Çetin Akdeniz’in Öcalan Eleştirisine Bütüncül Bir Yanıt

 

Çetin Akdeniz’in Öcalan Eleştirisine Bütüncül Bir Yanıt: Sosyalizmi Daraltmak mı, Özgürlük Alanını Genişletmek mi?

İyi Niyetli Bir Eleştiri, Derin Bir Paradigma Ayrılığı

Çetin Akdeniz’in Teori ve Eylem’de yayımlanan Abdullah Öcalan eleştirisinin iyi niyetle, sosyalist teoriyi ve sınıf mücadelesini savunma kaygısıyla kaleme alındığını düşünüyorum. Yazının önemli yanı da burada. Akdeniz, Öcalan’ın Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu ekseninde geliştirdiği düşünceleri basit bir politik polemik olarak değil, sosyalizmin teorik temellerine yöneltilmiş ciddi bir meydan okuma olarak ele alıyor. Tam da bu nedenle tartışmayı tek tek cümleler veya alıntılar üzerinden değil, iki farklı toplumsal paradigma arasındaki ayrım üzerinden yürütmek gerekiyor. Bir tarafta sınıf, üretim ilişkileri, mülkiyet ve devlet iktidarı merkezli klasik Marksist çözümleme bulunuyor. Diğer tarafta ise Öcalan’ın sınıfı daha geniş bir toplumsal ilişkiler ağı içine yerleştirerek devlet, erkek egemenliği, ekoloji, kültür, ulus, ahlak, zihniyet ve komünal örgütlenmeyi aynı teorik bütünlük içinde düşünmeye çalışan yaklaşımı var.

Sınıfı Reddetmek Değil, Tek Merkez Olmaktan Çıkarmak

Akdeniz’in temel varsayımı, toplumsal tarihin ana ekseninin sınıf mücadelesi olduğu düşüncesine dayanıyor. Öcalan ise bu ekseni genişletiyor. Kapitalist toplumda sermaye ile emek arasındaki karşıtlık gerçektir. Artı-değer sömürüsü gerçektir. Ücretli emeğin sermaye tarafından sömürülmesi kapitalist sistemin temelidir. Marx’ın bu alandaki çözümlemesi bugün de vazgeçilmezdir. Öcalan’ın yaptığı, bu çözümlemeyi toplumsal tarihin tek açıklayıcı anahtarı olmaktan çıkarıp daha geniş bir tahakküm ve özgürleşme kuramı içine yerleştirmektir. Kadın üzerindeki erkek egemenliği kapitalizmden önce vardır. Devlet kapitalizmden binlerce yıl önce vardır. Etnik, dinsel ve kültürel tahakküm biçimleri yalnızca ücretli emek ilişkileriyle açıklanamaz. İnsan ile doğa arasındaki ilişki de mülkiyet biçiminin ötesinde daha geniş bir uygarlık sorunu olarak ele alınmalıdır. Bu nedenle Öcalan’ın yaklaşımı sınıfı yok saymak değil, sınıfı başka tarihsel ve toplumsal çelişkilerle birlikte yeniden konumlandırmaktır.

20. Yüzyıl Sosyalizminin Açtığı Yeni Sorular

Burada sosyalist teorinin kendi tarihine bakmak önemlidir. Marx kapitalizmin anatomisini çözümledi. Engels aile, özel mülkiyet ve devlet arasındaki ilişkiyi araştırdı. Lenin emperyalizm ve devlet sorununu geliştirdi. 20. yüzyıl ise sosyalist teorinin önüne yeni sorular çıkardı. Devrim sonrası toplumun siyasal özne olarak nasıl kalacağı, devletin nasıl daraltılacağı, bürokrasinin nasıl önleneceği, kadın özgürlüğünün nasıl toplumsal yaşamın merkezine yerleştirileceği, üretimin ekolojik sınırlarının nasıl belirleneceği ve ulusal sorunların devletçi olmayan biçimlerde nasıl çözülebileceği giderek daha önemli hale geldi. Öcalan’ın devlet eleştirisi bu tarihsel deneyimlerin içinden doğuyor. Onun temel sorusu, toplum kendi siyasal kapasitesini devlete devretmeden nasıl örgütlenebilir? Devlet mülkiyeti ile toplumsal mülkiyet arasındaki fark nasıl kurulabilir? İnsanların yalnızca üretim alanında değil, yaşamın bütün alanlarında karar süreçlerine katılması nasıl mümkün hale getirilebilir? Demokratik toplum paradigması bu sorulara komün, meclis, kooperatif ve konfederal örgütlenme üzerinden cevap arıyor.

