Asıl Mücadele Şimdi Başlıyor
Asıl Mücadele Şimdi Başlıyor
Kürt Politik Hareketinin Kazanımlarından Demokratik Toplumun İnşasına
Kürt politik hareketinin yaklaşık yarım yüzyıllık mücadelesini yalnız devletin hangi hakkı tanıdığı, parlamentoya kaç milletvekili gönderildiği, kaç belediyenin kazanıldığı veya çıkarılacak bir yasanın hangi maddeleri içerdiği üzerinden okumak büyük resmi kaçırmak olur. Çünkü ortaya çıkan şey artık yalnızca bir siyasi örgüt, parti veya seçmen kitlesi değildir. Türkiye'den Suriye'ye, Irak'tan İran'a, Avrupa'nın büyük kentlerinden dünyanın farklı ülkelerindeki diasporaya kadar uzanan, kadın örgütlerini, belediyeleri, parlamenter temsili, yayın organlarını, kültür kurumlarını, dayanışma ağlarını ve uluslararası ilişkileri birbirine bağlayan geniş bir politik ekosistem oluşmuştur. Bir zamanlar varlığı dahi inkar edilen bir halk, bugün yalnızca tanınmak isteyen bir topluluk değildir. Kendi siyasetini, kavramlarını ve toplumsal kurumlarını üretme kapasitesine sahip politik bir özne haline gelmiştir. Ancak tam da bu nedenle yeni döneme yalnız “kazanımlar dönemi” olarak bakmak yanıltıcıdır. Bugüne kadar verilen mücadele demokratik toplumun kurulabileceği alanı açtı. Asıl mücadele şimdi başlıyor.
İnkarın Kırılmasından Toplumun Dönüşümüne
Cumhuriyetin uzun bir döneminde Kürt meselesinin temel ekseni inkar üzerine kuruluydu. Kürt kimliği, dili ve siyasal talepleri kamusal hayatın dışına itilmeye çalışıldı. Bugün ise tartışma artık Kürtlerin var olup olmadığı üzerine değildir. Kürt meselesinin nasıl çözüleceği, nasıl bir ortak yaşam kurulacağı, yerel demokrasinin nasıl işleyeceği ve eşit yurttaşlığın nasıl güvence altına alınacağı tartışılıyor. Bu değişimin kendisi tarihsel bir kazanımdır. Fakat inkarın kırılması özgürlüğün gerçekleştiği anlamına gelmez. Bir kimliği tanımak başka, o kimliğin eşit ve özgür yaşayabileceği toplumsal ilişkileri kurmak başkadır. Bir dili yasaklamamak başka, o dilin günlük hayatta, eğitimde, kültürde ve kuşaklar arasında yeniden üretilebilmesini sağlamak başkadır. Kadınları parti yönetimine taşımak başka, binlerce yıllık erkek egemenliğini evin, mahallenin, aşkın, evliliğin ve gündelik hayatın içinden söküp atmak başkadır. Dolayısıyla mücadele artık yalnız devlet ile Kürtler arasında yürüyen hukuki bir sorunun çok ötesindedir. Mesele toplumun kendisinin dönüşmesidir.
Kök Yasa Son Durak Değil İlk Adım
Bugünkü kök yasa tartışmasını da buraya yerleştirmek gerekir. Kök yasa demokratik siyaset alanının genişlemesini, hukuki engellerin kaldırılmasını ve silahlı çatışma döneminden demokratik mücadele dönemine geçişi sağlayabilecek önemli bir eşik olabilir. Fakat bir yasa toplumsal devrim yapmaz. Yasa önümüzdeki bazı duvarları kaldırabilir, bir kapıyı açabilir, insanların siyaset yapabilmesini kolaylaştırabilir ve güvenlikçi yaklaşımın daralttığı alanı genişletebilir. Ama toplumun nasıl yaşayacağını yasa belirleyemez. Bu nedenle Öcalan'ın yaklaşımından hareketle kök yasayı bin kilometrelik yolun ilk adımı olarak görmek gerekir. Çünkü devlet yasa çıkarabilir ama demokratik toplumu, toplumun kendisi kurmak zorundadır. Hukuki değişim gerekli olabilir, fakat zihinsel ve toplumsal dönüşüm gerçekleşmediği sürece hukuk kağıt üzerinde kalabilir. Asıl mesele, açılan demokratik alanın nasıl doldurulacağıdır.
