Bölüm : 1 Marksizm Kendi Çağının Bilimiyle Doğdu, Bugünün Bilimiyle Yeniden Okunmalı
Bölüm : 1
Marksizm Kendi Çağının Bilimiyle Doğdu, Bugünün Bilimiyle Yeniden Okunmalı
Bir düşüncenin doğduğu bilimsel dünya
Marksizm on dokuzuncu yüzyıl Avrupa'sında, sanayi devriminin toplumsal hayatı altüst ettiği büyük bir dönüşümün içinde doğdu. Fabrikalar büyüyor, köylülük çözülüyor, insanlar hızla kentlere yığılıyor, ücretli emek yaygınlaşıyor ve kapitalizm daha önce görülmemiş ölçekte üretim gücü yaratıyordu. Aynı dönemde işçi sınıfı siyasal bir güç olarak tarih sahnesine çıkıyor, 1848 devrimleri Avrupa'yı sarsıyor, sömürgecilik dünya pazarını genişletiyor ve eski feodal ilişkiler çözülüyordu. Marx ile Engels'in düşüncesi böylesi bir toplumsal laboratuvarın içinde şekillendi. Tarihi kralların, büyük adamların veya tanrısal iradenin ürünü olarak okumak yerine üretim biçimleri, sınıflar, maddi hayat, emek ve toplumsal ilişkiler üzerinden açıklamaları sosyal düşüncede büyük bir kopuş yarattı. Marx'ın Feuerbach üzerine tezlerinden Alman İdeolojisi'ne uzanan çizgisinde insan, dünyayı yalnızca seyreden bir varlık olarak değil, maddi faaliyetiyle hem çevresini hem kendisini dönüştüren toplumsal bir varlık olarak ele alındı.
Fakat Marksizmin doğduğu bilim dünyası bugünkünden çok farklıydı. Newton mekaniği doğayı anlamanın en başarılı modellerinden birini oluşturuyordu. Gezegenlerin hareketinden düşen cisimlere kadar pek çok olay matematiksel yasalarla açıklanabiliyordu. Laplace'ın on dokuzuncu yüzyılın başında geliştirdiği düşünce, doğadaki bütün parçacıkların konumu ve onları etkileyen kuvvetler bilindiğinde geleceğin de geçmiş kadar hesaplanabilir olacağı fikrini simgeliyordu. Bugün klasik fiziğin tamamını tek biçimli bir determinizm olarak tanımlamanın tarihsel açıdan aşırı bir sadeleştirme olduğunu biliyoruz. Buna rağmen Newtoncu ve Laplaceçı dünya tasavvuru bilimsel düşünceye güçlü bir yasa, neden, sonuç ve öngörü ideali kazandırdı. Bu düşünme biçimi yalnızca fiziğin içinde kalmadı. Aydınlanma, pozitivizm, ekonomi ve yeni gelişen toplum bilimleri de insan toplumunda doğa yasalarına benzeyen değişmez yasalar aramaya yöneldi.
Marx'ın çağında bilim büyük bir dönüşüm geçiriyordu
Marx ve Engels'in yaşadığı yıllar aynı zamanda doğa bilimlerinin olağanüstü hızla geliştiği bir dönemdi. Schleiden ve Schwann'ın çalışmalarıyla 1830'ların sonunda hücre kuramının temelleri atıldı. 1850'lerde hücrelerin başka hücrelerden meydana geldiği düşüncesi güçlendi. Joule, Helmholtz, Clausius ve Kelvin'in çalışmaları enerji korunumu ve termodinamiğin gelişmesini sağladı. Faraday'ın deneysel çalışmalarının ardından Maxwell 1860'larda elektrik, manyetizma ve ışığı ortak bir kuramsal çerçevede birleştirdi. Bütün bunlar Marx'ın düşünsel hayatı devam ederken gerçekleşiyordu.