Maddi Gerçeklik ile Zihniyet Birbirinden Kopuk Değildir

Akdeniz’in idealizm ve metafizik eleştirileri de iki farklı toplum anlayışının karşılaşmasından kaynaklanıyor. Toplumun zihniyet, anlam, kültür ve ahlak boyutunu merkeze almak maddi gerçeklikten uzaklaşmak anlamına gelmez. İnsan toplumu yalnızca üretim araçları ve ekonomik ilişkilerden oluşmaz. Para toplumsal bir kabul olarak çalışır ama dünya ekonomisini belirler. Ulus biyolojik bir gerçeklik değildir ama milyonlarca insanın davranışını yönlendirebilir. Devlet yalnızca asker, polis ve idari yapılardan ibaret değildir. Hukuk, eğitim, dil, semboller, tarih anlatıları ve meşruiyet üretimi olmadan varlığını sürdüremez. Erkek egemenliği yalnızca ekonomik üstünlükle değil, aile, kültür, ahlak, cinsellik, din ve gündelik yaşamla yeniden üretilir. Öcalan’ın anlam ve zihniyet vurgusu tam da bu noktada önemlidir. Toplumsal gerçekliği hem maddi ilişkiler hem de bu ilişkilerin insanlar tarafından anlamlandırılma biçimleri üzerinden birlikte düşünmeye çalışır.

Kadın Özgürlüğü Neden Paradigmanın Merkezinde?

Kadın özgürlüğü meselesi bu paradigma farkının en açık görüldüğü alanlardan biridir. Engels’in Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni sosyalist düşünce içinde büyük bir açılım yaratmıştır. Öcalan ise bu hattı daha ileri taşıyarak kadın üzerindeki tahakkümü uygarlığın ve iktidarın kuruluşuyla birlikte ele alır. Kadın özgürlüğünü sosyalist dönüşümün bir sonucu olarak değil, özgür toplumun kuruluş koşulu olarak görür. Kadın özgürlüğü bu yaklaşımda ayrı bir toplumsal başlık değil, toplumun özgürlük düzeyini ölçen temel kriterdir. Ev içi emek, bakım emeği, bedenin denetlenmesi, erkeklik kültürü, aile içi iktidar ve toplumsal yeniden üretim, özgürlük teorisinin merkezine alınır. Böylece sınıf mücadelesi kadın özgürlüğüyle birleşir ve sosyalizm daha kapsamlı bir toplumsal dönüşüm projesine dönüşür.

Ekoloji Sosyalizmin Yan Başlığı Değildir

Ekoloji konusunda da aynı genişleme görülür. 21. yüzyılda iklim krizi, biyolojik çeşitlilik kaybı, su ve toprak tahribatı, enerji rejimleri ve sınırsız büyüme sorunu sosyalizmin temel meselelerinden biri haline gelmiştir. Bugün yalnızca üretim araçlarının kime ait olduğunu değil, neyin üretildiğini, hangi amaçla üretildiğini, hangi ölçekte üretildiğini ve doğanın sınırlarının gözetilip gözetilmediğini de tartışmak zorundayız. Öcalan’ın endüstriyalizm eleştirisi burada belirleyici bir yere sahiptir. Teknolojiyi reddetmek yerine teknolojinin toplumun ihtiyaçlarına ve ekolojik sınırlara tabi olmasını savunur. Böylece ekonomi yalnızca üretim miktarı üzerinden değil, yaşamın sürdürülebilirliği ve toplumsal ihtiyaçlar üzerinden yeniden tanımlanır.

Komün: Sınıfın Alternatifi Değil, Toplumun Siyasal Hücresi

Komün kavramı da bu bütünlüğün merkezindedir. Komün bir sınıf değildir. İnsanların doğrudan karar süreçlerine katıldığı siyasal ve toplumsal örgütlenme biçimidir. İnsanlar burada yalnızca işçi olarak değil, kadın, genç, köylü, mahalle sakini, üretici, ekolojist veya kültürel topluluk üyesi olarak siyasal özne haline gelir. Öcalan’ın temel yaklaşımı, özgürlüğün gelecekte ele geçirilecek devlet iktidarına ertelenmemesidir. Toplum bugünden kendi karar mekanizmalarını, kooperatiflerini, kadın örgütlerini, yerel meclislerini ve dayanışma ağlarını kurmalıdır. Böylece devrim, yalnızca merkezi iktidarın el değiştirdiği bir an değil, gündelik hayatın bütün ilişkilerinin yeniden kurulması süreci haline gelir. Komün, emek mücadelesi ile demokratik katılımı birbirine bağlayan örgütlenme biçimidir.

