Çerçeve Yasa Bir Sonuç Değil, Yeni Bir Toplumsal Mücadele Alanının Başlangıcı Olabilir

 

Çerçeve Yasa Bir Sonuç Değil, Yeni Bir Toplumsal Mücadele Alanının Başlangıcı Olabilir

Asıl mesele yasanın ne verdiği değil, hangi alanları açabileceğidir

Çerçeve yasaya yalnızca bugünkü maddeleri üzerinden bakıldığında ciddi sınırlılıklar görmek mümkündür. Kimlerin dönebileceği, kimlerin tahliye edilebileceği, hangi suçların kapsam içinde veya dışında tutulacağı elbette önemlidir. Asıl önemli olan demokratik toplum paradigması açısından bu düzenleme toplumun kendi kendisini örgütleyebileceği yeni bir siyasal alan açıyor mu? 

Özgürleşme yalnızca sınırlı elde edilen haklarla gerçekleşmez. Toplum kendi siyasal, ekonomik, kültürel ve ekolojik kurumlarını kurabildiği ölçüde gerçek bir özne haline gelir. Dolayısıyla çerçeve yasa, devlet merkezli siyasetten toplum merkezli siyasete doğru geçişin ilk hukuki zemini olabilir. Böyle bir durumda mücadelenin sorusu değişir. “Devlet bize ne verecek?” sorusunun yanına daha güçlü biçimde “Biz nasıl bir toplum kuracağız?” sorusu gelir.

Dağdan topluma doğru büyük bir enerji aktarımı

Yaklaşık yarım yüzyıllık mücadele yalnızca silahlı bir örgütlenme yaratmadı. Aynı zamanda çok geniş bir politik ekosistem oluşturdu. Kadın örgütlerinden belediyelere, kültür kurumlarından parlamenter siyasete, gençlik örgütlerinden diasporaya kadar uzanan büyük bir toplumsal deneyim birikti. Ancak silahlı çatışmanın devam ettiği koşullarda bu ekosistem sürekli devlet baskısı, güvenlik politikaları ve kriminalizasyon altında yaşadı. Yeni dönemin en büyük imkanlarından biri, bu enerjinin savunma pozisyonundan çıkarak doğrudan toplumsal inşaya yönelmesidir.

Bu değişim küçümsenmemelidir. Silahlı mücadele doğası gereği sınırlı sayıda insanın aktif olarak yer alabildiği bir mücadele biçimidir. Oysa demokratik toplumun inşası milyonlarca insanı özne haline getirebilir.  Siyaset yalnızca parti binalarında veya parlamentoda yapılan bir faaliyet olmaktan çıkar ve gündelik hayatın içine yerleşir.

Bu açıdan bakıldığında silahlı mücadelenin sona ermesi bir geri çekilme değil, mücadele alanının olağanüstü genişlemesi anlamına gelebilir. Birkaç bin insanın yapabileceği mücadele biçiminden milyonların katılabileceği bir mücadele biçimine geçiş mümkündür. Paradigmanın asıl sınavı da burada başlayacaktır.

Komün fikri ilk kez gerçek ölçekte sınanabilir

Demokratik toplum paradigmasının belki de en radikal yönü, siyasetin merkezine devleti değil toplumu yerleştirmesidir. Komün fikri bu nedenle yalnızca küçük bir yerel örgütlenme modeli değildir. İnsanların kendi yaşamları hakkında söz ve karar sahibi olmasının temel biçimidir. Mahalle, köy, işyeri, okul ve yerel topluluk düzeyinde insanların doğrudan karar süreçlerine katılması, demokrasinin seçimden ibaret olmaktan çıkması anlamına gelir.

Yeni siyasi dönem böyle bir örgütlenmenin önünü açabilirse, Türkiye açısından çok daha büyük bir demokratik deneyim başlayabilir. Çünkü bugünkü merkezi devlet yapısı yurttaşı büyük ölçüde dört veya beş yılda bir oy kullanan pasif bir seçmene indirgemektedir. Oysa komünal örgütlenme yurttaşı yeniden siyasal özne haline getirir. 

Bu aynı zamanda binlerce yıllık toplumsal hafızanın yeniden canlanması anlamına gelir. İnsanlık tarihinin büyük bölümünde topluluklar merkezi devlet mekanizmalarından çok daha uzun süre ortaklaşa yaşam biçimleri içinde var oldu. Modern teknoloji ise geçmişte yalnızca küçük toplulukların sürdürebildiği bu ortak karar mekanizmalarını bugün çok daha büyük ölçekte mümkün hale getiriyor. Dijital iletişim, açık kaynak platformlar, dağıtık ağlar ve yapay zeka destekli bilgi sistemleri binlerce komünün birbirleriyle koordinasyon kurmasını kolaylaştırabilir. Böylece komün fikri geçmişe dönüş değil, insanlığın kadim kolektif hafızasının 21. yüzyıl teknolojisiyle buluşması haline gelebilir.

