1978 Manifestosundan Demokratik Topluma Uzanan Büyük Dönüşüm

1978 Manifestosundan Demokratik Topluma Uzanan Büyük Dönüşüm

Abdullah Öcalan’ın Kürdistan Devriminin Yolu – Manifesto adlı çalışmasını bugün yeniden okumanın en verimli yolu, onu yalnızca 1978’in siyasal programı olarak ele almak değildir. Kitap aynı zamanda Öcalan’ın yaklaşık yarım yüzyıllık düşünsel dönüşümünün başlangıç noktalarından biridir. Burada henüz demokratik ulus, demokratik konfederalizm, demokratik modernite, ekolojik toplum ve kadın özgürlükçü paradigma gibi sonraki dönem kavramlarını geliştirmemiş bir Öcalan vardır. Düşünce dünyası Marksizm-Leninizmden, ulusal kurtuluş hareketlerinden, Vietnam ve Küba devrimlerinden, sömürgecilik karşıtı mücadelelerden güçlü biçimde etkilenmektedir. Devrimin hedefi devlet iktidarını aşmak değil, ulusal kurtuluş temelinde yeni bir siyasal düzen kurmaktır. Ekonomik alanda merkezi planlama, devletçilik ve kooperatifçilik önemli yer tutar. Toplum çözümlemesinin temel ekseni sınıf, sömürgecilik ve ulusal baskıdır. Fakat kitabın bugün asıl ilginç tarafı, Öcalan’ın daha sonra bu başlangıç noktalarının önemli bir bölümünü sorgulayacak olmasıdır. Bu nedenle Manifesto yalnızca “Öcalan 1978’de ne düşünüyordu?” sorusuna cevap vermez. Daha önemli bir sorunun kapısını açar: Bir düşünce kendi sınırlarını fark ettiğinde nasıl değişir?

1978’in Dünyası ve Devrim Fikri

Manifestonun yazıldığı dönem, 20. yüzyıl devrimci hareketlerinin hala güçlü olduğu bir dönemdir. Sovyetler Birliği ayaktadır. Vietnam’ın ABD karşısındaki zaferinin etkisi canlıdır. Küba Devrimi, Çin Devrimi, Angola ve Mozambik gibi sömürgecilik karşıtı mücadeleler dünyanın birçok yerinde devrimci hareketlerin zihinsel haritasını belirlemektedir. Ulusal kurtuluş, sosyalizm ve devrim birbirine yakın kavramlar olarak düşünülmektedir. Öcalan’ın kitabı da bu tarihsel atmosferin içinde şekillenir. Kürdistan meselesini sömürgecilik, sınıfsal yapı, ekonomik bağımlılık, kültürel baskı ve siyasal egemenlik ilişkileri üzerinden açıklamaya çalışır. Fakat burada dikkat çekici olan nokta, sorunu yalnız sınırlar veya devlet düzeyinde ele almamasıdır. Ekonomi nasıl örgütleniyor, yollar ve ticaret hangi merkezin ihtiyaçlarına göre kuruluyor, köylülük nasıl çözülüyor, yerel egemen sınıflar hangi ilişkiler içinde şekilleniyor, kültür ve dil nasıl baskı altında tutuluyor gibi sorular da metnin önemli parçalarıdır. Yani iktidarın yalnız hükümet veya ordu olmadığı, ekonomik, kültürel ve toplumsal ilişkiler içinde yeniden üretildiği fikrinin ilk işaretleri burada görülebilir.

