Devleti Değil Toplumu Savunmak: Öcalan’ın Büyük Paradigma Kırılması
Devleti Değil Toplumu Savunmak: Öcalan’ın Büyük Paradigma Kırılması
Bir Halkı Savunmak’tan demokratik ulusa, kadın özgürlüğünden ekolojik topluma uzanan düşünsel dönüşüm
Abdullah Öcalan’ın Bir Halkı Savunmak adlı eseri, yalnızca Kürt sorununa ilişkin bir savunma metni olarak okunursa kitabın asıl önemi büyük ölçüde gözden kaçar. 2004 yılında yayımlanan eser, İmralı döneminde geliştirilen düşünsel dönüşümün önemli eşiklerinden biridir. Kitabın bölümlerine bakıldığında bunun genişliği hemen görülür: toplumsal gerçeklik ve birey, demokratik ekolojik toplum, Ortadoğu uygarlığındaki kriz, Kürt olgusu ve Kürt sorunu, PKK deneyiminin eleştirisi ve yeniden yapılanma, AİHM ve Avrupa Birliği gibi başlıklar birbirine bağlanır. Böylece mahkeme için hazırlanmış bir savunma, giderek uygarlığın, devletin, iktidarın, erkek egemenliğinin ve toplumun nasıl örgütlendiğine ilişkin kapsamlı bir sorgulamaya dönüşür.
Savunulan Sadece Bir Halk Değil, Toplumun Kendisi
Kitabın adındaki “halkı savunmak” ifadesini yalnızca Kürtlerin siyasal ve kültürel haklarının savunulması olarak okumak eksik kalır. Öcalan’ın giderek üzerinde yoğunlaştığı sorun şudur: Bir halkı var eden nedir? Devlet mi, sınır mı, egemenlik mi, yoksa toplumun kendi ilişkilerini sürdürebilme ve yeniden üretebilme kapasitesi mi? Bu soru kitabın paradigmatik önemini belirler. Önceki ulusal kurtuluş hareketlerinin büyük bölümünde bağımsız devlet nihai kurtuluşun siyasal biçimi olarak görülürken, burada devletin kendisi giderek eleştirinin merkezine yerleşir. Kitabın daha sonraki baskısının tanıtımında da bu değişim, bağımsız bir devlet çatısı altında sosyalist toplum kurma hedefinden toplumsal gerçekliğin kendisine yönelen bir arayışa geçiş olarak tarif edilir. Bu nedenle Bir Halkı Savunmak, yalnızca bazı politik hedeflerin değiştirilmesi değil, özgürlüğün nerede aranacağına ilişkin düşünsel eksenin değiştirilmesidir.
Öcalan açısından asıl soru giderek “Kürtlerin devleti nasıl kurulacak?” olmaktan çıkar ve “Kürt toplumu kendi demokratik varlığını nasıl sürdürebilir?” biçimine dönüşür. Bu ayrım küçük değildir. Çünkü birinci soru iktidarın merkezini ele geçirmeyi, ikinci soru ise toplumun kendi siyasal kapasitesini geliştirmeyi öne çıkarır. Sonraki yıllarda daha açık biçimde formüle edilecek demokratik ulus, demokratik özerklik ve demokratik konfederalizm düşüncelerinin önemli kavramsal zemini burada görünür hale gelir. Kitabın sonraki tanıtımlarında da eser, bu kavramların anlaşılması açısından erken ve temel referanslardan biri olarak değerlendirilmiştir.
Doğal Toplum: Tarihe Başka Bir Yerden Bakmak
Kitabın benim açımdan en önemli yönlerinden biri Öcalan’ın tarih okumasını devlet merkezli olmaktan çıkarmaya başlamasıdır. Modern tarih anlatısında uygarlık çoğu zaman devlet, kent, yazı, ordu, hukuk ve merkezi yönetimle başlatılır. Böyle bakıldığında devlet öncesi insanlık neredeyse tarihin bekleme odasına gönderilir. Öcalan ise “doğal toplum” kavramıyla çok daha uzun bir toplumsal zamanı düşünmeye çalışır.
