Aile, Kadın, Erkek Egemenliği ve Demokratik Toplum

 


Evlilik Kurumu Neden Sadece Özel Bir İlişki Değildir?

Aile, Kadın, Erkek Egemenliği ve Demokratik Toplum

Evlilik çoğu zaman iki insan arasında kurulan özel bir bağ olarak anlatılır. Sevgi, sadakat, dayanışma ve ortak yaşam üzerinden tanımlanır. Fakat tarihsel olarak bakıldığında evlilik yalnızca iki kişinin duygusal tercihi değildir. Aynı zamanda mülkiyetin, soyun, mirasın, cinselliğin, çocukların ve toplumsal rollerin düzenlendiği bir kurumdur.

Abdullah Öcalan’ın evlilik kurumuna yaklaşımı da bu noktadan başlar. Öcalan, evliliği yalnızca bireysel ilişkiler üzerinden değil, devletli uygarlığın, erkek egemenliğinin ve mülkiyet düzeninin tarihsel gelişimi içinde değerlendirir.

Onun eleştirisi, iki insanın birlikte yaşamasına değil; birlikteliğin sahiplik, bağımlılık ve iktidar ilişkisine dönüşmesinedir.

Evlilik Doğal ve Değişmez Bir Kurum Değildir

Bugün birçok toplumda evlilik, insan doğasının zorunlu sonucuymuş gibi sunulur. Kadın ve erkeğin evlenmesi, çocuk sahibi olması ve çekirdek aile kurması hayatın doğal akışı olarak kabul edilir.

Oysa antropoloji, tarih ve sosyoloji bize aile ve evlilik biçimlerinin toplumdan topluma, dönemden döneme değiştiğini gösterir.

İnsanlık tarihi boyunca farklı akrabalık sistemleri, ortak yaşam biçimleri, çocuk yetiştirme düzenleri ve cinsel ilişkiler ortaya çıkmıştır. Bugünkü aile modeli, insanlığın başlangıcından beri var olan değişmez bir yapı değildir.

Öcalan da aileyi tarih dışı bir kurum olarak görmez. Ona göre klasik aile, devletli uygarlığın gelişimiyle birlikte belirli bir biçim kazanmıştır. Soyun, mirasın ve mülkiyetin erkek üzerinden devam ettirilmesi, kadının bedeni ve emeği üzerinde denetim kurulmasını beraberinde getirmiştir.

Bu nedenle evlilik, yalnızca duygusal bir birliktelik değil, aynı zamanda tarihsel bir iktidar düzenidir.

Aile Devletin Küçük Bir Modeli midir?

Öcalan’ın aileye yönelik en önemli eleştirilerinden biri, aileyi devletin küçük bir modeli olarak değerlendirmesidir.

Devlette iktidar nasıl merkezileşiyorsa, klasik ailede de yetki çoğunlukla erkeğin elinde toplanır.

Erkek aile reisi sayılır.

Kadın bakım, temizlik, yemek, çocuk yetiştirme ve duygusal destek gibi görünmeyen işlerden sorumlu tutulur.

Çocuklar anne ve babanın, özellikle de babanın soyunu devam ettiren varlıklar olarak görülür.

Kadının emeği çoğu zaman karşılıksızdır. Kadının bedeni, namus, sadakat ve annelik kavramları üzerinden denetlenir. Erkek ise evin yöneticisi, koruyucusu ve karar vericisi konumuna yerleştirilir.

Bu nedenle aile, toplumsal iktidarın dışında kalan masum bir alan değildir. Toplumdaki erkek egemenlik, hiyerarşi ve itaat kültürü aile içinde yeniden üretilir.

Devlet yalnızca kurumlarda yaşamaz. Bazen sofranın başında, aile kararlarında, miras paylaşımında, kadının nasıl giyineceğine ilişkin müdahalelerde ve çocuğun üzerinde kurulan otoritede de kendini gösterir.

Öcalan Evliliğin Tamamen Ortadan Kalkmasını mı Savunur?

Öcalan’ın evlilik eleştirisi zaman zaman yanlış biçimde yorumlanır. Onun bütün evliliklere karşı olduğu ya da insanların hiçbir kalıcı ilişki kurmaması gerektiğini savunduğu söylenir.

Oysa Öcalan’ın temel itirazı evliliğin kendisinden çok, klasik evliliğin erkek egemen yapısınadır.