Bir Hareketten Ekosisteme
Kürt politik hareketinin bugünkü gücü tam da burada ortaya çıkıyor. Parlamento, belediyeler, kadın hareketi, gençlik örgütlenmeleri, basın ve yayın ağı, sanat ve edebiyat üretimi, diaspora, Avrupa'daki siyasal ve diplomatik ilişkiler, yerel demokrasi deneyimleri, kooperatifler, alternatif ekonomi arayışları, ekoloji hareketleri ve Kuzey ve Doğu Suriye deneyimi yan yana düşünüldüğünde karşımızda artık yalnız klasik anlamda bir politik hareket bulunmuyor. Bunların birbirleriyle ilişki kurması bir toplumsal ekosistem meydana getiriyor. Bir kurum baskı gördüğünde başka bir kurum devreye girebiliyor. Parlamenter alan daraldığında belediye, belediye alanı kapatıldığında sivil toplum, ülkedeki medya susturulduğunda diaspora ve uluslararası yayın ağları öne çıkabiliyor. Bir kentte yürütülen mücadele kısa sürede Berlin'e, Brüksel'e veya Stockholm'e ulaşabiliyor. Bu ağ hareketin olağanüstü bir direnç kapasitesi geliştirmesini sağladı. Fakat aynı ekosistem şimdi başka ve belki daha zor bir sınavla karşı karşıya: Direnmenin ötesine geçip yeni bir yaşam kurabilecek mi?
Direnmek ile Kurmak Aynı Şey Değildir
Bir hareket yıllarca baskı altında yaşadığında doğal olarak enerjisinin büyük bölümünü kendisini, kimliğini, örgütünü, dilini, belediyelerini ve toplumsal varlığını korumaya ayırır. Bu şartlarda güçlü bir savunma refleksi gelişmesi kaçınılmazdır. Fakat çatışma geriler ve demokratik siyaset alanı genişlerse bambaşka bir soru ortaya çıkar. Neye karşı olduğumuzu biliyoruz. Peki nasıl yaşayacağız? Devlete karşı demokrasi savunmak kolaydır, kendi örgütünün içinde demokrasiyi uygulamak daha zordur. Erkek egemen devleti eleştirmek kolaydır, evde çayı kimin demlediğine ve bulaşığı kimin yıkadığına bakmak daha zordur. Kapitalizmi eleştirmek kolaydır, tüketim alışkanlıklarımızı değiştirmek daha zordur. Merkezi devleti eleştirmek kolaydır, kendi örgütümüzde yetkiyi aşağıya ve topluma devretmek daha zordur. Ekolojik toplumdan söz etmek kolaydır, üretim ve tüketim biçimlerimizi gerçekten değiştirmek daha zordur. Dolayısıyla yeni dönemin mücadelesi giderek yalnız “dışarıdaki iktidara” karşı mücadele olmaktan çıkacak, kendi içimizde yeniden ürettiğimiz iktidarla mücadeleye dönüşecektir.
En Büyük Cephelerden Biri Erkekliktir
Kürt kadın hareketinin yarattığı dönüşüm tarihsel önemdedir. Binlerce kadın siyasete katıldı, özerk kadın örgütleri oluştu, eş başkanlık sistemi gelişti ve kadın özgürlüğü hareketin paradigmatik iddialarından biri haline geldi. Fakat tam burada büyük bir çelişkiyle karşılaşırız. Kadın örgütlenebilir, siyasetçi olabilir, belediye başkanı olabilir, komün eş sözcüsü olabilir ama erkek değişmezse kadın özgürlüğü sürekli erkek egemen hayatın duvarına çarpar. Çünkü erkek egemenlik yalnız devlette veya parlamentoda yaşamaz. Evde, sofrada, aşk ilişkisinde, evlilikte, çocuk yetiştirmede, kıskançlıkta, namus kavramında, bakım emeğinde ve kadının politik toplantıya giderken erkeğin evde çocukla kalmayı doğal görüp görmemesinde yaşar. Dolayısıyla kadın özgürlüğü mücadelesinin yeni aşamalarından biri kadınları örgütlemek kadar erkekliği çözmek ve erkeği dönüştürmek olacaktır. Bu daha zor bir mücadeledir. Çünkü insan kendisini ezen yapıya karşı mücadele ederken karşısındaki gücü dışarıda görür. Erkek egemenlikle mücadele eden erkek ise iktidarın bir bölümünü kendi davranışlarında, alışkanlıklarında ve zihninde bulmak zorundadır.