1859 yılında Darwin'in Türlerin Kökeni yayımlandığında doğa düşüncesinde çok daha büyük bir kırılma yaşandı. Canlı türleri artık başlangıçta oluşturulmuş değişmez varlıklar olarak değil, uzun tarihsel süreçlerin ürünü olarak ele alınabiliyordu. Doğanın da tarihi vardı. Marx ve Engels Darwin'in çalışmasını büyük bir ilgiyle karşıladı. Engels kitabın yayımlanmasından birkaç hafta sonra Darwin'in doğadaki tarihsel gelişimi göstermesini özellikle önemsedi. Marx da Darwin'in çalışmasını kendi tarih anlayışları bakımından önemli bir doğa bilimsel dayanak olarak değerlendirdi. Kapital'in birinci cildinde Darwin'in bitki ve hayvan organlarının oluşum tarihini incelemesiyle insanın üretim araçlarının tarihini incelemek arasında dikkat çekici bir benzerlik kurdu.
Bu yakınlık tesadüfi değildi. Marx'ın toplumsal düşüncesinde de toplum donmuş bir yapı değildi. Üretici güçler, üretim ilişkileri, sınıflar ve siyasal biçimler tarih içinde oluşuyor ve dönüşüyordu. Darwin doğanın tarihini görünür hale getirirken Marx toplumsal ilişkilerin tarihini görünür hale getiriyordu. Her ikisi de kendi alanlarında değişmeyen özler yerine oluşum süreçlerini düşünmenin önünü açtı.
Darwin'in bilmediğini bugün biliyoruz
Darwin'in büyüklüğü her şeyi açıklamış olmasından kaynaklanmıyordu. Darwin doğal seçilimin temel mekanizmasını güçlü biçimde ortaya koydu fakat kalıtımın biyolojik mekanizmasını bilmiyordu. Gen kavramı, kromozomların kalıtımdaki rolü, DNA'nın yapısı ve moleküler genetik henüz ortada yoktu. Gregor Mendel kalıtımla ilgili çalışmalarını 1866 yılında yayımlamış olsa da bu çalışmalar bilim dünyasında geniş biçimde ancak 1900 dolaylarında yeniden keşfedildi. Darwinci doğal seçilim ile Mendel genetiğinin büyük birleşmesi ise esas olarak 1930'lar ve 1940'larda modern evrimsel sentezle gerçekleşti. Daha sonra DNA'nın yapısı, moleküler biyoloji ve genom araştırmaları evrim mekanizmalarının çok daha ayrıntılı biçimde anlaşılmasını sağladı.
Bugünkü evrim biyolojisi Darwin'den çok daha geniş bir bilimsel dünyaya sahip. Doğal seçilim hala evrimin temel mekanizmalarından biri olarak yerini koruyor. Bunun yanında mutasyon, genetik sürüklenme, gen akışı, genom değişimleri, gelişim biyolojisi, fenotipik plastisite, organizma ile çevrenin karşılıklı etkisi, simbiyoz, kültürel aktarım ve çeşitli kalıtım biçimleri birlikte inceleniyor. Epigenetik araştırmaları genlerin çalışmasının çevresel ve gelişimsel koşullarla nasıl ilişkili olduğunu gösteriyor. Evo devo adı verilen evrimsel gelişim biyolojisi, bir organizmanın oluşum süreçlerinin evrimi nasıl biçimlendirdiğini araştırıyor. Simbiyoz çalışmaları organizmaların evrimini yalnızca rekabet üzerinden değil, uzun süreli ortaklıkların yarattığı yenilikler üzerinden de anlamamızı sağlıyor. Bu genişleme Darwin'i küçültmedi. Darwin'in açtığı bilimsel yolu daha zengin hale getirdi.