Ulusal Özgürlük Devlet Kurmakla Sınırlı Değildir

Ulusal sorun konusunda da Öcalan özgürlük ile devlet arasında zorunlu bir özdeşlik kurulmasına itiraz eder. Kendi kaderini tayin hakkının özü bir halkın siyasal geleceği üzerinde karar verme yetkisidir. Bu karar bağımsızlık, federasyon, özerklik, konfederal ilişki veya ortak demokratik bir yapı biçiminde ortaya çıkabilir. Demokratik ulus yaklaşımı, ulusal iradeyi devlet kurma zorunluluğundan ayırarak kültürel, siyasal, ekonomik ve toplumsal öz-örgütlenmeyi öne çıkarır. Böylece ulusal özgürlük devlet sınırlarıyla değil, halkın kendi yaşamı üzerinde sahip olduğu demokratik kapasiteyle tanımlanır. Kürt sorununa ilişkin Öcalan’ın önerdiği yönelim de bu çerçevede, devlet kurmak yerine demokratik toplumun siyasal alanını genişletmeye dayanır.

Komünaliteyi Geçmişe Dönüş Olarak Okumamak Gerekir

Öcalan’ın din, komünalite, kabile ve aşiret üzerine çözümlemeleri de aynı tarih okumasının parçalarıdır. Burada temel amaç geçmiş toplumsal biçimleri bugüne aynen taşımak değildir. Öcalan tarih boyunca devlet dışında varlığını sürdüren toplumsal dayanışma damarlarını araştırır. Aşiretin, kabilenin, mezhebin, dini topluluğun veya yerel cemaatlerin içinde var olmuş dayanışma, paylaşım ve ortak karar mekanizmalarını komünal tarihin izleri olarak görür. Erken dinsel hareketlerdeki eşitlikçi ve paylaşımcı unsurları da bu çerçevede değerlendirir. Bu yaklaşım, dini teolojik bir hakikat olarak değil, tarih boyunca farklı toplumsal güçlerin içinde şekillendiği bir alan olarak ele alır. Böylece tarih yalnızca devletlerin ve sınıfların tarihi olmaktan çıkar, toplumun kendi kendini koruma ve örgütleme biçimlerinin tarihi haline gelir.

Doğa Bilimleri Bize Tek Çizgili Bir Evren Anlatmıyor

Doğa bilimleri konusunda Öcalan’ın açtığı alan da bu paradigmanın önemli bir parçasıdır. Modern bilim, doğayı doğrusal ve tek yönlü zorunluluklarla açıklayan mekanik modellerin ötesine geçmiştir. Evrimsel biyoloji bize doğal seçilimle birlikte mutasyon, genetik sürüklenme, çevresel koşullar, tarihsel rastlantılar ve organizmaların çevreleriyle karşılıklı ilişkilerinin birlikte işlediğini gösteriyor. Karmaşık sistemlerde tek bir nedenin tek bir sonucu üretmediği, çok sayıda etkenin birbirini değiştirdiği süreçler vardır. İnsan toplumu ise bunun da ötesinde, kendi koşullarını anlayabilen, yorumlayabilen ve değiştirebilen öznelerden oluşur. Öcalan’ın “yasa” yerine “eğilim” vurgusu tam da burada anlam kazanır. Toplumsal tarih mekanik bir zorunluluklar dizisi değildir. İnsanların örgütlenmesi, kültürü, ahlakı, siyasal tercihleri ve kurdukları kurumlar tarihsel yönelimi değiştirir. Sosyalizm de tarihin kendiliğinden getireceği bir sonuç değil, toplumsal öznenin bilinçli ve örgütlü yaratımıdır.

Sosyalizm Yalnızca Mülkiyet Sorunu Değildir

Bütün bu tartışmanın merkezinde sosyalizmin ne olduğu sorusu bulunuyor. Sosyalizm üretim araçlarının özel mülkiyetinin kaldırılmasını içerir, fakat bununla sınırlı değildir. Devletin toplum üzerindeki ağırlığının azaltılması, erkek egemenliğinin çözülmesi, doğayla ilişkinin yeniden kurulması, ulusal ve kültürel kimliklerin özgürce örgütlenebilmesi, insanların siyasal karar süreçlerine doğrudan katılması ve ekonominin toplumsal ihtiyaçlara göre düzenlenmesi de özgür toplumun kurucu unsurlarıdır. Öcalan’ın paradigması bu alanları birbirinden koparmadan düşünmeye çalışır. Emek mücadelesi kadın özgürlüğüyle, kadın özgürlüğü ekolojiyle, ekoloji demokrasiyle, demokrasi komünal örgütlenmeyle birleşir.