Devleti Kurmaktan Devleti Sorgulamaya

Manifesto ile Öcalan’ın sonraki düşüncesi arasındaki en büyük fark devlet meselesidir. 1978’de çözüm bağımsız ve demokratik bir siyasal yapı kurmak üzerinden düşünülür. Devrim sonucunda kurulacak devlet, toplumsal dönüşümün temel araçlarından biri olarak görülür. Merkezi planlama, devletçilik ve siyasal iktidarın ele geçirilmesi bu anlayışın doğal sonucudur. Fakat Öcalan’ın sonraki düşüncesinde devlet giderek çözümün merkezi olmaktan çıkar ve sorunun parçalarından biri haline gelir. Demokratik ulus fikrinde özgürlük artık mutlaka yeni bir ulus-devlet kurmakla eş anlamlı değildir. Demokratik konfederalizm yaklaşımı ise toplumun aşağıdan yukarıya örgütlenmesini, yerel meclisleri, komünleri, farklı kimliklerin birlikte yaşayabileceği çoğul yapıları öne çıkarır. Böylece devrim anlayışı da değişir. İlk dönemde temel soru “hangi güç devleti ele geçirecek?” iken, sonraki dönemde soru giderek “toplum kendi kendini nasıl yönetecek?” haline gelir. Bu değişim basit bir taktik değişiklik değildir. Devrimin öznesi, hedefi ve iktidar anlayışı değişmiştir.

Kopuşun İçindeki Süreklilik

Bütün bu değişime rağmen 1978 Manifestosu ile sonraki demokratik toplum paradigması arasında bazı önemli süreklilikler vardır. Öcalan daha ilk dönemden itibaren Kürt toplumunun sorunlarını yalnız dış baskıyla açıklamaz. Aşiret yapıları, feodal ilişkiler, toplumsal parçalanmışlık, yerel egemen sınıflar ve örgütsüzlük de eleştiri konusu olur. Bu yaklaşım önemlidir. Çünkü özgürlük sorununu yalnız dışarıdaki egemen güce karşı mücadeleyle sınırlandırmaz, toplumun kendi iç yapısını da tartışmaya açar. Daha sonraki yıllarda bu yaklaşım çok daha geniş bir biçim kazanacaktır. Devlet, erkek egemenliği, ekonomik tekeller, kültürel hegemonya, doğa üzerindeki tahakküm ve gündelik yaşamın iktidar ilişkileri aynı toplumsal krizin parçaları olarak ele alınacaktır. Dolayısıyla kavramlar büyük ölçüde değişse bile toplumun kendi özne kapasitesini yeniden kazanması fikri farklı biçimlerde yaşamaya devam eder.

Kadın Meselesindeki Büyük Dönüşüm

Manifesto ile sonraki paradigma arasındaki en belirgin farklardan biri kadın meselesidir. 1978 metninde kadın özgürlüğü henüz toplum teorisinin merkezinde değildir. Kadınların toplumsal ve siyasal mücadeleye katılımı önemli görülür, kadın örgütlenmelerinden söz edilir, fakat kadın sorunu uygarlık tarihinin kurucu meselelerinden biri olarak ele alınmaz. Sonraki Öcalan’da ise bu durum köklü biçimde değişir. Kadının ezilmesi yalnız kapitalizmin, feodalizmin veya ulusal baskının sonucu olarak değil, binlerce yıllık hiyerarşik uygarlığın temel ilişkilerinden biri olarak yorumlanmaya başlanır. Kadın özgürlüğü artık toplumsal devrimin sonuçlarından biri değil, özgür toplumun ölçülerinden biri haline gelir. Bu değişim, Öcalan’ın düşüncesindeki en kapsamlı dönüşümlerden biridir. Çünkü toplum teorisinin merkezi sınıf ve devlet ilişkilerinden çıkarak erkek egemenliği, gündelik yaşam, aile, kültür ve beden politikalarını da içine alan çok daha geniş bir alana taşınır.