İki insanın birlikte yaşaması, dayanışması, sevmesi ve ortak sorumluluk üstlenmesi başlı başına sorun değildir. Sorun, bu ilişkinin kadının erkeğe bağlandığı, erkeğin kadını sahiplendiği ve toplumsal rollerin değişmez kabul edildiği bir yapıya dönüşmesidir.

Bu nedenle Öcalan açısından asıl mesele evliliğin var olup olmaması değil, ilişkinin hangi temelde kurulduğudur.

Bir evlilik eşitlik, özgür irade ve karşılıklı saygıya dayanabilir mi?

Kadın kendi ekonomik, toplumsal ve siyasal varlığını koruyabilir mi?

Erkek aile reisliği konumundan vazgeçebilir mi?

Bakım emeği ortaklaştırılabilir mi?

Taraflar birbirini mülk gibi görmekten kurtulabilir mi?

Bu sorulara olumlu cevap verilmeden yalnızca evliliğin adına bakarak onun özgür olup olmadığı anlaşılamaz.

Nikahsız İlişki Kendiliğinden Özgür Değildir

Klasik evliliğe yöneltilen eleştiri, bazen nikahsız her ilişkinin özgür olduğu düşüncesine yol açar.

Oysa resmi evlilik olmadan kurulan bir ilişki de son derece baskıcı olabilir.

Erkek kadının yaşamına müdahale edebilir.

Kıskançlık sevgi gibi sunulabilir.

Kadın bakım ve ev işlerinin tamamını üstlenebilir.

Ekonomik bağımlılık devam edebilir.

Şiddet, denetim ve duygusal manipülasyon sürebilir.

Bu durumda ilişki hukuken serbest, fakat toplumsal olarak özgür değildir.

Öcalan’ın yaklaşımı bu nedenle yalnızca kurumların biçimine değil, ilişkilerin içeriğine bakmayı gerektirir.

Nikahın olmaması özgürlüğün kanıtı değildir. Nikahın bulunması da ilişkinin zorunlu olarak kölelik olduğu anlamına gelmez. Belirleyici olan, ilişkinin iktidar mı yoksa özgürlük mü ürettiğidir.

Kadın Neden Evlilik İçinde Kimliğini Kaybeder?

Klasik evlilikte kadın çoğu zaman kendi adıyla, emeğiyle ve düşüncesiyle değil, erkeğe bağlı kimliklerle tanımlanır.

Birinin eşi, birinin annesi, birinin gelini olarak görülür.

Kadının kendi toplumsal varlığı bu rollerin arkasında silikleşir.

Öcalan’ın eleştirisi tam da bu noktada derinleşir. Kadının yalnızca ev içindeki görevlerle tanımlanmasını bir toplumsal köleleştirme biçimi olarak değerlendirir.

Bu durum yalnızca ekonomik bağımlılıktan ibaret değildir. Kadının ne düşüneceği, nasıl yaşayacağı, kimlerle görüşeceği ve kendi bedeni hakkında nasıl karar vereceği de evlilik ve aile üzerinden sınırlandırılabilir.

Kadın özgürlüğü bu nedenle yalnızca çalışma yaşamına katılmakla tamamlanmaz.

Kadın ücretli bir işte çalışırken evde bütün bakım yükünü taşımaya devam edebilir. Kendi parasını kazanırken aile kararlarında söz sahibi olmayabilir. Toplumsal hayata katılırken erkek şiddetine ve denetimine maruz kalabilir.

Ekonomik bağımsızlık önemlidir, fakat erkek egemen zihniyet değişmeden tek başına yeterli değildir.

Erkek Değişmeden Evlilik Değişebilir mi?

Öcalan’ın evlilik tartışmasındaki en önemli yönlerinden biri, sorumluluğu yalnızca kadının özgürleşmesine yüklememesidir.

Erkeğin de dönüşmesi gerekir.

Çünkü erkek, binlerce yıllık kültür içinde kendisini ailenin yöneticisi, kadının koruyucusu, çocukların sahibi ve evin doğal otoritesi olarak öğrenmiştir.

Bu erkeklik biçimi yalnızca kadınları baskı altına almaz. Erkeği de duygularından, şefkatten, eşitlikten ve gerçek yakınlıktan uzaklaştırır.