Buradaki “doğal” sözcüğünü saf, çatışmasız veya romantik bir geçmiş anlamında okumamak gerekir. Asıl mesele toplumsallığın devletten önce var olduğudur. İnsan, devleti kurduğu için toplumsal hale gelmemiştir. Tam tersine devlet, kendisinden çok önce gelişmiş toplumsal ilişkilerin belli bir tarihsel aşamasında ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla toplum devletsiz düşünülebilirken devlet toplumsuz düşünülemez. Bu tersine çevirme son derece önemlidir. Çünkü siyasal düşüncenin merkezine devletin sürekliliğini değil, toplumun sürekliliğini yerleştirir.
Öcalan doğal toplumu geçmişte kalmış ölü bir dönem olarak da görmez. Onu daha sonraki toplumsal biçimlerin içinde yaşamaya devam eden bir kaynak, hatta bir tür toplumsal kök hücre olarak ele alır. Ailede, köyde, mahallede, dayanışmada, müşterek üretimde, karşılıklı yardımlaşmada ve yerel topluluklarda devlet dışı toplumsallığın izleri yaşamaya devam eder. Böylece özgür toplum fikri yalnızca gelecekte kurulacak bilinmeyen bir ütopyaya değil, insanlığın çok uzun toplumsal deneyimine de yaslanır.
Hiyerarşi Devletten Önce Başlar
Kitabın marksist düşünceyle en önemli tartışma noktalarından biri burada ortaya çıkar. Klasik marksist okumada sömürünün temel açıklama araçları sınıf, özel mülkiyet ve üretim ilişkileridir. Öcalan ise tahakkümün tarihini daha geriye götürür. Devlet ortaya çıkmadan önce hiyerarşi gelişmiştir. Yaşlı-genç, erkek-kadın, rahip-toplum gibi ayrışmalar giderek kurumsallaşmış, iktidar toplumsal ilişkilerin içine yerleşmiş ve devlet bu uzun sürecin yoğunlaşmış biçimlerinden biri haline gelmiştir.
Bu yaklaşım kapitalizmin eleştirisini de genişletir. Kapitalizm tarihsel sömürünün başlangıcı değildir. Çok daha eski iktidar, hiyerarşi ve tahakküm biçimlerinin son derece gelişmiş bir aşamasıdır. Dolayısıyla yalnızca üretim araçlarının mülkiyetini değiştirmek özgür toplum için yeterli değildir. Devlet, iktidar, toplumsal cinsiyetçilik, bilgi tekeli ve insanın doğayla kurduğu tahakküm ilişkisi de sorgulanmalıdır. Öcalan’ın sonraki demokratik modernite çözümlemesinin önemli damarlarından biri burada oluşur.
Bu nedenle Bir Halkı Savunmak, Öcalan’ın Marx’ı bütünüyle terk ettiği bir metin olarak değil, marksizmin açıklama alanını aşmaya çalıştığı bir dönüm noktası olarak okunabilir. Sınıf sömürüsü önemini korur fakat artık tahakküm tarihinin tamamını açıklayan tek kategori değildir. Devletin ortadan kaldırılması ya da devlet iktidarının ele geçirilmesi de özgürlüğün otomatik garantisi sayılmaz. Tarihte adına sosyalizm denilen yapıların neden yeniden bürokrasi, merkezileşme ve iktidar üretebildiği sorusu tam da burada anlam kazanır.
Kadın Sorunu Bir Yan Başlık Değil, Uygarlığın Anahtarlarından Biri
Kitapta beliren ikinci büyük kırılma kadın özgürlüğü alanındadır. Öcalan, kadın üzerindeki egemenliği yalnızca kapitalizmin yarattığı bir eşitsizlik olarak ele almaz. Kadının toplumsal konumundaki gerilemeyi hiyerarşik toplumun kuruluşuyla birlikte düşünür. Böylece kadın sorunu sınıf mücadelesinin sonunda çözülecek ikincil bir mesele olmaktan çıkar ve tahakküm tarihini anlamanın temel anahtarlarından biri haline gelir. Bir Halkı Savunmak üzerine yapılan kadın ve ekoloji okumalarında da kadın üzerindeki egemenlik ile hiyerarşik devlet düzeni arasındaki bağ özellikle öne çıkarılmaktadır.
