Kürt Meselesinde Beyaz Türk Aklının İflası

 

Diplomalı Cehaletin İktidarı: Kürt Meselesinde Beyaz Türk Aklının İflası

Türkiye’de Kürt meselesinin bu kadar uzun süre çözümsüz bırakılmasının nedenlerinden biri yalnızca devletin baskıcı politikaları değildir. Bu politikaları meşrulaştıran, yeniden üreten ve topluma normalmiş gibi sunan eğitimli, şehirli, seküler elitlerin de ağır bir sorumluluğu vardır. Kendilerini modern, çağdaş, aydın ve demokrat olarak tanımlayan bu kesim, konu Kürtlere geldiğinde çoğu zaman bütün bu sıfatlarını kapının dışında bırakır. Geriye devletin yüz yıldır tekrar ettiği birkaç ezber kalır. Daha kötüsü, bu ezberler büyük bir özgüvenle söylenir.

Eğitim arttı, ezber değişmedi

Bu kesimin en büyük paradoksu, dünyayı gezebilir, birkaç dil konuşabilir, iyi üniversitelerden mezun olabilir, sanatla, teknolojiyle, bilimle ilgilenebilir. Fakat Kürt meselesi açıldığında kurduğu cümleler, herhangi bir kahvehanede duyulabilecek birkaç kalıbın ötesine geçmez. "Herkes eşit", "Kürtlerin ne hakkı yok", "Sorun terör sorunu", "Ülke bölünmek isteniyor", "Hepimiz kardeşiz."

Sorun yalnızca bu cümlelerin yanlışlığı değildir. Sorun, yüz yıllık bir toplumsal ve siyasal meselenin bu kadar ilkel bir düşünsel düzeye indirgenmesidir. Kürtlerin dili, kimliği, yer isimleri, zorunlu göçler, köy boşaltmaları, faili meçhuller, siyasi yasaklar, parti kapatmaları, kayyumlar, asimilasyon politikaları, merkeziyetçi devlet yapısı ve Kürt toplumunun bütün bunlara rağmen yarattığı siyasal birikim konuşulmaz. Çünkü bunları konuşmak, konforlu resmi anlatının dışına çıkmayı gerektirir.

Beyaz Türk aklı devletin sivil uzantısı haline geldi

Türkiye’de devlet yalnızca polis, asker, mahkeme ve bürokrasiden ibaret değildir. Devlet aynı zamanda insanların zihninde yaşar. Bazen bir gazete köşesinde, bazen televizyon ekranında, bazen üniversite amfisinde, bazen de kendisini ilerici sanan bir sohbet masasının ortasında konuşur.

Beyaz Türk elitinin önemli bir bölümü Kürt meselesinde tam da böyle işledi. Devletin resmi tezlerini kendi bağımsız düşüncesi sanarak yeniden üretti. Devlet "bölücülük" dedi, onlar da bölücülük dedi. Devlet "tek dil" dedi, onlar bunun çağdaşlaşmanın gereği olduğunu savundu. Devlet yer isimlerini değiştirdi, onlar bunu önemsiz ayrıntı saydı. Kürtçe kamusal alandan dışlandı, onlar "ortak dil lazım" diyerek meseleyi kapattı. Seçilmiş siyasetçiler tasfiye edildiğinde hukukun ayrıntılarını tartıştılar ama siyasal iradenin gasp edilmesini görmek istemediler.

Böylece devletin zor aygıtlarıyla yaptığı işi, eğitimli orta sınıflar kültürel alanda tamamladı.

Demokrasi kendilerine kadar

Bu kesimin demokrasi anlayışındaki ikiyüzlülük de tam burada ortaya çıkıyor. Kendi yaşam tarzına müdahale edildiğinde özgürlük ister. Gazeteciler tutuklandığında basın özgürlüğünü hatırlar. Üniversitelere müdahale edildiğinde özerklik talep eder. Seçim sonuçları tartışıldığında halk iradesinden söz eder.

Ama aynı ilkeler Kürtler söz konusu olduğunda bir anda buharlaşabilir.

Kürtçe eğitim talebi geldiğinde "ülke bölünür" denir. Yerel yönetimlerin güçlendirilmesi konuşulduğunda "federasyon geliyor" korkusu başlar. Kürtlerin siyasal temsil hakkı tartışıldığında güvenlik dili devreye girer. Seçilmiş belediye başkanlarının yerine kayyum atanırken demokrasi hassasiyeti susar.

Demokrasi yalnızca kendi mahallene lazım olduğunda savunuluyorsa onun adı demokrasi değildir.

Cehaletin en tehlikeli biçimi kendisini bilgi sanandır

Mahalle kahvesindeki insanın yanılgısı bir yere kadar anlaşılabilir. Hayatı boyunca tek bir resmi anlatıyla karşılaşmış olabilir. Başka kaynaklara ulaşmamış olabilir. Fakat ülkenin en iyi okullarında eğitim görmüş, yabancı dil bilen, dünyaya açık olduğunu iddia eden birinin aynı ezberleri sorgulamadan tekrar etmesi başka bir şeydir.

Bu artık basit cehalet değildir. Bu, politik bir tercihtir.

Çünkü bilgiye erişme imkanı olduğu halde öğrenmemeyi seçmek, egemen anlatının konforundan çıkmamaktır. Kürtlerin ne söylediğini merak etmemek, onların tarihini okumamak, kendi devletinin politikalarını sorgulamamak ve sonra da meseleyi birkaç sloganla açıklamak masum bir bilgisizlik değildir. Bu tutum, tahakkümün kültürel biçimidir.

Kürt meselesi aynı zamanda Türk toplumunun demokrasi meselesidir

Kürt meselesini yalnızca Kürtlerin problemi olarak görmek başlı başına bir yanılsamadır. Çünkü bu mesele Türkiye’de devletin yurttaşla nasıl ilişki kuracağını, kimliğin nasıl tanımlanacağını, yerelin ne kadar söz sahibi olacağını, farklılıkların nasıl yaşayacağını ve demokrasinin sınırlarının nerede başlayıp nerede biteceğini belirleyen temel meselelerden biridir.

Bu nedenle Kürt meselesi Türkiye’nin demokrasi turnusoludur.

Yüz yıllık ezberin sonuna geliyoruz

Türkiye’de artık eski cümlelerle devam etmek mümkün değildir. Kürt toplumu yüz yılı aşkın süredir baskıya rağmen kimliğini, dilini ve siyasal iradesini korudu. On yıllar süren çatışmalar, yasaklar, tutuklamalar ve asimilasyon politikaları bu toplumsal gerçekliği ortadan kaldıramadı. Tam tersine büyük bir politik hafıza, örgütlenme deneyimi, kadın hareketi, yerel yönetim pratiği, kültürel üretim ve toplumsal dayanışma ağı ortaya çıktı.

Bunu hala "üç beş teröristin meselesi" diye açıklayan bir zihnin artık gerçeklikle bağı kopmuştur.

Bu ülkenin eğitimli kesimleri yüz yıllık resmi anlatının dışına çıkabilecek mi? Kürtleri devletin tarif ettiği biçimde değil, kendi tarihleri, deneyimleri ve talepleriyle dinleyebilecek mi?

Çünkü Türkiye’de Kürt meselesinin önündeki en büyük engellerden biri artık bilgi eksikliği değildir. Bilgiye rağmen sürdürülen kibirdir.

Ve bazen bir ülkeyi çıkmaza sokan şey cahillik değil, diplomasına güvenen cehalettir.

 

Yorumlar

Popüler Yayınlar