Veysi Sarısözen’in Eksik Bıraktığı Yer
Demokratik Toplum Paradigması Doğa Bilimleriyle Yeniden Temellendirilmeli
Veysi Sarısözen’in Eksik Bıraktığı Yer
Veysi Sarısözen'in Yeni Yaşam Gazetesi'nde kaleme aldığı demokratik toplum paradigmasını büyük ölçüde Marksist paradigma içinden değerlendiriyor. Bu elbette anlamlı. Çünkü sınıf, sömürü, sermaye, emek, merkez ile çevre arasındaki ilişki ve devletin sınıfsal karakteri üzerinden kurulmuş güçlü bir düşünsel miras var önümüzde. Sarısözen de bu mirastan hareket ederek yerelin merkezi devlete karşı mücadelesini sınıfsal bir zemine oturtuyor, konfederalizmi yerelleri birleştiren yeni bir örgütlenme biçimi olarak düşünüyor ve demokratik toplumu sosyalizme uzanan tarihsel bir hat içinde okuyor. Bu yaklaşım önemli bir açıklama gücü taşıyor. Fakat demokratik toplum paradigmasının yalnız Marksist kavramlarla açıklanması bugün artık dar bir çerçeve oluşturuyor. Çünkü elimizde Marx’ın yaşadığı dönemde bulunmayan, insanı, toplumu, doğayı ve gerçekliği başka biçimde düşünmemizi sağlayan çok geniş bir bilimsel birikim var. Antropoloji insanlık tarihini yeniden kuruyor. Evrimsel biyoloji işbirliği ve karşılıklılığın köklerini açığa çıkarıyor. Ekoloji yaşamın ilişkiler ağından oluştuğunu gösteriyor. Görelilik mutlak gözlem noktasını sarsıyor. Kuantum mekaniği klasik mekanik gerçeklik tasavvurunun sınırlarını genişletiyor. Karmaşıklık bilimi merkezi konumun kapasitesini ve dağıtık sistemlerin gücünü inceliyor. Sinirbilim bütünlüğün tek bir yönetici merkez olmadan da kurulabildiğini gösteriyor. Demokratik toplum paradigması bu bilimsel gelişmeler hesaba katılmadan ele alındığında kendi taşıdığı derinliğin yalnız bir bölümünü görünür kılıyor.
Marksizm Hangi Tarihsel Dünyanın İçinde Doğdu?
Marx ve Engels sanayi kapitalizminin yükseldiği bir dönemin düşünürleriydi. Fabrikalar hızla büyüyor, işçi sınıfı kentlerde yoğunlaşıyor, köylülük çözülüyor, sermaye üretim araçlarını ve emeği yeni biçimlerde örgütlüyordu. Marx bu tarihsel dönüşümün merkezine sınıf ilişkilerini, mülkiyeti, sömürüyü ve sermayenin genişleme eğilimini yerleştirdi. Bu çözümleme bugün de büyük bir açıklama gücüne sahip. Kapitalizmin bireysel açgözlülükten ibaret bir sistem olmadığını, kendi hareket yasaları bulunan toplumsal bir yapı olduğunu göstermek düşünce tarihinin büyük kırılmalarından biridir.
Fakat Marx aynı zamanda 19. yüzyılın bilimsel dünyasının içinde düşünüyordu. Newton fiziğinin etkisi güçlüydü. Evren düzenli, hesaplanabilir ve parçalarına ayrılarak anlaşılabilir bir yapı olarak görülüyordu. Görelilik henüz ortaya çıkmamıştı. Kuantum mekaniği yoktu. DNA bilinmiyordu. Atomon parçalanabileceği bilgisi yoktu. Sümerler, Göbeklitepe, Alacahöyük bilinmiyordu. Modern ekoloji kurulmamıştı. Antropoloji bugünkü veri birikimine ulaşmamıştı. Sinirbilim ve karmaşıklık bilimi henüz doğmamıştı...
Bu nedenle Marxizmi bugün yeniden düşünmek, Marx’ı aşındırmak değil, onun yöntemini sürdürmek anlamına gelir. Marx kendi çağının en ileri bilgisini kullanarak toplumu anlamaya çalıştı. Bugünün görevi de kendi çağımızın en ileri bilgisini toplumsal teoriye taşımaktır.
Antropoloji Toplumun Devletten Eski Olduğunu Gösteriyor
Homo sapiens yaklaşık 300 bin yıllık bir geçmişe sahip. Merkezi devletlerin, kalıcı orduların, bürokrasilerin ve ulusal sınırların tarihi ise bunun küçük bir bölümünü kapsıyor. İnsan toplulukları uzun dönemler boyunca avcı toplayıcı topluluklarda, erken köylerde, akrabalık ağlarında ve yerel dayanışma biçimlerinde yaşadı. Ortak üretim, paylaşım, kolektif bakım, karşılıklılık ve yerel karar alma insan toplumsallığının çok eski biçimleri arasında yer aldı.
