Cennetin Eteklerinde İnsanlığın Büyük Dönüşümü
Cennetin Eteklerinde İnsanlığın Büyük Dönüşümü: Mezopotamya ve Zagros
İnsanlık tarihinin bazı coğrafyaları vardır ki yalnızca geçmişin sahnesi değildir. İnsanla doğa arasındaki ilişkinin yön değiştirdiği eşiklerdir. Mezopotamya ve onun doğusunda yükselen Zagros Dağlarının etekleri böyle bir coğrafyadır. Dicle ve Fırat havzaları, dağlarla ovaların, suyla kuraklığın, yabani tahıllarla hayvan sürülerinin buluştuğu bu geniş bölge, binlerce yıl boyunca insan topluluklarının yaşam biçimlerini dönüştürdü. Kutsal metinlerde anlatılan Aden Bahçesi'nin kesin olarak buraya yerleştirilebileceğini söylemek mümkün değildir. Fakat anlatıda Dicle ve Fırat'a yapılan göndermeler nedeniyle Mezopotamya çok eski dönemlerden beri "cennet" tasavvuruyla ilişkilendirilmiştir. İlginç olan şudur: Mitolojinin cenneti olarak hayal edilen bu topraklar, arkeoloji açısından da insanlık tarihindeki en büyük dönüşümlerden birinin merkezlerinden biridir.
Cennet Bir Yer miydi, Yoksa Bir Hafıza mı?
Belki de "cennet" sözcüğünü yalnızca dinsel anlamıyla okumamak gerekir. Avcı-toplayıcı topluluklar açısından Zagros etekleri gerçekten olağanüstü bir yaşam alanıydı. Dağlardan gelen sular, vadiler, yabani buğday ve arpa türleri, mercimek, çeşitli yenilebilir bitkiler, yabani keçiler ve başka hayvanlar aynı ekolojik sistem içinde bulunuyordu. İnsan burada doğanın dışında yaşayan bir varlık değildi. Ekosistemin içindeki türlerden biriydi.
Arkeolojik araştırmalar, Zagros bölgesinde tarıma geçişin yaklaşık 12 bin yıl önce başlayan uzun bir süreç olduğunu gösteriyor. İran Zagroslarında bulunan bitki kalıntıları, yabani buğday, arpa ve mercimeğin giderek daha yoğun biçimde kullanıldığını ve zamanla tarımsal üretime yönelen bir ilişkinin geliştiğini ortaya koyuyor. Üstelik yeni çalışmalar tarımın tek bir merkezde birdenbire icat edilip çevreye yayıldığı eski modeli giderek zayıflatıyor. Bereketli Hilal'in farklı bölgelerinde birbirinden kısmen bağımsız evcilleştirme süreçleri yaşanmış olabilir.
Burada çok önemli bir ayrıntı var. İnsan bir sabah uyanıp "bugün tarımı icat edelim" demedi. Binlerce yıl boyunca bitkileri gözledi, belirli türleri topladı, bazı alanlara yeniden tohum düşürdü, hayvan sürülerinin davranışlarını öğrendi, mevsimleri izledi. Tarım bir buluş anından çok, insanla diğer canlılar arasında değişen uzun bir ilişkinin sonucuydu.
Evrimsel Biyoloji Açısından Zagros
Evrimsel biyoloji bize organizmaların çevrelerinden bağımsız olmadığını söyler. Türler çevrelerine uyum sağlarken aynı zamanda çevrelerini de değiştirirler. İnsan bu konuda son derece güçlü bir örnektir. Ateş kullanmak, bitki toplamak, avlanmak, hayvan sürülerini yönlendirmek ve sonunda tarım yapmak yalnızca insanın doğaya uyum sağlaması değildir. İnsan aynı zamanda kendi seçilim ortamını değiştirmeye başlamıştır.
Zagros'ta yaşanan dönüşüm bu nedenle sadece "ekonomi tarihi" değildir. Bir türün kendi ekolojik koşullarını değiştirmesinin tarihidir.
Keçi bunun güzel örneklerinden biridir. Bereketli Hilal, keçinin erken evcilleştirilmesinin temel bölgelerinden biridir. Genetik çalışmalar bu sürecin de tek çizgili olmadığını, farklı insan topluluklarıyla yabani keçi popülasyonlarının uzun süreli etkileşiminden doğan karmaşık bir süreç olduğunu gösteriyor. Daha sonraki dönemlerde Zagros topluluklarının koyun ve keçi sütünü yaygın biçimde kullandığına ilişkin doğrudan biyomoleküler kanıtlar da bulunmuştur. MÖ yedinci binyıldan itibaren süt ürünlerinin yaşam biçiminin önemli bir parçası haline geldiğini gösteren bulgular vardır.
