Bağışıklık Sistemi ve Komün

 

Bağışıklık Sistemi ve Komün

Beden Kendinden Olmayanı Neden Her Zaman Düşman Saymaz?

Bağışıklık sistemi denildiğinde zihnimizde çoğu zaman bir savaş sahnesi belirir. Beden bir kale, mikroplar işgalci, bağışıklık hücreleri asker, hastalık ise saldırıdır. Bu anlatının bir karşılığı vardır, çünkü bağışıklık sistemi gerçekten de zararlı mikroorganizmalara karşı savunma geliştirir. Fakat sistem yalnızca bundan ibaret değildir. Eğer bağışıklığın temel ilkesi “benden olmayanı yok et” olsaydı insan yaşamı büyük ihtimalle mümkün olmazdı. Çünkü bedenimiz sürekli olarak kendinden olmayanlarla temas eder. Soluduğumuz havadan yediğimiz yiyeceklere, derimizin üzerindeki mikroorganizmalardan bağırsaklarımızdaki devasa mikrobiyal topluluğa kadar yaşamımız başkalarıyla temas içinde sürer. Bağışıklık sisteminin başarısı bu nedenle yalnızca neye saldıracağını bilmesinde değil, neye saldırmaması gerektiğini de öğrenebilmesindedir.

Yaşamın Koşulu Sadece Savunma Değil, Ayırt Edebilmedir

Bağışıklık sistemi uzun süre basitçe “kendinden olan” ile “kendinden olmayanı” ayıran bir mekanizma olarak anlatıldı. Fakat bağışıklık bilimi geliştikçe tablonun bundan çok daha karmaşık olduğu görüldü. Beden her yabancı moleküle aynı tepkiyi vermez. Yediğimiz besinlerde bulunan sayısız molekül bedenimize dışarıdan gelir. Bağırsaklarımızda yaşayan mikroorganizmalar genetik olarak bize ait değildir. Buna rağmen sağlıklı bir bağışıklık sistemi bunların tamamına savaş açmaz. Bağırsak mukozası, bağışıklık hücreleri, mikroorganizmalar ve onların ürettiği maddeler arasında sürekli bir iletişim vardır. Bağışıklık sistemi gerektiğinde tepki verir, gerektiğinde tepkiyi sınırlar, kimi ilişkilerle birlikte yaşamayı sürdürür. Yani yaşam yalnızca sınır çizerek değil, sınırın iki tarafı arasında kurulacak ilişkinin niteliğini düzenleyerek devam eder.

Burada komünal yaşam açısından üzerinde durmaya değer önemli bir düşünce ortaya çıkıyor. Bir topluluğun varlığını sürdürebilmesi için mutlaka herkesin birbirine benzemesi gerekmez. Farklılık, bütünlüğün bozulması anlamına gelmez. Tıpkı bağırsaklarımızdaki farklı mikroorganizmaların varlığının sağlıklı bir bedende otomatik olarak hastalık anlamına gelmemesi gibi. Asıl mesele farklılığın varlığı değil, farklı unsurlar arasındaki ilişkinin nasıl kurulduğudur. Biyolojinin bize gösterdiği şeylerden biri budur: Sınır ile ilişki birbirinin karşıtı olmak zorunda değildir.

Bağışıklığın En Büyük Yeteneği Saldırmak Değil, Düzenlemektir

Bağışıklık sistemi yalnızca saldırıyı başlatan mekanizmalardan oluşmaz. Tepkiyi frenleyen ve aşırı bağışıklık yanıtını sınırlandıran mekanizmalar da yaşam için vazgeçilmezdir. Düzenleyici T hücreleri bunun önemli örneklerinden biridir. Bağışıklık sistemi gerektiğinde güçlü bir yanıt üretirken aynı zamanda bu yanıtın ne zaman azaltılacağını ve durdurulacağını da düzenlemek zorundadır. Çünkü sınırsız savunma organizmayı korumak yerine ona zarar verebilir. Bağışıklığın gücü yalnızca ne kadar sert tepki verebildiğinde değil, tepkinin ölçüsünü ve bağlamını ayarlayabilmesindedir.

Bu durum bize toplumsal yaşam üzerine düşünmek için ilginç bir pencere açar. Güçlü bir topluluk her farklılığı bastırabilen topluluk değildir. Kendi içindeki farklılıklarla birlikte yaşayabilen, gerilimleri düzenleyebilen, sınırlarını korurken ilişki kanallarını açık tutabilen topluluk daha dayanıklı olabilir. Buradan biyolojiden siyasete doğrudan bir yasa çıkaramayız. İnsan toplumu bir bağışıklık sistemi değildir. Fakat karmaşık canlı sistemlerin nasıl sürdürülebildiğini gözlemlemek, toplumsal örgütlenme hakkındaki mekanik kabullerimizi sorgulamamıza yardım edebilir.

“Ben” Dediğimiz Şeyin Sınırı Nerede?