Bu düşünce daha sonra Öcalan’ın “kadın özgürlüğü toplumun özgürlük ölçüsüdür” biçiminde yoğunlaşacak yaklaşımının zeminini hazırlar. Buradan bakınca devrim, yalnızca iktidarın el değiştirmesi olamaz. Erkeğin kadınla, toplumun kadın emeğiyle, ailenin otoriteyle ve gündelik yaşamın erkek egemen kültürle ilişkisi dönüşmedikçe siyasal devrim toplumsal özgürleşmeye dönüşemez. Bu, klasik sol siyaset açısından da ciddi bir meydan okumadır. Çünkü devlet iktidarını değiştiren bir hareket kendi içindeki erkek egemen ilişkilere dokunmuyorsa eski uygarlığın önemli bir bölümünü yeniden üretmeye devam edebilir.
Ekoloji Neden Paradigmanın Merkezine Giriyor?
Kitabın ikinci bölümünün doğrudan “Demokratik Ekolojik Toplum” başlığını taşıması tesadüf değildir. Burada ekoloji yalnızca ormanların, nehirlerin veya hayvanların korunması anlamında çevreci bir politika değildir. İnsan toplumunun doğanın dışında ve üzerinde olmadığını kabul eden yeni bir toplumsal düşünme biçiminin parçasıdır.
Ulusal kurtuluşu devlet kurmakla, sosyalizmi devlet mülkiyetiyle, kalkınmayı sınırsız sanayileşmeyle özdeşleştiren 20. yüzyıl düşüncesi ekolojik krizi açıklamakta zorlanıyordu. Eğer doğa yalnızca üretimin hammaddesi olarak görülürse kapitalist sanayi ile devletçi sosyalist sanayi arasında doğaya yaklaşım bakımından beklenenden daha az fark kalabilir. Öcalan’ın daha sonraki yıllarda geliştireceği ekolojik toplum fikrinin tohumu burada bulunur. Özgürlük yalnızca insanlar arasındaki tahakkümü değil, toplum ile doğa arasındaki tahakküm ilişkisini de aşmayı gerektirir.
Devlet ve Demokrasi Aynı Şey Değildir
Kitabın belki de en radikal sonucu devlet ile demokrasiyi birbirinden ayırmasıdır. Modern siyasal düşünce bize demokrasi ile devleti çoğu zaman aynı kurumun iki yüzüymüş gibi anlatır. Demokratik devlet, hukuk devleti, sosyal devlet. Öcalan ise başka bir ayrım kurmaya yönelir. Devlet merkezileşme, yönetme ve iktidar mantığına dayanırken demokrasi toplumun kendi kendini yönetme kapasitesidir. Bu nedenle demokrasi yalnızca dört ya da beş yılda bir oy vermek anlamına indirgenemez. Mahalle meclislerinden komünlere, kadın örgütlenmelerinden kooperatiflere, yerel yönetimlerden kültürel yapılara kadar toplumun kendi karar mekanizmalarını oluşturması gerekir.
Bu düşünce giderek demokratik konfederalizm fikrine açılır. Öcalan’ın bu dönemdeki yaklaşımını inceleyen çalışmalar demokratik konfederalizmi merkezi devlet yapısının alternatifi olarak, yerel toplulukların ve meclislerin aşağıdan yukarıya örgütlenmesine dayanan bir model şeklinde tanımlar. Burada esas politik özne devlet değil, örgütlü toplumdur. Bu nedenle demokratik konfederalizm bir yönetim tekniğinden ibaret değildir. “Kim yönetecek?” sorusunun önüne “Toplum kendi kendisini ne ölçüde yönetebilir?” sorusunu koyar.