Kadın özgürlüğü yeni dönemin gerçek ölçüsü olacaktır

Silahlı çatışmanın sona erdiği bir dönemde en önemli meselelerden biri kadın özgürlüğünün toplumsal yaşamda ne kadar derinleşeceğidir. Çünkü kadın özgürlüğünü yalnız siyasal temsil veya örgütlü kadın yapıları üzerinden değerlendirmek yeterli değildir. Gerçek dönüşüm ailede, gündelik yaşamda, ekonomik ilişkilerde ve erkek zihniyetinde gerçekleşmek zorundadır.

Bu nedenle yeni dönemin belki de en zor mücadelesi erkek dönüşümü olacaktır. Devlete karşı mücadele etmekle kendi içimizdeki iktidar ilişkilerini dönüştürmek aynı şey değildir. Erkek egemen kültür binlerce yıllık bir tarihsel birikime sahiptir ve yalnızca politik bilinçle ortadan kalkmaz. Kadının evdeki emeğinden toplumsal karar mekanizmalarındaki yerine kadar bütün ilişkilerin yeniden düşünülmesi gerekir. Demokratik toplum paradigmasının gerçek başarısı kadınların yalnızca örgütlerde temsil edilmesiyle değil, toplumun bütün yapısının kadın özgürlüğü üzerinden yeniden kurulmasıyla ölçülecektir.

Bu noktada kadın özgürlük hareketinin birikimi yeni dönemin en güçlü avantajlarından biridir. Kürt hareketinin son kırk yılda ürettiği kadın örgütlenmesi deneyimi, yalnız Kürt toplumunun değil Türkiye'nin bütün demokratikleşme mücadelesinin önemli kaynaklarından biri olabilir. Kadın meclisleri, kadın kooperatifleri, ekonomik dayanışma ağları, öz savunma tartışmaları ve eşbaşkanlık modeli daha geniş toplumsal alanlara taşınabilir.

Ekolojik mücadele paradigmanın kenarında değil merkezinde yer alabilir

Yeni dönemin önemli imkanlarından biri de ekolojik mücadelenin siyasal mücadelenin merkezine yerleşmesidir. Çünkü bugünkü kapitalist sistem yalnız emeği değil doğayı da sürekli sömürü nesnesine dönüştürüyor. Madenler, enerji projeleri, ormanların yok edilmesi, su kaynaklarının ticarileştirilmesi ve kentlerin betonlaşması yalnız çevre sorunu değildir. Bunların tamamı yaşam üzerinde kurulan iktidar biçimleridir.

Demokratik toplum paradigması bu nedenle ekolojiyi ayrı bir çevre politikası olarak değil toplumsal özgürlüğün temel unsurlarından biri olarak ele alır. Yeni siyasi imkanlar yerel toplumların kendi yaşam alanları üzerinde daha fazla söz sahibi olmasını sağlarsa, ekolojik mücadele de daha güçlü bir zemine kavuşabilir. 

Kürt meselesi Türkiye'nin demokratikleşme meselesine dönüşebilir

Yeni dönemin en büyük imkanlarından biri Kürt siyasal hareketinin kendi tarihsel sınırlarını aşarak Türkiye'nin genel demokratikleşme mücadelesinin daha güçlü bir parçası haline gelmesidir. Uzun yıllar boyunca devletin güvenlik söylemi Kürt siyasetini toplumun geri kalanından izole etmeye çalıştı. “Terör” kavramı yalnız silahlı yapıları değil çok geniş bir demokratik siyaset alanını kriminalize etmenin aracı olarak kullanıldı.

Silahlı çatışmanın sona ermesi bu duvarın önemli ölçüde zayıflamasına yol açabilir. Böyle bir durumda emek mücadelesi, kadın özgürlüğü, ekoloji, yerel demokrasi, gençlik, barınma, kültürel haklar ve ifade özgürlüğü aynı siyasal zeminde daha kolay buluşabilir. Kürt hareketinin yarım yüzyılda oluşturduğu politik deneyim Türkiye'nin diğer toplumsal hareketleriyle daha güçlü biçimde temas kurabilir.

Bu, hareket açısından da yeni bir sınav olacaktır. Kürt meselesinin çözümünü yalnız Kürtlerin haklarıyla sınırlı görmek yerine Türkiye'de yeni bir demokratik yaşam modelinin parçası haline getirmek gerekir. Demokratik toplum paradigmasının evrensel iddiası tam da burada sınanacaktır. Eğer paradigma yalnız Kürt toplumunun siyasal çözüm modeli olarak kalırsa kapasitesinin önemli bir bölümünü kullanamamış olur. Fakat kadın hareketinden ekoloji mücadelesine, işçi örgütlerinden gençlik hareketlerine kadar geniş bir toplumsal alanla buluşursa yeni bir demokratik siyaset kültürü üretebilir.