Erkek sevgiyi sahiplenme, korumayı denetim, sadakati itaat ve aile sorumluluğunu yönetme hakkı olarak görebilir.

Bu anlayış değişmeden evlilik kurumunun demokratikleşmesi mümkün değildir.

Erkeğin dönüşümü, ev işlerine yardım etmekten ibaret değildir. “Yardım etmek” kavramının kendisi bile ev işlerinin asıl sahibinin kadın olduğu düşüncesini taşır.

Sorun, evin ve bakımın ortak sorumluluk olarak görülmesidir.

Daha da önemlisi erkek, kadını kendisine ait bir varlık olarak görmekten vazgeçmelidir.

Özgür Birliktelik Ne Demektir?

Özgür birliktelik, hiçbir sorumluluk taşımadan ilişki kurmak anlamına gelmez.

Özgürlük, sınırsız tüketim değildir.

Bir insanı kullanıp bırakmak, onun emeğini görünmez kılmak veya duygusal sorumluluktan kaçmak özgür ilişki olarak tanımlanamaz.

Öcalan açısından özgürlük, karşıdaki insanın iradesini tanımayı gerektirir.

Birliktelik, korkuya, ekonomik zorunluluğa, aile baskısına ya da toplumun yargısına değil, özgür tercihe dayanmalıdır.

Fakat özgür tercih de tek başına yeterli değildir. İlişkinin devamında eşitlik, açıklık, etik sorumluluk ve karşılıklı gelişim bulunmalıdır.

İnsan sevdiği kişiyi kendi ihtiyaçlarını karşılayan bir nesne olarak değil, bağımsız bir özne olarak kabul etmelidir.

Gerçek sevgi, diğerini kendine benzetmek değil, onun özgürlüğünü koruyabilmektir.

Mutlak Boşanma Yalnızca Eşten Ayrılmak Değildir

Öcalan’ın ilişki ve kadın özgürlüğü tartışmasında dikkat çeken kavramlardan biri “mutlak boşanma”dır.

Bu kavram yalnızca hukuki olarak boşanmayı anlatmaz.

Asıl boşanılması gereken, erkek egemen zihniyet ve onun binlerce yıllık ilişki kültürüdür.

Kadın, itaatkar eş, fedakar anne ve sessiz aile üyesi kimliğinden kopmalıdır.

Erkek de sahiplenen, yöneten, kıskanan ve hükmeden erkeklik modelinden ayrılmalıdır.

Bu kopuş gerçekleşmeden insanların evlenmesi ya da boşanması tek başına özgürleşme yaratmaz.

Bir kadın evliliğini bitirebilir, fakat toplumun kendisine yüklediği suçluluk ve bağımlılık duygusunu taşımaya devam edebilir.

Bir erkek başka bir ilişki kurabilir, fakat eski sahiplenme ve egemenlik alışkanlıklarını yeni ilişkiye taşıyabilir.

Bu nedenle gerçek boşanma, zihniyetten boşanmadır.

Demokratik Aile Mümkün müdür?

Öcalan aileyi yalnızca yıkılması gereken bir kurum olarak görmez. Ailenin demokratikleştirilmesi gerektiğini savunur.

Fakat demokratik aile kavramının içi doldurulmalıdır.

Ailenin önüne “demokratik” kelimesi koymak onu demokratik yapmaz.

Demokratik bir ailede erkek doğal yönetici değildir.

Kadının ekonomik ve toplumsal bağımsızlığı vardır.

Çocuklar anne ve babanın mülkü sayılmaz.

Bakım emeği kadınların kaderi olarak görülmez.

Aile içindeki kararlar ortak alınır.

Kadının kendi örgütlenmesi, arkadaşlıkları, siyasal çalışmaları ve kişisel gelişimi tehdit olarak algılanmaz.

Ayrılma hakkı tanınır.

Şiddet, baskı ve duygusal denetim hiçbir gerekçeyle meşrulaştırılmaz.

Böyle bir aile, devletin küçük bir kopyası olmaktan çıkarak dayanışma ve özgürlük alanına dönüşebilir.

Ancak bunun kolay olmadığı açıktır. Çünkü aile yalnızca kişisel tercihlerle değil, ekonomik koşullar, kültürel alışkanlıklar, din, hukuk ve toplumsal baskılarla biçimlenir.

Bu nedenle aileyi demokratikleştirmek, toplumu demokratikleştirme mücadelesinden ayrı ele alınamaz.