Zihinsel Devrim Olmadan Demokratik Toplum Kurulamaz
İnsan yalnız kurumların içinde yaşamaz, kafasının içindeki kavramların içinde de yaşar. Devleti eleştirirken devlet gibi düşünebiliriz. Hiyerarşiyi reddederken hiyerarşik davranabiliriz. Kadın özgürlüğünü savunurken evde erkek ayrıcalıklarını sürdürebiliriz. Ekolojiyi savunurken doğayı hala kullanılacak bir kaynak olarak görebiliriz. Komünü savunurken bireysel mülkiyet kültüründen vazgeçmeyebiliriz. Bu nedenle paradigma değişimi yalnız siyasi program değişikliği değildir. İnsanın kendisini yeniden kurmasıdır. Bunun için erkeklik atölyeleri, toplumsal eğitimler, komünlerde gündelik hayatın tartışılması ve aile içindeki iş bölümünün politik bir mesele olarak görülmesi gerekir. Çocuk yetiştirme biçimlerinden yaşlı bakımına, aşktan kıskançlığa, namustan mülkiyete ve evliliğe kadar “özel hayat” dediğimiz alan yeniden düşünülmelidir. Çünkü iktidarın en güçlü olduğu yerlerden biri tam da siyaset dışı sandığımız gündelik hayattır.
Komün Kurmak Toplantı Yapmak Değildir
Yeni dönemin başka bir kritik sınavı komün fikridir. Komün yalnız insanların ayda birkaç kez bir araya gelip karar aldığı toplantı mekanizmasına dönüşürse yeni isim verilmiş eski mahalle toplantısından öteye geçemez. Komün insanların yaşamları üzerinde gerçekten söz sahibi olması demektir. Mahallenin suyundan çocuk bakımına, ekolojik üretimden yaşlı bakımına, kadın güvenliğinden gençlerin kültür faaliyetlerine, yoksullukla mücadeleden yerel ekonomiye kadar gündelik yaşamın örgütlenmesine dokunmalıdır. Bu nedenle gelecekte başarıyı “kaç komün kuruldu?” sorusuyla ölçmek yanıltıcı olacaktır. Komün insanların yaşamında neyi değiştirdi? Kadının yükünü azalttı mı, yoksulu yalnız bırakmadı mı, çocuk ve yaşlı bakımını toplumsallaştırdı mı, ekolojik üretimi geliştirdi mi, insanların karar süreçlerine gerçekten katılmasını sağladı mı? Yoksa yalnız toplantı tutanaklarından ve örgütsel raporlardan oluşan yeni bir bürokrasi mi üretti? Demokratik toplumun geleceği biraz da bu sorulara verilecek cevaplarda yatıyor.
Hareket Kendisini de Dönüştürmek Zorunda
Belki en hassas mesele burada başlıyor. Uzun yıllar mücadele eden her hareket kendi alışkanlıklarını, kadrolarını, otoritelerini ve görünmez hiyerarşilerini üretme tehlikesi taşır. Bilgi belirli insanlarda yoğunlaşabilir. Kimin daha deneyimli, daha fedakar veya daha eski olduğu üzerinden prestij hiyerarşileri doğabilir. Devlete karşı mücadele ederken devlet benzeri örgütsel refleksler gelişebilir. Merkeziyetçiliğe karşı mücadele eden bir hareket kendi içinde merkezileşebilir. Önderlik düşüncesi toplumun düşünme sorumluluğunu güçlendirebileceği gibi yanlış kurulduğunda onu zayıflatabilir de. Bu nedenle demokratik toplum paradigmasının en büyük sınavlarından biri hareketin kendi içinde olacaktır. Hareket kendi ürettiği hiyerarşileri sorgulayabilecek mi? Bilgiyi toplumla paylaşabilecek mi? Kadrolar kendilerini toplumun öğretmeni değil toplumun parçası olarak görebilecek mi? Eleştiri tehdit değil gelişmenin koşulu olarak kabul edilebilecek mi? Yerel yapıların gerçekten karar yetkisi olacak mı? Devleti merkezsizleştirmek isteyen bir hareket kendisini de merkezsizleştirebilecek mi?
300 Bin Yıllık Hafıza ile 5 Bin Yıllık İktidar Arasında
Burada insanlık tarihine daha uzun bir zaman ölçeğinden bakmak gerekir. Homo sapiens yaklaşık 300 bin yıllık bir türdür. Devletli uygarlık ise bunun yalnız son birkaç bin yıllık bölümünü kapsar. İnsan toplulukları çok uzun dönemler boyunca küçük gruplar halinde, yoğun karşılıklı bağımlılık, paylaşım, bakım ve dayanışma ilişkileri içinde yaşadılar. Bu geçmişi romantikleştirmemek gerekir. Şiddet, çatışma ve farklı eşitsizlik biçimleri vardı. Fakat insanın bütün evrimsel geçmişini devlet, özel mülkiyet, piyasa ve bugünkü aile yapısı üzerinden açıklamak da mümkün değildir. Bu nedenle komün fikrini bütünüyle yeni bir icat olarak değil, insanlığın toplumsal hafızasında bastırılmış olsa bile izleri hala yaşayan çok eski ortak yaşam deneyimlerinin modern koşullarda yeniden yorumlanması olarak düşünmek mümkündür. Fakat geçmişe dönemeyiz. Üç yüz bin yıl önceki küçük insan topluluklarının dünyasında değil, milyonluk kentlerde, dijital ağlarda, küresel ekonomide ve gelişmiş bilim ve teknoloji çağında yaşıyoruz. Dolayısıyla mesele geçmişteki komünal yaşamı kopyalamak değil, onun dayanışma ve ortak yaşam mantığını bugünün karmaşık toplumuna uyarlayabilmektir.