Kürt Sorununun Tanımı Değişince Çözümün Biçimi de Değişiyor
Bir Halkı Savunmak’ın Kürt siyasal düşüncesi açısından belirleyici sonucu buradadır. Kürt sorunu yalnızca sınırlar içerisinde kalmış bir ulusun devlet kurma sorunu olarak tanımlandığında çözümün doğal sonucu yeni bir ulus devlet olur. Fakat sorun bir halkın varlığını, dilini, kültürünü, siyasal iradesini ve toplumsal örgütlenme kapasitesini koruma sorunu olarak yeniden tanımlandığında çözüm zorunlu olarak devletleşme biçimini almak zorunda değildir.
Böylece “ulus” ile “ulus devlet” birbirinden ayrılabilir hale gelir. Bir halk ulus olabilir fakat kendi varlığını tekçi bir devlet biçiminde örgütlemek zorunda olmayabilir. Bu düşünce daha sonra demokratik ulus kavramıyla sistematik hale getirilecektir. Aynı coğrafyada farklı halkların, kimliklerin, dillerin, inançların ve toplulukların birbirini ortadan kaldırmadan birlikte siyasal yaşam kurabilmesi bu yaklaşımın merkezine yerleşir.
Tam burada eserin bugünkü önemini de görmek gerekir. Ortadoğu’nun yüz yılı aşkın süredir yaşadığı krizlerin önemli bir bölümü her kimliği tek bir devlet, tek bir sınır, tek bir resmi dil ve tek bir egemenlik kalıbına sıkıştıran ulus devlet mantığıyla ilgilidir. Bir Halkı Savunmak bu soruna yeni sınırlar çizerek cevap vermek yerine sınırın, egemenliğin ve siyasal topluluğun kendisini yeniden düşünmeye yönelir.
Öcalan’ın Kendi Hareketine Yönelttiği Eleştiri
Eseri önemli kılan noktalardan biri de Öcalan’ın yalnızca devleti ve kapitalist sistemi eleştirmemesi, içinde yer aldığı siyasal hareketin deneyimini de sorgulamasıdır. Kitabın beşinci bölümünün doğrudan “PKK hareketi, eleştiri-özeleştiri ve yeniden yapılanma” başlığını taşıması bunun göstergesidir.
Bu bölüm paradigmatik dönüşüm açısından özellikle önemlidir. Çünkü devletçi uygarlığı eleştirirken kendi örgütünün içinde oluşabilecek iktidar, hiyerarşi ve otorite biçimlerini görmezden gelmek düşünsel bir çelişki yaratırdı. Öcalan’ın sonraki döneminde “iktidar olmak” ile “demokratik toplum kurmak” arasındaki ayrımı giderek daha güçlü kurmasının gerisinde bu deneyimin eleştirisi bulunmaktadır. Bir devlete karşı mücadele eden hareketin kendi içinde küçük bir devlet üretmesi ihtimali, özgürlük hareketlerinin tarihindeki en önemli sorunlardan biridir.
Bu nedenle Bir Halkı Savunmak’ın satır aralarında çok temel bir soru dolaşır: Egemenliğe karşı mücadele ederken egemenliğin zihniyetini yeniden üretmeden nasıl örgütlenebiliriz? Bu soru yalnızca Kürt hareketini ilgilendirmez. 20. yüzyıldaki sosyalist, ulusal kurtuluşçu ve devrimci hareketlerin tamamını yeniden düşünmeye zorlayan bir sorudur.
Bir Halkı Savunmak’tan Demokratik Moderniteye
Bugünden geriye doğru bakıldığında kitabın asıl değeri daha belirgin hale geliyor. Öcalan’ın sonraki yıllarda sistemleştireceği demokratik ulus, demokratik konfederalizm, demokratik özerklik, kadın özgürlüğü, ekolojik toplum ve demokratik modernite kavramlarının önemli damarları burada birleşmeye başlamıştır. Bir Halkı Savunmak bu anlamda tamamlanmış bir paradigmanın son sözü değil, eski paradigmanın sınırlarının kırıldığı ve yenisinin biçimlenmeye başladığı düşünsel bir laboratuvar gibidir.