İşin çarpıcı tarafı şudur: İnsan keçiyi değiştirirken keçi de insanı değiştirdi. İnsan buğdayı seçerken buğday da insan toplumunun yapısını dönüştürdü. Dolayısıyla evcilleştirme tek yönlü bir hakimiyet ilişkisi değildir. Birlikte evrimleşmeye benzeyen uzun bir karşılıklı dönüşüm sürecidir.
Buğdayı Biz mi Evcilleştirdik, Buğday mı Bizi?
Bu soruyu biraz kışkırtıcı biçimde sormak yararlı olabilir. İnsan buğdayı evcilleştirdi. Doğru. Fakat buğday da insanın yerleşmesini, tarlayı korumasını, hasat zamanını beklemesini, ürün depolamasını ve belli bir bölgede daha uzun süre kalmasını gerektirdi.
Yabani tahıl toplayan hareketli insan topluluklarından ekim yapan yerleşik topluluklara doğru geçildikçe insanın zaman algısı bile değişmiş olmalı. Avcı-toplayıcının hareketli coğrafyası yavaş yavaş tarlanın döngüsüne bağlandı. Ekim, bekleme, hasat, depolama ve yeniden ekim...
Buğdayın genetik tarihi de basit değildir. Günümüzdeki araştırmalar evcilleştirilmiş buğdayın ortaya çıkışında farklı yabani popülasyonların ve uzun süreli genetik karışımların rol oynadığını gösteriyor. İlk evcilleştirilmiş buğday türlerinden siyez, Bereketli Hilal'deki Neolitik dönüşümün merkezinde yer aldı.
Dolayısıyla Neolitik dönüşümü "insanın doğaya egemen olmaya başladığı an" diye okumak eksiktir. Başlangıçta insan doğayı denetlemekten çok onun döngülerini öğreniyordu. Asıl tarihsel soru daha sonra ortaya çıkar: Doğayla kurulan bu karşılıklı ilişki ne zaman tahakküm ilişkisine dönüştü?
Köyden Kente, Üründen Artığa
Tarım üretimin artmasını mümkün kıldı. Üretimin artması ise depolamayı geliştirdi. Depolama geleceğe yönelik güvence sağlarken aynı zamanda başka bir olasılık yarattı: Biriktirilmiş ürünü kim yönetecekti?
İnsanlık tarihindeki kırılmalardan biri burada başladı.
Bir köy topluluğunda üretilen ürün ortak ihtiyaçların karşılanması için kullanılabilir. Fakat üretim fazlası sürekli hale geldiğinde depolar, ürün dağıtımı, sulama sistemleri, toprak kullanımı ve hayvan sürülerinin yönetimi giderek daha karmaşık örgütlenmeler gerektirdi. Mezopotamya'nın güneyindeki büyük sulama toplumlarında bu örgütlenme daha sonra tapınaklar, yöneticiler, askerler ve bürokrasiyle birleşecekti.
Böylece Neolitik köylerle binlerce yıl sonra ortaya çıkan Sümer kent devletleri arasında düz bir çizgi olmasa da uzun bir dönüşüm süreci başladı.
Toprak yalnızca yaşanan yer olmaktan çıktı. Üretim aracına dönüştü.
Tahıl yalnızca yiyecek olmaktan çıktı. Vergilendirilebilir ürüne dönüştü.
Hayvan yalnızca ekolojik yaşamın parçası olmaktan çıktı. Sürü ve servet haline geldi.
İnsan emeği de giderek ölçülebilir, yönetilebilir ve denetlenebilir hale geldi.
Ve tarih burada yeni bir evreye girdi.
Cennetten Uygarlığa mı, Ekosistemden Hiyerarşiye mi?
Klasik uygarlık anlatısı bunu büyük bir ilerleme olarak sunar: Tarım bulundu, köyler kuruldu, kentler doğdu, yazı icat edildi, devlet ortaya çıktı ve insanlık medenileşti.
Fakat başka bir soru sormak mümkündür: Bu süreçte ne kaybettik?
Yerleşik yaşam nüfusu büyüttü, bilgi birikimini artırdı, mimariyi ve zanaatı geliştirdi. Fakat aynı zamanda salgın hastalıkların yayılmasını kolaylaştırdı, beslenmeyi bazı bölgelerde daha tekdüze hale getirdi, ağır tarımsal emeği artırdı ve toplumsal eşitsizliklerin büyümesine zemin hazırladı.
İşte evrimsel biyolojiyle toplumsal tarih burada yeniden buluşuyor.
Homo sapiens yüz binlerce yıl boyunca küçük ve hareketli gruplar içinde yaşadı. İnsan beyninin sosyal davranışları, dayanışma biçimleri, karşılıklılık ilişkileri ve paylaşma pratikleri çok uzun bir evrimsel tarihin ürünüdür. Devlet, sınıf, özel mülkiyet, bürokrasi ve büyük ordular ise insan türünün tarihinde son derece yeni kurumlardır.