Çağdaş antropoloji insanlığın tek çizgili bir gelişme şemasına sığmadığını da gösteriyor. Küçük topluluklardan devlete uzanan zorunlu bir merdiven yok. İnsan grupları farklı dönemlerde daha yatay ya da daha hiyerarşik yapılara geçebildi. Büyük nüfuslar kimi zaman güçlü merkezi devletler altında yaşarken kimi zaman daha dağıtık siyasal düzenler kurabildi. Yerleşiklik doğrudan devlet anlamına gelmedi.
Bu veri demokratik toplum paradigmasının en güçlü tarihsel dayanaklarından biridir. Toplum devletten eskiyse, toplumun kendi kendisini örgütleme kapasitesi de devletin yarattığı bir şey değildir. Bu durumda yerelin merkeze karşı mücadelesi yalnız modern sınıf mücadelesinin biçimlerinden biri olarak görülmez. Aynı zamanda insan topluluklarının kendi yaşam alanları üzerinde söz sahibi olma eğiliminin çok daha eski tarihsel biçimlerini taşır.
Köyde Kalan Komünal Hafıza
Köy bu tartışmada özel bir yere sahip. Modernleşme teorileri köyü çoğu zaman geri kalmışlığın mekanı olarak gördü. Sanayi kenti ilerlemenin, köy ise aşılması gereken geçmişin simgesi haline geldi. Sosyalist hareketlerin önemli bir bölümü de sanayi proletaryasını merkeze alırken köylülüğü tarihsel olarak çözülecek bir ara kategori gibi değerlendirdi.
Oysa köyde yalnız yoksulluk ya da gelenek kalmadı. İmece, ortak üretim, suyun paylaşılması, ortak mera kullanımı, hasatta yardımlaşma, komşuluk, kuşaklar arası bilgi aktarımı ve ortak yaşam alışkanlıkları da kaldı. Bunlar komünal hafızanın toplumsal izleridir.
Gelecek köye geri dönüş anlamına gelmez. Köyde kalan dayanışma biçimlerinin modern teknoloji, iletişim ve bilgi ağlarıyla yeniden örgütlenmesi anlamına gelir. Demokratik toplum paradigması köyü geçmişin kalıntısı olarak değil, toplumsal hafızanın canlı alanlarından biri olarak okur.
Evrimsel Biyoloji Dayanışmanın Maddi Köklerini Gösteriyor
İnsan yavrusu uzun süre bakım gerektirir. Bu bile insan toplumsallığının kolektif karakterini anlamak açısından önemli bir veridir. İnsan evriminde ortak çocuk bakımı, besin paylaşımı, işbirliği, karşılıklılık ve kuşaklar arası bilgi aktarımı büyük rol oynadı.
İnsan yalnız rekabet eden bir varlık değildir. Toplumsallık onun türsel varoluşunun temel koşullarından biridir. Bu yüzden dayanışma yalnız etik bir tercih olarak görülemez. İnsan evriminin içine gömülü maddi bir kapasitedir.
Bu veri, toplumu yalnız bireysel çıkar, rekabet ve merkezi komuta üzerinden açıklayan modellerin sınırlarını gösterir. Demokratik toplum paradigması insanın bu kolektif kapasitesini siyasal ve toplumsal örgütlenmenin merkezine taşıdığı ölçüde daha sağlam bir zemine oturur.
Ekoloji İlişkiler Dünyasını Görünür Kılıyor
Ekoloji yaşamı bağımsız varlıkların toplamı olarak değil, karşılıklı bağımlılıkların ağı olarak anlamamızı sağlar. Bu düşünme biçimi sosyal bilim açısından da önemlidir. Toplum yalnız sınıflardan, kurumlar ve kimliklerden oluşmaz. Bunlar arasındaki ilişkiler de toplumsal gerçekliğin parçasıdır. Bir havzanın suyu, tarımı, ormanı, köyü ve kenti birbirine bağlıdır. Yerel bilgi bu nedenle yalnız demokratik temsil meselesi değildir. Maddi bir bilgi kaynağıdır.
Merkezde alınan karar ile yerelin ürettiği bilgi arasındaki fark, demokratik toplum paradigmasının neden dağıtık karar alma mekanizmalarına ihtiyaç duyduğunu anlamak açısından önemlidir.
Görelilik Tek Merkezli Bakışın Sınırını Gösterdi
Einstein’ın görelilik teorisi düşünce tarihi açısından yarattığı dönüşüm büyüktür. Mutlak zaman ve mutlak mekan fikri yerini ilişkisel bir yapıya bıraktı. Tek ve ayrıcalıklı bir gözlem noktası fikri sarsıldı. Bu bilimsel kırılmanın toplumsal düşünceye açtığı alan, gerçeklik bağlam, konum ve ilişki içinde kavranır.
