarını ne kadar sorguladığını incelemektir. Çünkü eleştirel düşüncenin temel ilkesi, eleştiriyi yalnızca karşı tarafa yöneltmemek, kendi kavramlarını da aynı sertlikle sınamaktır. Önal daha başlangıçta Marksizmin “savunulmaya ihtiyacı olmadığını” söylüyor ve yazının sonunda Marksizmi kapitalist gerçekliğin soyutlaması olarak tanımlıyor. Bir teori kendisini gerçekliğin açıklamalarından biri olmaktan çıkarıp gerçekliğin zorunlu ifadesi olarak görmeye başladığında eleştirinin nesnesi olmaktan kaçma eğilimine girer.

Marksizm Tarihin Son Sözü Değildir

Marx’ın kapitalizm çözümlemesi modern düşünce tarihinin en büyük teorik başarılarından biridir. Sermaye birikimi, emek sömürüsü, meta ilişkileri, sınıflar, özel mülkiyet ve üretim ilişkileri konusunda Marx’ın ortaya koyduğu çerçevenin büyük açıklayıcı gücü vardır. Fakat bundan Marksizmin toplumsal gerçekliği eksiksiz biçimde açıklayan tamamlanmış bir teori olduğu sonucu çıkmaz. Bilim tarihi bize tam tersini öğretir. Newton fiziği yanlış olduğu için değil, belirli ölçeklerde yetersiz kaldığı için Einstein fiziğine doğru genişletildi. Darwin’in doğal seçilim teorisi terk edilmedi fakat genetik, moleküler biyoloji, genetik sürüklenme, epigenetik, simbiyoz ve gelişim biyolojisi tarafından zenginleştirildi. Aynı ilke sosyal bilimler için de geçerlidir. Marx’ın 19. yüzyılda geliştirdiği kavramları 21. yüzyılın toplumlarına hiçbir dönüşüme uğratmadan uygulamak bilimsel sadakat değil, teorik muhafazakarlık olur. Öcalan’ın Marksizm eleştirisinin tartışılması gereken yönü de tam buradadır. Sınıf mücadelesinin önemini reddetmeden, devletin, erkek egemenliğinin, ekolojik tahakkümün, etnik baskının ve merkezi iktidarın daha uzun tarihsel köklerini araştırmak mümkündür. Bu arayış Marksizmi ortadan kaldırmaz. Tam tersine onu daha geniş bir tarih ve toplum teorisi içinde yeniden düşünmeye zorlayabilir.

Öcalan’ı Bookchin’e İndirgemek Ne Kadar Açıklayıcı?

Önal, Öcalan’ın düşüncelerinin “bire bir Murray Bookchin’den aktarma” olduğunu ileri sürüyor. Bu iddia düşünce tarihinin işleyişi açısından oldukça  sorunlu bir yöntemdir. Düşünceler hiçbir zaman boşlukta doğmaz. Marx Hegel’den, Feuerbach’tan, Ricardo’dan, Smith’ten ve Fransız sosyalistlerinden yararlandı. Bookchin anarşizmden, Marksizmden, ekolojiden ve kent tarihinden beslendi. Öcalan da Marx’tan, Bookchin’den, feminist düşünceden, antropolojiden ve Ortadoğu tarihinden etkilenmiştir. Burada önemli olan etkilenmenin varlığı değil, alınan kavramların nasıl yeniden kurulduğudur. Demokratik konfederalizm, demokratik ulus, kadın özgürlüğü, komün, ekoloji ve devlet eleştirisi Öcalan’ın düşüncesinde Kürt sorunu ve Ortadoğu’nun tarihsel yapısı içinde yeniden bir araya getirilmektedir. Bu sentezin başarılı ya da başarısız olduğu ayrıca tartışılabilir. Fakat bir düşünceyi “başkasından alınmıştır” diyerek değersizleştirmek eleştirinin yerine soy ağacı çıkarmaktır. Aynı yöntem Marx’a uygulandığında Marx’ın özgünlüğünü de açıklamak mümkün olmaz.

Toplumun Bütün Çelişkileri Sınıfa İndirgenebilir mi?