Dolayısıyla bugün "insan doğası" diye sunduğumuz birçok davranışın ne kadarının gerçekten biyolojik, ne kadarının son birkaç bin yıllık kurumların ürünü olduğunu tekrar düşünmek gerekir.
Zagros Bize İnsan Doğası Hakkında Ne Söylüyor?
Zagros'un tarihi bize önemli bir şey hatırlatıyor: İnsan doğası tamamlanmış bir paket değildir.
İnsan davranışı biyoloji, kültür ve çevrenin sürekli etkileşimi içinde biçimlenir.
Avcı-toplayıcı insan başka toplumsal ilişkiler geliştirir. Yerleşik çiftçi başka ilişkiler geliştirir. Kentte yaşayan insan başka ilişkiler geliştirir. Kapitalist metropolün insanı ise tamamen farklı uyaranlarla karşı karşıyadır.
Genler birkaç bin yılda bütünüyle değişmez fakat içinde yaşadığımız toplumsal ve ekolojik ortam davranışlarımızın hangi yönlerinin güçleneceğini ciddi biçimde etkileyebilir.
Bu nedenle "insan bencildir", "insan rekabetçidir" veya "insan doğası gereği hiyerarşiktir" gibi ifadeler evrimsel biyoloji açısından fazla basittir. İnsan hem rekabet edebilen hem işbirliği kurabilen bir türdür. Hangi davranışın baskın hale geleceği büyük ölçüde içinde bulunduğu ilişkiler sistemiyle bağlantılıdır.
Zagros'tan Mezopotamya kentlerine uzanan tarih bunun dev bir laboratuvarı gibidir.
Belki de "Cennetten Kovulma" Başka Bir Şeyi Anlatıyordu
Burada bilimsel bir iddia değil, felsefi bir yorum yapılabilir.
Kutsal metinlerde insanın cennetten kovulması tarımla doğrudan özdeşleştirilemez. Fakat anlatının sembolik gücü şaşırtıcıdır. İnsan doğayla dolayımsız ilişkisinden kopar. Toprağı emekle işlemek zorunda kalır. Kadının doğurganlığı acı ve denetim temasıyla ilişkilendirilir. İnsan artık yaşamını zahmetle sürdürmek zorundadır.
Belki de bu anlatılar, çok eski toplumsal dönüşümlerin kültürel hafızada bıraktığı yankılardan biri olarak okunabilir.
Bunu kanıtlayamayız.
Ama soru önemlidir.
Cennet gerçekten kaybedilmiş doğa-insan dengesiyle ilgili bir insanlık hafızası olabilir mi?
Belki "cennet" hiçbir zaman tek bir bahçe değildi. İnsanların henüz doğayı kendilerinden tamamen ayrı ve hükmedilmesi gereken bir nesne olarak görmediği bir ilişki biçimiydi.
Mezopotamya'nın Büyük Çelişkisi
İnsanlığın ilk büyük tarımsal deneyimlerinden bazıları bu coğrafyada gelişti. İlk köylerin, hayvan evcilleştirmenin, tahıl tarımının, büyük kentlerin, yazının ve devlet örgütlenmesinin önemli örnekleri yine burada ortaya çıktı.
Fakat aynı coğrafya bize başka bir tarihi de gösteriyor.
Doğayla işbirliğinden doğayı denetlemeye, ortak üretimden artığın merkezileşmesine, köy topluluğundan sınıflı kente, yaşamın örgütlenmesinden iktidarın örgütlenmesine doğru uzun bir dönüşüm...
Bu yüzden Mezopotamya yalnızca "uygarlığın beşiği" değildir.
Aynı zamanda uygarlığın çelişkilerinin beşiğidir.
Ve belki bugün iklim krizi, ekolojik yıkım, eşitsizlik ve toplumsal parçalanmayla karşı karşıya olduğumuz bir çağda Zagros eteklerine yeniden bakmamızın nedeni de budur. Çünkü insanlığın ilk büyük dönüşümlerinden biri burada başladı. İnsan doğadan kopmadı ama doğayla kurduğu ilişkinin biçimini değiştirdi.
Bugünkü temel soru ise binlerce yıl öncekinden çok daha büyük ölçekte önümüzde duruyor:
İnsan doğaya hükmetmeye çalışan bir uygarlığı sürdürerek yaşayabilir mi, yoksa hayatta kalabilmek için kendisini yeniden doğanın ilişkiler bütünü içinde tanımlamak zorunda mı?
Belki Mezopotamya'nın bize bıraktığı en büyük miras yazı, kent veya devlet değildir.
Belki en büyük mirası, insanlığın bir yaşam biçimini değiştirebildiğini göstermesidir.
Bir kez değiştirdiysek, yeniden değiştirebiliriz.
Mezopotamya, Zagros Dağları, Bereketli Hilal,

Yorumlar
Yorum Gönder
Eleştiri ve tartışmaya açığım. Hakaret, tehdit, ayrımcılık ve reklam içeren yorumlar yayımlanmaz.