Devlet merkezli siyasetten toplumsal siyasete geçiş

Türkiye siyasetinin temel sorunlarından biri bütün siyasal tahayyülün devlet etrafında kurulmasıdır. İktidar da muhalefet de çoğu zaman aynı sorunun farklı cevaplarını verir: Devleti kim yönetecek? Oysa demokratik toplum paradigması başka bir soru sorar: Toplum kendisini nasıl yönetecek?

Yeni süreç bu sorunun daha fazla tartışılmasını mümkün hale getirebilir. Çünkü silahlı çatışmanın geri çekilmesiyle siyasal tartışmanın merkezine doğrudan demokrasi, yerel yönetimler, toplumsal katılım ve ekonomik örgütlenme gibi meseleler gelebilir. Devletin demokratikleşmesi elbette önemlidir fakat toplumun demokratikleşmesi daha derin bir meseledir. Dünyanın en demokratik anayasası bile örgütsüz bir toplumda gerçek demokrasi yaratamaz.

Bu nedenle çerçeve yasanın gerçek başarısı yalnız Ankara'da çıkarılacak yeni düzenlemelerle değil aşağıdan yükselen örgütlenme kapasitesiyle ölçülmelidir. Mahalle meclisi var mı? Kadınlar kendi örgütlerine sahip mi? İnsanlar ekonomik dayanışma ağları kurabiliyor mu? Gençler karar süreçlerine katılıyor mu? Yerel toplum ekolojik kararlar üzerinde söz sahibi mi? Kültürel farklılıklar kendilerini özgürce ifade edebiliyor mu? Demokratik toplumun gerçek göstergeleri bunlardır.

21. yüzyıl teknolojisi yeni bir örgütlenme ölçeği yaratabilir

Geçmişte komünal yaşamın temel sınırlarından biri ölçekti. Yüz kişinin yaşadığı bir köy doğrudan demokrasiyle yönetilebilir fakat milyonlarca insanın aynı biçimde karar süreçlerine katılması oldukça zordur. Bugünün teknolojisi bu tarihsel engeli kısmen ortadan kaldırabilecek araçlar sunuyor.

Dijital meclisler, açık kaynak karar platformları, ortak veri ağları, şeffaf bütçe sistemleri, blok zincir tabanlı kayıt mekanizmaları ve yapay zeka destekli bilgi paylaşımı farklı yerellerin birbirleriyle sürekli ilişki kurmasını mümkün hale getirebilir. Böylece merkezi bürokrasiye duyulan ihtiyaç azalırken yatay koordinasyon güçlenebilir.

Bu teknolojilerin kendiliğinden demokratik olmadığı unutulmamalıdır. Aynı araçlar merkezi gözetim ve denetim için de kullanılabilir. Fakat toplum tarafından kontrol edilen açık ve şeffaf sistemler demokratik konfederal örgütlenmenin teknik altyapısını güçlendirebilir. Bu anlamda yeni siyasal dönem yalnız geçmiş mücadele biçimlerinin devamı değil, yeni teknolojilerle yeni örgütlenme biçimlerinin denenebileceği bir laboratuvar haline gelebilir.

Bin kilometrelik yolun geri kalanında toplum vardır

Çerçeve yasa bu nedenle bir sonuç değil başlangıç olarak okunmalıdır. Fakat bu başlangıcın anlamı yalnız yeni yasaların çıkarılması değildir. Daha büyük olan imkan, siyasal mücadelenin merkezinin değişmesidir.

Bir dönem mücadelenin merkezi dağdı. Sonra parlamentolar, belediyeler ve siyasal partiler daha fazla önem kazandı. Yeni dönemde merkez artık çok daha geniş olmak zorundadır: mahalle, köy, işyeri, okul, kadın örgütü, kooperatif, ekoloji hareketi, kültür kurumu ve yerel meclis.

Demokratik toplum paradigmasının belki de en önemli iddiası burada ortaya çıkacaktır. Devletin demokratikleşmesini bekleyen toplum yerine kendi demokratik yaşamını kuran toplum.

Bu nedenle önümüzdeki dönemin temel sorusu “Çerçeve yasa Kürtlere ne verdi?” olmamalıdır.

Çerçeve yasanın açtığı siyasal alanı kullanarak nasıl bir toplum kurulabilir?

Eğer cevap güçlü bir örgütlü toplum, kadın özgürlüğü, ekolojik yaşam, yerel demokrasi ve ekonomik dayanışma olursa yeni dönem gerçekten tarihsel bir anlam kazanabilir.

O zaman “bin kilometrelik yolun ilk adımı” yalnız bir benzetme olmaktan çıkar. İlk adım hukuk olabilir. Ama geri kalan yol toplumun kendisini yeniden kurmasıdır.


Yorumlar

Popüler Yayınlar