İnsan söz konusu olduğunda tablo daha da karmaşıklaşıyor. Kültür yalnızca genlerin oluşturduğu biyolojik bir beynin yan ürünü olarak ele alınmıyor. İnsan topluluklarının geliştirdiği beslenme biçimleri, üretim teknikleri, yaşam çevreleri ve davranışlar yeni seçilim koşulları yaratarak biyolojik evrimi de etkileyebiliyor. Hayvancılığın yaygınlaşmasıyla yetişkinlikte süt sindirebilme özelliğinin bazı topluluklarda seçilmesi bunun bilinen örneklerinden biridir. Genler kültürü etkilerken kültür de genlerin karşılaştığı çevreyi değiştiriyor. İnsan böylece biyoloji, kültür ve çevrenin karşılıklı olarak birbirini biçimlendirdiği bir evrimsel sürecin ürünü olarak karşımıza çıkıyor.
Klasik fiziğin düşünme biçimi sosyal bilimlere nasıl geçti
On dokuzuncu yüzyılın bilimsel başarısı doğada değişmez yasalar bulma fikrine büyük bir güven yarattı. Bir sistemin başlangıç koşulları ve onu yöneten yasalar bilindiğinde geleceğin hesaplanabileceği düşüncesi giderek genel bir bilim ideali haline geldi. Toplum bilimleri de kendi Newton'unu aramaya başladı. Toplumsal olayların arkasında birkaç temel yasa bulunabileceği, bu yasalar keşfedildiğinde toplumun geleceğinin de büyük ölçüde öngörülebileceği düşüncesi pozitivizmden iktisada kadar geniş bir alanda etkili oldu. Newtoncu yöntemin sosyal bilimler üzerindeki tarihsel etkisi üzerine yapılan çalışmalar bu aktarımın özellikle düzen, denge, yasa ve nedensellik kavramları üzerinden gerçekleştiğini gösteriyor.
Marksizmin bazı sonraki yorumları da bu çağın bilim anlayışından payını aldı. Tarihin belirli aşamalardan zorunlu olarak geçeceği, üretici güçlerin gelişmesinin belirli siyasal sonuçları kaçınılmaz biçimde yaratacağı, kapitalizmin kendi iç yasalarının tek bir tarihsel sonuca doğru ilerlediği biçimindeki yorumlar özellikle sonraki dönemlerde güçlendi. Böylece Marx'ın ilişkiler, mücadeleler, insan faaliyeti ve tarihsel koşullar üzerine kurduğu daha canlı düşünce kimi zaman mekanik bir tarih şemasına dönüştürüldü.
Marx'ın kendi düşüncesini bütünüyle mekanik determinizme indirgemek ise ciddi bir hata olur. Marx insan faaliyetini, sınıf mücadelesini, tarihsel özgüllüğü ve toplumsal ilişkilerin dönüşümünü düşüncesinin merkezinde tutuyordu. İnsanlar koşullar tarafından biçimlenirken aynı zamanda o koşulları değiştiren varlıklardı. Fakat Marx da kendi çağının çocuğuydu. Bilim denildiğinde yasa keşfetmenin, zorunlu ilişkileri ortaya çıkarmanın ve tarihsel süreçlerin yönünü açıklamanın büyük prestije sahip olduğu bir dönemde düşünüyordu. Onun ardından gelen Marksist geleneklerin bir bölümü bu bilim anlayışını daha da katılaştırarak toplumu neredeyse fiziksel bir makine gibi okumaya yöneldi.
Yirminci yüzyıl doğa tasavvurunu değiştirdi
Sonraki bilimsel devrimler bu dünyanın çok daha karmaşık olduğunu gösterdi. Einstein'ın görelilik kuramı mutlak zaman ve mutlak mekan düşüncesini değiştirdi. Kuantum fiziği doğanın bazı süreçlerinde olasılıksal açıklamaların temel bir yer tuttuğunu ortaya koydu. Kuantum teorisinin yorumları konusunda tartışmalar devam etse de çağdaş fizik klasik Laplaceçı öngörü idealinden çok daha zengin bir gerçeklik tablosuna sahip.
Kaos kuramı daha da öğretici bir sonuç ortaya çıkardı. Bir sistemin denklemleri tamamen determinist olsa bile başlangıç koşullarındaki çok küçük farklılıklar zaman içinde son derece farklı sonuçlar üretebilir. Böyle bir sistemde neden sonuç ilişkisi ortadan kalkmaz fakat uzun vadeli öngörü kapasitesi ciddi biçimde sınırlanır. Hava sistemi bunun en bilinen örneklerinden biridir. Bu gelişme determinizm ile öngörülebilirliğin aynı şey olmadığını gösterdi.