Önal’ın yazısındaki en önemli teorik düğüm sınıf meselesidir. Ona göre kapitalist toplumun temel çelişkisi üretimin toplumsal niteliği ile üretim araçlarının özel mülkiyeti arasındadır ve diğer toplumsal çelişkiler bu temel çelişki tarafından üretilir ya da ona tabi hale gelir. İşte eleştirinin eleştirisinin asıl yapılması gereken yer burasıdır. Kadının erkek tarafından tahakküm altına alınması kapitalizmden binlerce yıl eskidir. Devlet kapitalizmden çok daha önce ortaya çıkmıştır. Kölelik, etnik baskı, dinsel hiyerarşiler, ataerkillik, insanın doğa üzerinde tahakküm kurma düşüncesi ve merkezi iktidar biçimleri kapitalist üretim ilişkilerinin ürünü değildir. Kapitalizm bunları yeniden biçimlendirmiş, kendi ihtiyaçlarına göre dönüştürmüş ve derinleştirmiştir fakat tarihsel olarak yaratmamıştır. Bu nedenle her toplumsal çelişkiyi sınıf ilişkilerinin türevi olarak görmek gerçekliğin karmaşıklığını azaltır. İnsan toplumu tek merkezli bir sistem değildir. Ekonomik ilişkiler, cinsiyet ilişkileri, kültür, ekoloji, siyasal iktidar ve kimlikler birbirini karşılıklı olarak üretir ve dönüştürür. Sınıf mücadelesi bu ağın çok önemli bir parçasıdır fakat bütün ağ değildir. Öcalan’ın paradigmasının Marksizmle temel gerilimlerinden biri burada ortaya çıkar. Toplumun tek bir temel çelişki üzerinden açıklanamayacağını ileri sürmek sınıf mücadelesini reddetmek değil, toplumsal gerçekliğin çok katmanlı yapısını kabul etmektir.

Devleti Büyüterek Devletsizleşmek

Önal’ın devlet tartışması da üzerinde özellikle durulmayı hak ediyor. Yazıda Marksizmin devletin yıkılıp ortadan kaldırılması yerine işçi devleti aracılığıyla büyüyerek ve bütünleşerek giderek devlet niteliğini kaybetmesini öngördüğü savunuluyor. Ancak 20. yüzyılın sosyalist deneyimleri tam da bu noktada büyük bir teorik sorun bıraktı. Devlet neden sönümlenmedi? Bürokrasi neden küçülmek yerine büyüdü? Parti neden toplumun siyasal örgütlenme araçlarından biri olmak yerine giderek devletle bütünleşti? Üretim araçlarının devlet mülkiyetine geçmesi neden her durumda toplumun üretim süreçleri üzerinde gerçek söz sahibi olması anlamına gelmedi? Bu sorular sosyalizme düşmanlık değildir. Sosyalizmin kendi tarihinin sorularıdır. Eğer devletin güçlendirilmesi sürekli biçimde yeni merkeziyetçilikler ve bürokratik katmanlar üretiyorsa, yalnızca uygulayıcıların hatalarını değil, teorinin devlet anlayışını da tartışmak gerekir. Demokratik toplum paradigmasının komün, meclis, yerel demokrasi ve doğrudan katılım üzerinde ısrar etmesi bu tarihsel soruna verilen cevaplardan biridir. Sosyalizmin devlet deneyimini yeniden tartışmaya açması teorik bir gerileme değil, tarihsel deneyimden öğrenme girişimidir.

Rojava’ya Bakarken Teori Gerçekliğin Önüne Geçmemeli

Önal Rojava konusunda art arda üç kesin hüküm kuruyor. “Ortada devletsiz bir şey yok”, “ortada devrimci bir şey yok” ve “ortada bir komün de yok.” Fakat toplumsal deneyimleri yalnızca ideal modellerle karşılaştırarak değerlendirmek ciddi bir yöntem sorununa yol açar. Rojava savaşın, ekonomik kuşatmanın, bölgesel devletlerin baskısının, uluslararası güç ilişkilerinin, aşiret yapılarının ve kapitalist pazarın ortasında gelişmiş bir deneyimdir. Böyle bir ortamda özel mülkiyetin tamamen ortadan kalkmamış olması, devletlerle diplomatik veya askeri ilişkiler kurulması ya da eski toplumsal yapıların bütünüyle çözülememiş olması şaşırtıcı değildir. Asıl incelenmesi gereken yerel meclisler gerçekten karar verebiliyor mu? Kadınların toplumsal ve siyasal konumu değişiyor mu? Farklı halkların yönetime katılımı nasıl örgütleniyor? Kooperatifler ekonomik yaşamda ne kadar ağırlığa sahip? Merkezi otorite ile yerel kurumlar arasındaki ilişki nasıl kuruluyor? 