Başarının Ölçüsü Artık Değişmek Zorunda
Geçmiş dönemin başarı ölçüsü büyük ölçüde Kürt kimliğinin tanınması, dil üzerindeki yasakların kaldırılması, siyasi tutukluların özgürleşmesi, belediyelere müdahalenin sona ermesi ve demokratik siyaset alanının açılmasıydı. Bunların hepsi hala son derece önemlidir. Fakat yeni dönemin başarı ölçütleri daha derine inmek zorundadır. Kaç erkek dönüşüyor? Kaç kadın ekonomik ve toplumsal bağımsızlığını güçlendiriyor? Ev emeği ne kadar paylaşılıyor? Kaç mahalle kendi kararlarını gerçekten kendisi alıyor? Gençler politik yapının takipçisi mi yoksa karar vericisi mi? Ekoloji program metninde mi kalıyor yoksa üretim ilişkilerini değiştiriyor mu? Bilgi kadroların elinde mi yoğunlaşıyor yoksa toplumsallaşıyor mu? Komünler gerçekten yaşam üretiyor mu? Demokratik toplumun gerçek göstergeleri giderek bunlar olacaktır. Çünkü demokratik toplum yalnız devletin demokratikleşmesi değildir. Toplumun kendi ilişkilerini demokratikleştirmesidir.
Asıl Mücadele Şimdi Başlıyor
Kürt politik hareketinin bugüne kadar başardıkları küçümsenemez. İnkar duvarı kırıldı, kimlik görünür hale geldi, Kürt siyaseti kalıcı bir parlamenter güç oluşturdu, yerel yönetim deneyimi gelişti, güçlü bir kadın hareketi ortaya çıktı, diaspora küresel bir politik ağ haline geldi ve Kürt meselesi Ortadoğu siyasetinin vazgeçilmez başlıklarından birine dönüştü. Bir zamanlar hakkında karar verilen bir halk bugün birçok alanda karar süreçlerinin aktörlerinden biridir. Fakat bütün bunlar demokratik toplumun kurulduğu anlamına gelmiyor. Belki yalnız kurulabilmesinin tarihsel ve toplumsal koşullarını yarattı. Kök yasa çıkabilir, silahlı çatışma sona erebilir, yeni anayasal düzenlemeler yapılabilir ve demokratik siyaset alanı genişleyebilir. Bunların her biri tarihsel değerde olabilir. Ama bunların hiçbiri erkeği kendiliğinden dönüştürmeyecek, aile içindeki iktidarı ortadan kaldırmayacak, doğayla kurduğumuz tahakküm ilişkisini değiştirmeyecek, örgüt içindeki hiyerarşiyi otomatik olarak çözmeyecek ve demokratik insanı yasayla yaratmayacaktır. Bunu toplumun kendisi yapmak zorundadır.
Bu nedenle geçmiş yarım yüzyılı Kürt halkının politik özne haline gelme mücadelesi olarak okuyabiliriz. Önümüzdeki dönem ise bu politik öznenin nasıl bir toplum kuracağını belirleme mücadelesi olacaktır. Ve bu ikinci mücadele daha zor ve karmaşıktır. Çünkü ilk mücadelede iktidarın nerede olduğunu büyük ölçüde biliyorduk. Şimdi iktidarı devlette olduğu kadar partide, örgütte, ailede, erkekte, bilgide, mülkiyette, gündelik alışkanlıklarda ve kendi zihnimizde aramak zorundayız. Kök yasa bu nedenle bir sonuç değil, uzun bir yolun ilk adımıdır. O adım atıldığında önümüzde çok daha büyük bir mücadele alanı açılacaktır. Demokratik toplum paradigmasının gerçek sınavı da belki tam orada başlayacaktır: Devlete karşı özgürlüğü savunmakla yetinmeyip özgürlüğü kendi ilişkilerimizin ve gündelik hayatımızın içinde yaşayabilecek miyiz?
Asıl mücadele bundan sonra başlıyor.

Yorumlar
Yorum Gönder
Eleştiri ve tartışmaya açığım. Hakaret, tehdit, ayrımcılık ve reklam içeren yorumlar yayımlanmaz.