Sınıftan İlişkiye Doğru

Manifestonun dili büyük ölçüde sınıfsal kategorilerle kuruludur. İşçi sınıfı, köylülük, küçük burjuvazi, feodal sınıflar, ulusal burjuvazi, emperyalizm ve sömürgecilik temel kavramlardır. Devrimin temel gücü işçi-köylü ittifakı olarak düşünülür. Bu yaklaşım dönemin Marksist-Leninist teorisinin karakteristik özelliğidir. Fakat Öcalan’ın sonraki düşüncesinde sınıf çözümlemesi tamamen terk edilmese bile analiz alanı genişler. Devlet, erkek egemenliği, endüstriyalizm, ekolojik yıkım, kentleşme, bilgi tekelleri, kültürel hegemonya ve gündelik yaşam aynı iktidar sisteminin farklı ilişkileri olarak ele alınmaya başlanır. Buradaki değişim önemlidir. 1978’de toplum büyük ölçüde sınıflardan oluşan bir yapı olarak okunurken, sonraki dönemde toplum daha çok ilişkilerden oluşan canlı bir bütün olarak düşünülür. Böyle olunca devrim de yalnız bir sınıfın diğer sınıf üzerindeki iktidarını sona erdirmesi değildir. Aileden ekonomiye, yerel yönetimden ekolojiye, kadın-erkek ilişkilerinden kültüre kadar toplumsal ilişkilerin yeniden kurulması anlamına gelir.

Devrimci Zordan Demokratik Toplumun İnşasına

Manifestonun bugünden okunurken en dikkatli ele alınması gereken alanlarından biri devrimci zor anlayışıdır. 1970’lerin devrimci hareketlerinin önemli bölümünde olduğu gibi, egemen devlet şiddetine karşı örgütlü karşı şiddet meşru bir devrimci araç olarak görülür. Bu anlayış dönemin dünya devrimleri ve sömürgecilik karşıtı mücadeleleriyle doğrudan ilişkilidir. Fakat Öcalan’ın sonraki düşüncesinde siyasal mücadelenin ağırlık merkezi giderek başka bir yere kayar. Toplumun kendi demokratik kurumlarını oluşturması, yerel meclislerin güçlenmesi, farklı kimliklerin birlikte örgütlenmesi, kadınların ve yerel toplulukların karar süreçlerine doğrudan katılması daha merkezi hale gelir. Böylece mücadele fikri devleti yenmekten toplumu kurmaya doğru genişler. Bu dönüşüm, Öcalan’ın düşünsel serüveninin belki de en önemli yönlerinden biridir. Çünkü devrim artık yalnız eski düzenin yıkılması değil, yeni toplumsal ilişkilerin günlük yaşam içinde sürekli kurulması olarak düşünülmeye başlanır.

Hazır Reçeteden Somut Gerçekliğe

Manifestoda dikkat çeken başka bir nokta da Kürdistan’ın özgün tarihsel koşullarının sürekli vurgulanmasıdır. Öcalan dönemin Türkiye solunu, Kürt toplumunun özgün tarihini ve ulusal sorununu yeterince kavrayamamakla eleştirir. Başka ülkelerin devrim modellerinin mekanik biçimde kopyalanmasına karşı çıkar. Bu yaklaşım sonraki düşünsel dönüşümün önemli bir ipucudur. Çünkü bir düşünce somut gerçekliği teoriden üstün tutmaya başladığında, zamanla kendi teorisini de sorgulamak zorunda kalır. Reel sosyalizmin çöküşü, ulus-devletlerin yarattığı sorunlar, kadın hareketinin gelişmesi, ekolojik krizin büyümesi ve Kürt hareketinin kendi deneyimleri eski teorik çerçevenin sınırlarını görünür hale getirmiştir. Bu açıdan Öcalan’ın sonraki paradigmasını yalnız dışarıdan aldığı yeni fikirlerin sonucu olarak görmek eksik olur. Kendi siyasal deneyiminin ve karşılaştığı sorunların eski kavramları zorlaması da bu dönüşümde belirleyici olmuştur.