Çocuk Kimin İçindir?

Klasik ailede çocuk çoğu zaman soyun devamı, ailenin geleceği veya ebeveynlerin mülkü gibi düşünülür.

Çocuğun nasıl yaşayacağına, neye inanacağına, hangi mesleği seçeceğine ve kiminle ilişki kuracağına aile karar vermek ister.

Öcalan’ın demokratik toplum yaklaşımı, çocuğu da bağımsız bir özne olarak değerlendirmeyi gerektirir.

Çocuk ailesinden sevgi ve güven almalıdır. Fakat aile çocuğun üzerinde sınırsız bir iktidar kurmamalıdır.

Çocuğun yetiştirilmesi yalnızca kadının görevi de değildir.

Bakım ve eğitim, ebeveynlerin ve toplumun ortak sorumluluğudur. Ancak bu toplumsal sorumluluk, çocuğu ailesinden koparan merkezi ve otoriter devlet kurumları anlamına gelmemelidir.

Komünal yaşam, çocuğun hem yakın ilişkiler içinde büyümesini hem de bütün toplumun desteğinden yararlanmasını mümkün kılmalıdır.

Engels ile Ayrıldığı Nokta

Engels, klasik evliliğin gelişimini büyük ölçüde özel mülkiyet, miras ve sınıflı toplumla ilişkilendirir.

Bu yaklaşım Öcalan üzerinde de etkili olmuştur. Fakat Öcalan sorunu yalnızca ekonomik yapı üzerinden açıklamaz.

Ona göre kadın üzerindeki tahakküm, özel mülkiyetin basit bir sonucu değildir. Kadının iradesinin kırılması, özel mülkiyetin, hanedanın ve devletin gelişmesinin önünü açan temel süreçlerden biridir.

Başka bir ifadeyle Engels daha çok özel mülkiyetin aileyi nasıl dönüştürdüğünü incelerken, Öcalan kadının köleleştirilmesinin özel mülkiyet ve devlet düzeninin oluşumundaki rolünü öne çıkarır.

Öcalan ayrıca mülkiyet düzeni değişse bile erkek egemen zihniyetin devam edebileceğini düşünür.

Nitekim sosyalist toplum deneyimlerinde kadınlar üretime katılmış, eğitim ve çalışma hakkı kazanmış; fakat ev içi bakım yükü, erkek şiddeti ve cinsiyetçi roller bütünüyle ortadan kalkmamıştır.

Bu durum, yalnızca ekonomik devrimin yeterli olmadığını gösterir.

Devrim fabrikaya girip evin kapısında duruyorsa yarım kalmıştır.

Sonuç: Asıl Mesele Evlenmek Değil, Nasıl Birlikte Yaşadığımızdır

Öcalan’ın evlilik kurumuna yaklaşımını yalnızca “evliliğe karşı” ya da “evlilikten yana” biçiminde değerlendirmek yetersizdir.

Onun temel sorusu daha derindir:

İnsanlar birbirleriyle iktidar kurmadan birlikte yaşayabilir mi?

Erkek, kadını kendi mülkü gibi görmekten vazgeçebilir mi?

Kadın, evlilik içinde kendi kimliğini ve toplumsal varlığını koruyabilir mi?

Çocuklar aile soyunun devamı değil, özgür bireyler olarak yetiştirilebilir mi?

Bakım emeği kadınların kaderi olmaktan çıkarılabilir mi?

Sevgi sahiplenmeden yaşanabilir mi?

Evlilik kurumu ancak bu sorulara cevap verebildiği ölçüde demokratikleşebilir.

Aksi halde nikah, sevginin değil mülkiyetin; aile ise dayanışmanın değil iktidarın kurumu olmaya devam eder.

Öcalan’ın yaklaşımının asıl önemi, özel kabul edilen ilişkilerin de siyasal olduğunu göstermesidir.

Çünkü toplum yalnızca parlamentoda, fabrikada, meydanda veya savaş alanında kurulmaz.

Toplum aynı zamanda evin içinde, mutfakta, çocuk bakımında, yatak odasında ve iki insanın birbirine nasıl baktığında kurulur.

Demokratik toplum, evin kapısında başlayamıyorsa hiçbir yerde tam olarak başlayamaz.


Yorumlar

Popüler Yayınlar