Karmaşıklık bilimi ise çok sayıda parçanın etkileşiminden tek tek parçalarda bulunmayan yeni özelliklerin ortaya çıkabileceğini gösteriyor. Hücrelerden ekosistemlere, sinir ağlarından ekonomilere kadar karmaşık sistemlerde geri besleme, doğrusal olmayan ilişkiler, ağ yapıları, eşikler, uyarlanma ve beliren özellikler önem kazanıyor. Bütünün davranışı yalnızca parçaların özelliklerini toplayarak açıklanamıyor.
Bu bilimsel gelişmeler toplumların da fiziksel parçacıklardan oluşan basit makineler gibi ele alınamayacağını düşündüren güçlü bir yöntemsel uyarı taşıyor. İnsan toplumunda milyarlarca biyolojik organizma, kültür, dil, hafıza, teknoloji, üretim, ekoloji, kurumlar, cinsiyet ilişkileri ve tarih aynı anda etkileşim içinde bulunuyor. Üstelik insan kendisi hakkında bilgi ürettikçe davranışını değiştirebilen bir canlı. Toplumu açıklayan teori bile toplumun davranışının bir parçası haline gelebiliyor.
Doğa bilimlerinden sosyal bilimlere yeni bir bakış
Buradan doğa bilimlerinin herhangi bir siyasal modeli doğrudan kanıtladığı sonucu çıkmaz. Doğadan sosyalizm, demokrasi veya herhangi başka bir siyasal sistem türetilemez. Böyle bir yaklaşım klasik mekanik düşüncenin hatasını başka bir biçimde tekrarlardı. Doğa bilimlerinin sosyal düşünceye büyük katkısı hazır siyasal reçeteler vermesinde değil, gerçekliği nasıl düşündüğümüzü zenginleştirmesinde bulunuyor.
Bugünkü bilim bize ilişkileri merkeze alan çok daha güçlü bir düşünme zemini sunuyor. Bir gen çevresinden bağımsız çalışmıyor. Bir hücre organizmadan bağımsız yaşamıyor. Bir tür ekosisteminden kopuk evrimleşmiyor. İnsan biyolojik evriminden, kültüründen ve toplumsal ilişkilerinden ayrı düşünülemiyor. Karmaşık sistemlerde merkez kadar ağ, parça kadar ilişki, rekabet kadar işbirliği, süreklilik kadar kırılma ve neden kadar geri besleme önem kazanıyor.
Bu perspektif sosyal bilimler için son derece verimli bir alan açıyor. Sınıf ilişkileri hala kapitalist toplumun temel yapılarından biridir. Emek ile sermaye arasındaki çelişki gerçekliğini koruyor. Fakat insan toplumu yalnızca bu eksenden oluşmuyor. Ekolojik ilişkiler, kadın üzerindeki tarihsel tahakküm, devlet biçimleri, kültür, kimlik, toplumsal hafıza, bilgi üretimi, teknoloji ve komünal örgütlenme biçimleri aynı tarihsel sistem içinde birbirini etkiliyor. Bu ilişkileri tek bir ana nedene indirgemek yerine birbirini dönüştüren süreçler olarak ele almak bugünkü bilimsel bilgiyle daha uyumlu bir toplumsal düşünme biçimi sunuyor.
Marx'ı korumanın yolu Marx'ta durmak değildir
Darwin'i bugün savunmak 1859 yılında yazılan her cümleyi değişmez hakikat kabul etmek anlamına gelmiyor. Darwin'in doğal seçilim fikrini genetik, DNA, mutasyon, genetik sürüklenme, gelişim biyolojisi, epigenetik, simbiyoz ve gen kültür ortak evrimiyle birlikte düşünüyoruz. Bilim Darwin'i terk ederek değil, Darwin'in açtığı yolu genişleterek ilerledi.