Marksizmin Genişlemesi Olarak Demokratik Toplum

Bu nedenle Öcalan’ın sosyalizm anlayışını klasik Marksizmin karşısına konmuş bir red olarak değil, sosyalizmin tarihsel bir genişlemesi olarak okumak daha açıklayıcıdır. Marx’ın kapitalizm çözümlemesi korunur, fakat onun yanına devletin tarihsel özerkliği, erkek egemenliği, ekolojik tahakküm, ulus-devlet ve toplumsal öz-örgütlenme eklenir. Böylece sosyalizm yalnızca ekonomik sömürünün ortadan kaldırılması değil, bütün tahakküm biçimlerinin birlikte aşılması sürecine dönüşür.

Marksizm Dogma Değilse Değişebilmelidir

Çetin Akdeniz’in yazısının iyi niyetli ve önemli olması tam da bu nedenle anlamlıdır. Çünkü ortaya koyduğu eleştiri bizi sosyalist teorinin sınırlarını yeniden düşünmeye çağırıyor. Ancak Marksizmin dogma olmadığını söylüyorsak, onun temel kategorilerinin yeni tarihsel deneyimler ve yeni bilimsel bilgiler ışığında yeniden ele alınmasına da açık olmak gerekir. Marx’ın eleştirel yöntemi, Marx’ın kavramlarını değişmez kabul etmekten çok, çağın gerçekliğini sürekli yeniden çözümlemekle yaşar.

Bugün sosyalizmi tartışırken 19. yüzyılın bilgisiyle sınırlı kalamayız. Kadın özgürlük hareketlerinin deneyimlerini, ekolojik krizi, 20. yüzyıl sosyalist devletlerinin tarihini, çağdaş antropolojiyi, evrimsel biyolojiyi ve karmaşıklık bilimini teorinin içine taşımak gerekir. Öcalan’ın demokratik toplum paradigması bu arayışın özgün örneklerinden biridir.

İki Farklı Devrim Anlayışı

Belki de Çetin Akdeniz ile Öcalan arasındaki temel ayrımı en açık biçimde şöyle ifade etmek mümkündür. Akdeniz’in temsil ettiği klasik çizgide devrim, sınıfın siyasal iktidarı ele geçirerek toplumsal ilişkileri dönüştürmesine dayanır. Öcalan’ın yaklaşımında ise özgürleşme, toplumun kendi siyasal, ekonomik, kültürel ve ekolojik kapasitesini doğrudan örgütleyerek devlet alanını giderek daraltmasına dayanır. Birinde devlet devrimin temel aracı olarak görülür. Diğerinde toplumun kendi kendini yönetme kapasitesinin büyümesi devrimin kendisine dönüşür. Asıl teorik tartışma burada yatıyor.

21. Yüzyıl Sosyalizmi İçin Asıl Soru

Sosyalizmi yalnızca sermaye egemenliğinin sona ermesi olarak mı düşüneceğiz, yoksa insanın insan üzerindeki, erkeğin kadın üzerindeki, devletin toplum üzerindeki ve insanın doğa üzerindeki tahakküm ilişkilerinin birlikte aşılması olarak mı? Öcalan’ın demokratik toplum paradigmasının açtığı alan, ikinci yolu düşünmeye çağırıyor.

Bu yaklaşımda sınıf mücadelesi kaybolmaz. Daha büyük bir özgürlük teorisinin içine yerleşir. Komün sınıfın alternatifi olmaz, toplumun siyasal özne haline geldiği alan olur. Kadın özgürlüğü sosyalizmin yan başlığı olmaz, toplumun özgürlük ölçüsü olur. Ekoloji kalkınmanın sınırı değil, yaşamın temeli olur. Demokrasi devletin sunduğu bir yönetim biçimi olmaktan çıkar, toplumun gündelik yaşam biçimine dönüşür. 21. yüzyıl sosyalizminin yenilenmesi tam olarak burada başlayacaktır.



Yorumlar

Popüler Yayınlar