Merkezi devlet ise çoğu zaman kendisini bütün toplumu gören ayrıcalıklı bir nokta gibi kurar. Köy, mahalle, kadın meclisi, işyeri ve bölge ise kararların uygulanacağı alanlara dönüşür. Oysa her yerel birim kendi konumundan farklı bir bilgi üretir.
Sarısözen’in kullandığı “merkez olmayan merkez” kavramı burada daha güçlü hale gelir. Ortak koordinasyon sürer, fakat bütün bilgiyi tek noktada toplama iddiası yerini farklı bilgi merkezlerinin ilişkisine bırakır.
Kuantum Mekaniği Klasik Gerçeklik Anlayışını Genişletti
Kuantum mekaniği klasik fiziğin kesin, ayrık ve mekanik dünya anlayışının evrensel olmadığını gösterdi. Olasılık, belirsizlik, ölçüm ve ilişki fiziğin merkezine girdi. Atomaltı dünya gündelik sezgilerimizin dışında işliyor.
İnsan beyni günlük yaşamın ölçeklerinde evrimleşti. Kuantum dünyasını doğrudan sezmez, milyarlarca yıllık kozmik zamanı doğal olarak kavramaz, milyonlarca değişkenin aynı anda etkileştiği karmaşık sistemleri eksiksiz biçimde zihninde canlandıramaz.
Bu nedenle toplumu anlamak için kullandığımız kavramlar da sürekli gelişmek zorundadır. İşçi, köylü, kadın, sınıf, ulus, devlet, merkez ve çevre gibi kavramlar önemlidir. Fakat toplumsal gerçeklik bu kategorilerin arasındaki ilişkilerde biçimlenir. Demokratik toplum paradigması da bu ilişkisel bakışla daha derin hale gelir.
Karmaşıklık Bilimi Merkezin Sınırlarını Gösteriyor
Yerel birimler kendi çevrelerinde ortaya çıkan değişimi daha hızlı algılar. Geri bildirim daha kısa sürede oluşur. Karar yerel bilgiyle buluşur. Merkez ise koordinasyon, ortak standartlar ve ağlar arasındaki ilişkinin kurulması işlevini üstlenebilir.
Beyin bu açıdan çarpıcı bir örnek sunar. Milyarlarca nöronun oluşturduğu sistemde bütün hücrelere emir veren tek bir yönetici nöron bulunmaz. Farklı ağlar farklı işlevler üstlenir. Bilgi dolaşır. Bütünlük ilişkilerin içinden doğar.
Demokratik konfederalizmin “merkez olmayan merkez” fikri bu çerçevede çok daha anlaşılır hale gelir. Yerel karar kapasitesi korunur, bütünlük ağsal ilişkilerle kurulur, koordinasyon ortaklaşmayı güçlendirir.
Kadın Özgürlüğü Sınıfın Yanına Eklenen Bir Başlık Değildir
Sarısözen kadın sorununu sınıf kavramını aşan demokratik hareketlerden biri olarak işaret ediyor. Bu önemli bir adım. Fakat kadın özgürlüğü demokratik toplum paradigmasında daha kurucu bir yere oturur.
Antropoloji ve evrimsel biyoloji insan toplumsallığının yalnız üretim üzerinden kurulmadığını gösteriyor. İnsan yavrusunun uzun çocukluğu, ortak bakım, yaşamın yeniden üretimi, kuşaklar arası bilgi aktarımı ve gündelik hayatın örgütlenmesi toplumsal varoluşun temel parçalarıdır. Üretim kadar bakım da tarih yapar.
Bu nedenle kadın özgürlüğü sınıf mücadelesine eklenen bir yan başlık olarak değil, toplumun nasıl kurulduğu sorusunun merkezinde ele alınmalıdır. Demokratik toplum paradigmasının kadın özgürlüğüyle kurduğu bağ da buradan güçlenir.
Sarısözen’in Çabasının Sınırı Burada Ortaya Çıkıyor
Sarısözen demokratik toplum paradigmasını Marksist paradigmanın kavramlarıyla açıklamaya çalışıyor. Bu yaklaşım güçlü bir tarihsel zemin sunuyor. Sınıf, sömürü, sermaye, emek ve merkez çevre ilişkisi üzerinden önemli bağlantılar kuruluyor. Fakat demokratik toplum paradigması yalnız bu kavramsal mirasın içine yerleştirildiğinde, onun 21. yüzyılda taşıdığı yeni anlamın bir bölümü görünmez kalıyor.
Demokratik toplum paradigması yalnız sınıf mücadelesinin yeni bir biçimi değildir. Aynı zamanda toplum, doğa, bilgi, yerel karar alma, kadın özgürlüğü, ekoloji, özörgütlenme ve karmaşıklık üzerine yeni bir düşünme biçimidir. Bu yüzden paradigmanın daha geniş bir bilimsel zeminde yeniden temellendirilmesi gerekiyor.
Yorumlar
Yorum Gönder
Eleştiri ve tartışmaya açığım. Hakaret, tehdit, ayrımcılık ve reklam içeren yorumlar yayımlanmaz.