Düşünce Kimliğe Dönüştüğünde Değişim Neden Zorlaşır?

 


Düşünce Kimliğe Dönüştüğünde Değişim Neden Zorlaşır?

Demokratik toplum paradigmasını anlamanın zihinsel ve evrimsel eşiği

Abdullah Öcalan'ın demokratik toplum paradigmasını anlamanın önündeki güçlüklerden biri yalnızca teorik bilgi eksikliği değildir. Daha derinde, insan beyninin yüz binlerce yıllık evrimsel geçmişi ve düşüncelerimizin zamanla kimliğimizin parçasına dönüşmesi vardır. İnsan beyni bugünkü karmaşık toplumları, devletleri, küresel ekonomiyi veya modern siyasal teorileri anlamak üzere evrimleşmedi. Çok daha uzun bir dönem boyunca küçük topluluklar içinde hayatta kalmak, tehlikeyi hızla fark etmek, neden sonuç ilişkileri kurmak, kimin dost kimin düşman olduğunu ayırt etmek ve grupla birlikte hareket etmek yaşamsal önem taşıdı. Bu nedenle beynimiz yalnızca “Doğru olan nedir?” sorusuyla çalışmaz. “Ben kimim, kimlerle birlikteyim ve nereye aidim?” soruları da düşünme süreçlerimizin derinlerinde yer alır.

Tam burada düşünce ile kimlik arasındaki sınır bulanıklaşmaya başlar. Bir insan yıllarca belirli bir sosyalizm, devrim, devlet, sınıf veya örgüt anlayışıyla mücadele etmişse bunlar artık yalnızca teorik kavramlar değildir. Arkadaşlıkları, mücadeleleri, kayıpları, umutları ve verdiği bedeller bu düşüncelerle iç içe geçmiştir. Bir süre sonra “Ben bu düşünceyi doğru buluyorum” cümlesi farkında olmadan “Ben buyum” cümlesine dönüşebilir. Böyle olduğunda düşünceye yönelik eleştiri, yalnızca bir teorinin sorgulanması olarak yaşanmaz. İnsan kendi geçmişinin, mücadelesinin ve hatta kimliğinin sorgulandığını hissedebilir.

Bu tepkinin evrimsel bir zemini de vardır. Homo sapiens tarihinin çok büyük bölümünde gruba ait olmak yalnızca psikolojik bir ihtiyaç değildi, hayatta kalmanın koşullarından biriydi. Tek başına kalan insanın yaşam şansı yoktu. Bu uzun geçmişin ardından modern insan için de grup aidiyeti güçlü bir psikolojik önem taşımaya devam ediyor. Beynimizin temel işleyişi birkaç yüzyılda yeniden kurulmadı. Siyasal hareketler, inanç toplulukları ve ideolojik çevreler bu eski aidiyet mekanizmalarının üzerinde yükseliyor. Bu nedenle grubun ortak düşüncesinden uzaklaşmak bazen yalnızca fikir değiştirmek değil, “biz”den uzaklaşmak gibi hissedilir.

Öcalan'ın demokratik toplum paradigmasının yarattığı zihinsel güçlük biraz da burada aranmalıdır. Çünkü paradigma yalnızca kapitalizmi ve devleti eleştirmiyor. Sosyalist hareketlerin tarih boyunca geliştirdiği devlet, iktidar, devrim, öncülük, sınıf, erkek egemenliği, doğa ve toplum anlayışlarının da yeniden düşünülmesini öneriyor. Dolayısıyla mesele yalnızca yeni kavramları öğrenmek değildir. Yıllardır kullandığımız kavramların hangileri dünyayı anlamanın araçları, hangileri artık kimliğimizin parçalarıdır?

İnsan zihni kendi içinde tutarlı bir hayat hikayesi kurmaya eğilimlidir. Yıllarca savunduğumuz bir düşüncenin sınırlarını kabul etmek bu hikayede çatlak yaratabilir. “Bu düşünce eksik olabilir” sorusunun arkasından daha rahatsız edici bir soru gelebilir: “Öyleyse yıllardır neyi savundum?” 

Bu nedenle paradigma değişimi yalnızca daha fazla kitap okumakla gerçekleşmez. Bazen insanın düşüncesiyle arasına mesafe koyabilmesi gerekir. “Ben düşüncelerim değilim. Düşüncelerim dünyayı anlamak için kullandığım araçlardır” diyebilmek önemli bir zihinsel eşiktir. Çünkü araç işe yaramıyorsa geliştirilir, değiştirilir veya başka araçlarla birlikte kullanılır. Kimlik haline gelen düşünce ise savunulur. Aradaki fark küçüktür ama sonuçları büyüktür.

Demokratik toplum paradigmasının önemi burada daha görünür hale geliyor. Devletçi ve hiyerarşik yapıları eleştirirken yalnızca kurumları değiştirmek yeterli değildir. Devletçi düşünme biçimi zihnimizde, erkek egemenliği gündelik ilişkilerimizde, insan merkezcilik doğayla kurduğumuz ilişkide, hiyerarşi örgütlenme kültürümüzde yaşamaya devam edebilir. Eski zihinsel kalıplar değişmeden yeni kurumlar kurarsak, eski ilişkileri yeni isimler altında yeniden üretme tehlikesi ortaya çıkar.

Bu nedenle demokratik toplum paradigmasını anlamak, Öcalan'ın kavramlarını ezberlemekten daha fazlasını gerektirir. Paradigmanın kendisini de dokunulmaz bir kimliğe dönüştürmeden sürekli sorgulamak gerekir. Çünkü bir düşünce sorgulanamaz hale geldiği anda, ne kadar özgürlükçü bir iddiayla ortaya çıkmış olursa olsun, düşünsel canlılığını kaybetmeye başlar.

Demokratik toplumun en zor alanı tam burasıdır. Toplumu değiştirmeden önce ve toplumla birlikte düşünme biçimimizi değiştirmek.

Erkeğin dönüşmesini istiyorsak erkeklik kimliğimizi, devletin aşılmasını tartışıyorsak zihnimizdeki devlet fikrini, hiyerarşiyi eleştiriyorsak kendi ilişkilerimizdeki hiyerarşiyi sorgulamak zorundayız. Ve bütün bunları yaparken insan beyninin yüz binlerce yıllık evrimsel geçmişinden gelen aidiyet, güvenlik, alışkanlık ve düşünsel süreklilik ihtiyacının bizi sürekli eski kalıplara doğru çekebileceğini bilmek gerekiyor.



Yorumlar

Popüler Yayınlar