Daha sonraki Demokratik Uygarlık Manifestosu kitaplarında kapitalist moderniteye karşı demokratik modernite üç temel boyutla sistemleştirilecektir. Demokratik konfederalizm, ekolojik toplum ve kadın özgürlüğü. Fakat bu üç eksenin birlikte düşünülmesini mümkün kılan tarih, toplum ve iktidar sorgulamasının güçlü izlerini Bir Halkı Savunmak’ta görmek mümkündür. Bu nedenle eseri yalnızca 2004 yılının politik koşullarına ait bir belge olarak okumak onu küçültür.
Doğa Bilimleriyle Okunduğunda Kitabın Açtığı Yeni Alan
Eseri bugün doğa bilimlerinin bize kazandırdığı ilişkisellik düşüncesiyle yeniden okumak da verimli olabilir. Ekosistemlerde hiçbir canlı bütünden bağımsız değildir. İnsan bedeninde hücreler, mikroorganizmalar, sinir sistemi, bağışıklık sistemi ve organlar merkezi bir “hükümdarın” her saniye verdiği emirlerle çalışmaz. Karmaşık sistemlerde düzen çoğu zaman çok sayıda birimin karşılıklı ilişkilerinden doğar. Buradan topluma doğrudan biyolojik yasa taşımak elbette yanlış olur. Ancak bu bilimsel tablo bize önemli bir düşünme imkanı verir: Düzen ile merkezi iktidar aynı şey değildir.
Öcalan’ın Bir Halkı Savunmak’ta devlet ile toplum arasındaki ilişkiyi yeniden kurmasının günümüzdeki en güçlü yanlarından biri tam da burada ortaya çıkıyor. Binlerce yıldır devletin dışında, devletin altında ve bazen devlete rağmen işleyen toplumsal ilişkileri görünür hale getiriyor. İnsanlık tarihinin büyük bölümünde topluluklar ilişkilerini merkezi bürokratik devletler olmadan düzenledi. Bugün de aile, dostluk, dayanışma ağı, kooperatif, mahalle, dernek, komün ve sayısız toplumsal ilişki devletin doğrudan emirleriyle işlemiyor. Bu gerçek, demokratik toplum düşüncesinin ütopik olmaktan çok insan toplumsallığının derin tarihsel kapasitesine dayandığını düşündürüyor.
Kitabın En Büyük Sorusu Hala Önümüzde
Bir Halkı Savunmak’ın üzerinden yirmi yılı aşkın zaman geçti. Fakat kitabın önümüze koyduğu temel soru eskimedi: Özgürlüğü devleti ele geçirerek mi kuracağız, yoksa toplumun kendi kendisini yönetme kapasitesini büyüterek mi?
Belki de kitabın en önemli paradigmatik kırılması tam olarak budur. Devrimin merkezi saraydan, parlamentodan, ordudan ya da devlet aygıtından topluma doğru kaydırılır. Kadınların örgütlenmesi, yerel demokrasi, ekolojik yaşam, kooperatifler, komünler, kültürel özerklik, doğrudan katılım ve toplumsal dayanışma artık gelecekte devrimden sonra yapılacak işler değildir. Özgür toplumun kendisi bugünden kurulmaya başlanmalıdır.
Bu nedenle Bir Halkı Savunmak’ı yalnızca Abdullah Öcalan’ın hukuki savunması olarak görmek kitabın taşıdığı düşünsel yükü açıklamaz. Burada savunulan şey giderek tek bir kişinin hukuki durumu olmaktan çıkar, Kürt halkının varlığını aşarak toplumun devlet ve iktidar karşısındaki tarihsel varoluşuna kadar genişler. Öcalan’ın sonraki bütün paradigmasını anlamak isteyen biri için bu eser kritik bir geçiş noktasıdır. Çünkü burada soru artık yalnızca “Kürtler nasıl özgürleşecek?” değildir.
İnsan toplumu iktidarın, erkek egemenliğin, sömürünün ve doğa üzerindeki tahakkümün ötesinde kendisini nasıl yeniden kurabilir? Bir Halkı Savunmak’ın asıl güncelliği de burada yatıyor.
Yorumlar
Yorum Gönder
Eleştiri ve tartışmaya açığım. Hakaret, tehdit, ayrımcılık ve reklam içeren yorumlar yayımlanmaz.