Bir Marksist analiz tam da bu maddi ilişkileri araştırmalıdır. Önceden hazırlanmış bir tanıma uymadığı için bir deneyimi “komün değildir” diyerek dışlamak diyalektik yöntemle bağdaşmaz. Çünkü diyalektik düşünce toplumsal biçimleri donmuş kategoriler olarak değil, çelişkiler içinde hareket eden tarihsel süreçler olarak ele alır.

Kürt Sorununu “Etnik Milliyetçilik” Başlığına Kapatmak

Önal’ın yazısındaki en sert ve en sorunlu değerlendirmelerden biri Kürt hareketini esas olarak etnik milliyetçilik biçiminde tanımlamasıdır. Yazının sonunda sosyalistlerin “etnik milliyetçilikle yollarını ayırması” gerektiği söylenmektedir. Fakat burada Kürt siyasal hareketini ortaya çıkaran tarihsel koşullar neredeyse tamamen geri plana itilmektedir. Kürt kimliğinin, dilinin ve siyasal varlığının uzun süre inkar edilmesi, devletin asimilasyon politikaları, bölgesel eşitsizlikler ve siyasal temsil sorunu hesaba katılmadan Kürt hareketini yalnızca etnik siyaset kategorisine yerleştirmek neden ile sonucu birbirine karıştırır. Daha önemlisi, Öcalan’ın son dönem düşüncesinin temel iddiası bağımsız etnik Kürt ulus-devleti kurmak değildir. Demokratik ulus kavramı tam tersine ulusun devletle özdeşleştirilmesine karşı geliştirilmiştir. Bu düşünce Kürtlerin, Türklerin, Arapların, Ermenilerin, Süryanilerin ve diğer toplulukların aynı siyasal coğrafyada farklı kimlikleriyle birlikte yaşayabileceği bir siyasal yapılanma arayışıdır. Bunun gerçek hayatta ne ölçüde başarıldığı ayrıca tartışılmalıdır. Fakat bu düşünceyi doğrudan etnik milliyetçilik olarak tanımlamak eleştirilen teorinin kendi kavramlarını görmezden gelmektir.

Eleştirinin Eleştirisi Bizi Nereye Götürüyor?

Buradaki mesele Marx ile Öcalan arasında bir tercih yapmak değildir. Marx’ın kapitalizm çözümlemesini terk etmek büyük bir teorik kayıp olur. Fakat Marx’ı tarih dışı bir otoriteye dönüştürmek de Marx’ın kendi yöntemine aykırıdır. 21. yüzyıl sosyalizmi Marx’ın sınıf ve sermaye analizini, feminist hareketin erkek egemenliği çözümlemelerini, ekolojinin insan merkezcilik eleştirisini, antropolojinin devlet öncesi ve devletsiz toplumlara ilişkin araştırmalarını, doğa bilimlerinin karmaşık sistemlere ilişkin bulgularını ve 20. yüzyıl sosyalizminin deneyimlerini birlikte düşünmek zorundadır. Öcalan’ın demokratik toplum paradigması bu genişleme arayışlarından biridir ve kuşkusuz eleştirilebilir. Fakat eleştiri, bir paradigmanın sorularını susturmak yerine onları daha da derinleştirdiğinde anlamlıdır. Önal’ın yazısı Marksizmi savunurken önemli sorular soruyor fakat aynı zamanda Marksizmi kendi tarihsel sınırlarının dışında yeniden düşünme ihtimaline kapıyı fazla hızlı kapatıyor.

Asıl mesele Marksizmin aşılıp aşılmadığı değildir. Asıl mesele toplumsal gerçekliğin değişip değişmediği ve düşüncenin bu değişime cevap verip veremediğidir. Eleştirinin eleştirisi tam burada başlar. Marx’ın düşüncesini Öcalan’a karşı korumak kadar Öcalan’ın Marx’a yönelttiği soruları da ciddiye almak gerekir. Çünkü özgürlükçü bir düşünce geleneği kutsal kitaplardan değil, sürekli yeniden sınanan kavramlardan oluşur. Eğer Marksizm eleştiriye açık olduğu sürece canlıysa, Marksizmin kendisini eleştirmek Marksizme ihanet değil, onun eleştirel mirasını sürdürmektir.


Yorumlar

Popüler Yayınlar