Marx'a da aynı biçimde yaklaşmak gerekir. Marx'ın kapitalizmin tarihsel niteliğini, üretim ilişkilerini, sınıfları, metalaşmayı, sermaye birikimini ve insanın maddi üretim faaliyetini çözümleme konusundaki büyük katkısı korunabilir. Bunun yanına bugün Darwin'in bilmediği genetiği, Marx'ın bilmediği ekolojiyi, modern antropolojiyi, sinirbilimi, karmaşıklık bilimini, sistem biyolojisini, kuantum sonrası fizik anlayışını, kadın özgürlük mücadelesinin biriktirdiği bilgiyi ve insanlığın yaşadığı ekolojik krizin deneyimini koymak gerekir.
Böyle bir yaklaşım Marksizmi zayıflatmaz. Onu kendi kurucu ilkesine, yani değişen maddi dünyanın bilgisini sürekli yenileyerek düşünmeye yaklaştırır. Marx yaşadığı çağın en ileri bilimsel çalışmalarını izledi. Darwin'i okudu, teknolojiyle ilgilendi, insan ile doğa arasındaki maddi ilişkiyi üretim sürecinin merkezinde gördü. Marx'ın yöntemine bağlılığın en yaratıcı biçimi on dokuzuncu yüzyılın bilgisini korumak değil, yirmi birinci yüzyılın bilgisini toplumsal düşüncenin içine taşımaktır.
Marksizmden daha geniş bir toplumsal doğa anlayışına
Bugünün bilimi evreni büyük bir saat, organizmayı genlerin yönettiği bir makine, insanı yalnızca çıkar peşinde koşan birey ve toplumu tek merkezden yönetilebilecek basit bir yapı olarak görmemizi giderek zorlaştırıyor. Karşımıza ilişkilerden oluşan, sürekli değişen, çok düzeyli ve karşılıklı etkileşim içinde bulunan bir dünya çıkıyor.
Bu dünya görüşünün toplumsal karşılığı merkeziyetçilikten ilişkiselliğe, tek nedenli açıklamalardan çok katmanlı düşünmeye, insan merkezcilikten ekolojik bütünlüğe ve bireyi toplumdan ayıran anlayıştan karşılıklı bağımlılığı gören bir toplumsal kavrayışa doğru ilerleyebilir. Komünal yaşam, demokratik katılım, kadın özgürlüğü ve ekolojik toplum bu nedenle yalnızca ahlaki tercihler olarak değil, insanın biyolojik, kültürel ve toplumsal varoluşunun birlikte düşünülmesini sağlayan yeni bir uygarlık tartışmasının parçaları haline geliyor.
Marx'ın yaşadığı çağ bize kapitalizmi tarihsel olarak düşünmenin güçlü araçlarını bıraktı. Darwin'in yaşadığı çağ canlılığın tarihsel olduğunu gösterdi. Bugünün bilimi ise bize daha büyük bir adım attırıyor. Doğa, yaşam ve toplum ilişkiler ağları içinde oluşuyor. Bir parçadaki değişim diğer parçaların koşullarını değiştiriyor, sistem kendi tarihini üretirken yeni imkanlar yaratıyor.
Marksizmi yirmi birinci yüzyılda yeniden düşünmek bu bilimsel birikimi toplumsal teorinin içine taşımaktan geçiyor. Marx'ı aşmak Marx'tan vazgeçmek anlamına gelmiyor. Darwin'in modern evrim kuramının içinde yaşamaya devam etmesi gibi Marx da daha geniş, ekolojik, feminist, evrimsel ve ilişkisel bir toplumsal düşüncenin içinde yaşamaya devam edebilir. Düşünceyi canlı tutan şey kurucusuna sadakat değil, gerçekliğin değişimini izleyebilme gücüdür.
Yorumlar
Yorum Gönder
Eleştiri ve tartışmaya açığım. Hakaret, tehdit, ayrımcılık ve reklam içeren yorumlar yayımlanmaz.