İşin daha ilginç tarafı burada başlıyor. Bağışıklık sistemi üzerine düşündükçe “ben” dediğimiz şeyin sınırları bulanıklaşır. Bağırsaklarımızdaki mikroorganizmalar insan hücresi değildir ama metabolizmamızla ve bağışıklığımızla sürekli etkileşim halindedir. Derimiz yalnızca bizim hücrelerimizden oluşan steril bir duvar değildir. Yaşamımız çevremizdeki canlılarla sürekli madde ve bilgi alışverişi içerisinde gerçekleşir. İnsan organizması kendi bütünlüğünü korur fakat bu bütünlüğü dünyadan yalıtılarak değil, dünyayla seçici ilişkiler kurarak gerçekleştirir.

Belki modern birey anlayışının en fazla sorgulanması gereken noktalarından biri de budur. Bireyi çevresinden bağımsız, kendi kendine yeterli ve sınırları kesin bir varlık olarak düşündüğümüzde yaşamın gerçek örgütlenmesini gözden kaçırabiliriz. İnsan bedeninin kendisi bile böyle yaşamıyor. Varlığımız başka canlılarla kurduğumuz ilişkilerden bağımsız değil. Bağışıklık sistemi bu ilişkileri ortadan kaldırmaya çalışmıyor. Onları sürekli değerlendiriyor, düzenliyor ve gerektiğinde sınırlandırıyor.

Bu açıdan bakıldığında komünal yaşam, bireyin ortadan kaldırılması olarak değil, bireyin ilişkisel doğasının kabul edilmesi olarak düşünülebilir. Komün içinde farklılıkların kaybolması gerekmez. Aksine farklılıkların yaşayabileceği ilişkilerin kurulması gerekir. Çünkü biyolojik sistemlerde de bütünlük çoğu zaman tek tipleşmeden değil, farklı unsurlar arasındaki düzenlenmiş ilişkilerden doğar.

Sınır Duvar Değil, İlişki Alanıdır

Derimiz, bağırsak yüzeyimiz ve solunum yollarımız beden ile çevre arasındaki önemli sınırlardır. Fakat bunların hiçbiri dünyayı tamamen dışarıda bırakan beton duvarlar gibi çalışmaz. Oksijen içeri girer, karbondioksit dışarı çıkar. Besinler alınır, maddeler ayrıştırılır, mikroorganizmalarla sürekli temas edilir. Bedenin sınırı aynı zamanda yoğun bir alışveriş alanıdır. Başka bir ifadeyle sağlıklı sınır, mutlak kapanma değil, neyin hangi koşullarda geçeceğini düzenleme kapasitesidir.

Komünal yaşam açısından sınır kavramını da böyle yeniden düşünebiliriz. Bir topluluk kendisini koruyabilir, kendi kararlarını alabilir ve kendi özgünlüğünü sürdürebilir. Fakat bunu dışarıdaki her şeyi düşmanlaştırmadan da yapabilir. Yerel olanın kendi bütünlüğünü korumasıyla başka topluluklarla ilişki kurması arasında zorunlu bir çelişki yoktur. Hatta karmaşık bir toplumsal yapının dayanıklılığı tam da bu iki kapasitenin birlikte gelişmesine bağlı olabilir: özerklik ve ilişki.

Komün Homojenlik Değil, Birlikte Yaşama Kapasitesidir

Bağışıklık sisteminden topluma taşınabilecek hazır bir siyasal reçete yoktur. Fakat bağışıklık sistemi bize güçlü bir düşünme yöntemi sunabilir. Yaşamın devamı yalnızca çatışma üzerinden açıklanamaz. Tolerans, karşılıklı uyum, düzenleme, seçici sınırlar ve birlikte yaşam da biyolojik dünyanın temel süreçleri arasındadır. İnsan bedeni her saniye milyonlarca farklı unsur arasındaki ilişkileri düzenleyerek varlığını sürdürür.

Belki komünü de birbirine benzeyen insanların kusursuz uyumu olarak düşünmekten vazgeçmeliyiz. Komün, farklılıkların ortadan kaldırıldığı yer değil, farklılıkların birbirini yok etmeden ilişki kurabildiği toplumsal alan olabilir. Birlik, aynılaşmak değildir. Dayanışma, farklılığın sona ermesi değildir. Özerklik de ilişkisizlik değildir.

İlk yazıda sindirim sisteminin bize gösterdiği temel düşünce “yaşam ilişkidir” olmuştu. Bağışıklık sistemi buna ikinci bir cümle ekliyor:

Yaşam yalnızca ilişki kurabilmek değil, hangi ilişkiyi nasıl kuracağını öğrenebilmektir.

Demokratik ve komünal toplum arayışının en zor sorularından biri de tam olarak budur. Birlikte yaşayabilmek için farklılıklarımızdan vazgeçmeden, birbirimizi yok etmeyen ilişkileri nasıl kuracağız?

Bedenimiz bu soruya hazır bir siyasal cevap vermiyor. Fakat yaklaşık her an yaptığı bir şeyle bize düşünmemiz gereken yönü gösteriyor:

Yaşamak, sınırları ortadan kaldırmak değil, sınırları ilişkiye dönüştürebilmektir.

 

Yorumlar

Popüler Yayınlar