Kurtuluş Kavramının Genişlemesi

1978 Manifestosunda kurtuluşun merkezi büyük ölçüde ulusal ve siyasal bağımsızlıktır. Daha sonraki paradigmada ise kurtuluş kavramının alanı olağanüstü genişler. Kadının erkek karşısındaki konumu, insanın doğayla ilişkisi, ekonominin toplumun ihtiyaçlarına göre örgütlenmesi, yerel toplulukların karar süreçlerine katılması, kültürel çoğulluk, farklı kimliklerin birlikte yaşamı ve devletin toplum üzerindeki ağırlığının azaltılması özgürlük sorununun parçaları haline gelir. Böylece değişen yalnız cevap değildir, sorunun kendisi büyür. Artık yalnız “bir halk nasıl özgür olur?” sorusu yoktur. “Kadın özgür değilse toplum özgür olabilir mi?”, “Doğayı tüketen bir ekonomi özgürlük üretebilir mi?”, “Toplum kendi kararlarını veremiyorsa yalnız seçim yapmak demokrasi sayılır mı?”, “Yeni bir devlet kurmak eski iktidar ilişkilerini gerçekten ortadan kaldırır mı?” gibi daha zor sorular ortaya çıkar.

Bir Düşüncenin Fosil Kaydı

Bu nedenle Kürdistan Devriminin Yolu bugün yalnız tarihsel bir belge olarak okunmamalıdır. Bir düşüncenin fosil kaydı gibi de okunabilir. Evrimsel biyolojide eski bir fosile bakarak bugünkü canlının hangi yapılardan geçtiğini anlamaya çalışırız. Bu kitap da demokratik toplum paradigmasının hangi teorik dünyadan çıktığını görmemizi sağlar. Yeni düşünceler çoğu zaman yoktan doğmaz. Eski kavramlar yeni koşullar içinde başka anlamlar kazanır. Bağımsızlık fikri demokratik özerkliğe, ulus fikri demokratik ulusa, merkezi örgütlenme yerel meclislere, devlet merkezli sosyalizm demokratik topluma, kadın meselesi paradigmanın merkezine, doğa ekonomik kaynak olmaktan ekolojik varoluş meselesine doğru dönüşür. Devrim ise giderek iktidarın ele geçirilmesinden çok toplumun kendi kendini yeniden kurma kapasitesi olarak düşünülmeye başlanır.

Sonuç: Öcalan’ı Anlamak, Onu Bir Döneme Hapsetmemektir

Öcalan’ın yaklaşık yarım yüzyıllık düşünsel yolculuğunu tek bir metin üzerinden tanımlamak mümkün değildir. 1978 Manifestosunu bugünkü demokratik toplum paradigmasıyla aynı şeymiş gibi okumak tarihsel olarak yanlıştır. Aynı şekilde sonraki dönüşümü görmeden bugünkü Öcalan’ı yalnız bu kitap üzerinden değerlendirmek de eksik olur. Düşünceyi canlı yapan şey değişebilmesidir. Bilimde de teoriler değişmez dogmalar olarak kalmaz. Newton fiziği uzun süre evreni açıklamakta son derece başarılı oldu, fakat daha sonra geçerlilik sınırları görüldü. Darwin’in evrim teorisi genetik, moleküler biyoloji ve epigenetikle genişledi. Bilginin gelişmesi önceki düşünceleri yok etmekten çok onların sınırlarını açığa çıkarır. Öcalan’ın düşünsel yolculuğuna da böyle bakılabilir. 1978’in temel sorusu büyük ölçüde “Bir halk nasıl kurtulur?” sorusuydu. Sonraki yıllarda soru giderek değişti: İnsanlar yeni tahakküm biçimleri üretmeden, devleti yeniden kutsamadan, kadını ikincilleştirmeden ve doğayı tüketmeden nasıl özgür bir toplum kurabilir? İkinci soru çok daha zor, fakat aynı zamanda çok daha kapsamlıdır. Öcalan’ın düşünsel dönüşümünü ilginç kılan da yalnız cevaplarının değişmesi değil, zaman içinde sorduğu soruların değişmesidir.

 

Yorumlar

Popüler Yayınlar