Thales. Bir Filozofun Dehasından Önce, Onu Doğuran Toplumsal Koşullara Bakmak


 Thales Soruların Cevabını Doğada Aramaya Nasıl Başladı?

Bir Filozofun Dehasından Önce, Onu Doğuran Toplumsal Koşullara Bakmak

Thales’in bir sabah uyanıp “Evreni tanrılarla değil, doğayla açıklayacağım” dediğini bilmiyoruz. Elimizde ona ait bir kitap, günlük ya da doğrudan aktarılmış sistemli bir metin yok. Thales hakkında bildiklerimiz büyük ölçüde Aristoteles, Herodotos ve daha sonraki yazarların aktardıklarına dayanır. Aristoteles bile Thales’in düşüncelerine doğrudan ulaşmış görünmez. Bu nedenle onu harekete geçiren tek bir olaydan değil, böyle bir düşüncenin ortaya çıkmasını mümkün kılan tarihsel ortamdan söz edebiliriz. 

Thales’i yalnızca olağanüstü bir birey olarak anlatmak, düşüncenin toplumsal köklerini görünmez kılar. Çünkü hiçbir insan, içinde yaşadığı toplumun biriktirdiği gözlemlerden, üretim tekniklerinden, yolculuklardan ve kültürler arası ilişkilerden bağımsız düşünemez. Thales’in yaptığı sıçrama bireyseldi, fakat sıçradığı zemin, binlerce yıllık ortak insanlık deneyimiydi.

Thales’i Doğuran Kent: Miletos

Thales, MÖ 6. yüzyılın başlarında Batı Anadolu’daki Miletos’ta yaşadı. Bugünkü Aydın sınırlarında bulunan Miletos, sıradan ve içine kapanmış bir yerleşim değildi. Arkaik Çağ’da Ege bölgesinin en güçlü kentlerinden biri haline gelmiş, ekonomik gücü sayesinde Karadeniz’den Akdeniz’e kadar çok sayıda koloni kurmuştu. Bazı antik kaynaklar Miletos’un seksenden fazla yerleşimin kuruluşunda rol oynadığını aktarır. 

Limanlara yalnızca tahıl, zeytinyağı, metal, kereste ve kumaş gelmiyordu. İnsanlar kendi dillerini, tanrılarını, ölçüm yöntemlerini, yıldız bilgilerini, hastalıkları iyileştirme yollarını ve evren hakkındaki anlatılarını da taşıyordu. Miletoslu bir tüccar ya da denizci, Mısır’dan gelen biriyle karşılaşıyor, Fenikeli bir denizciden yön bulma yöntemi öğreniyor, Mezopotamya’da tutulmuş gökyüzü kayıtlarını duyabiliyordu.

MÖ 8. yüzyıldan 5. yüzyıla uzanan dönem, Akdeniz’de yoğun deniz ticaretinin ve kültürler arası temasın yaşandığı bir dönemdi. Yunanların Fenike alfabesini benimsemeleri de bu etkileşim ortamında gerçekleşti. Yunan dünyası, kendi içine kapanmış saf bir kültür değil, Batı Asya, Mısır, Anadolu, Fenike ve Akdeniz toplumlarıyla ilişkiler içinde şekillenen geniş bir ağın parçasıydı. 

Bu ortam Thales’e yalnızca yeni bilgiler sunmadı, farklı açıklamaları karşılaştırma imkanı da verdi. Aynı doğa olayının bir toplumda bir tanrıya, başka bir toplumda farklı bir tanrıya bağlandığını gören insanın önünde yeni bir soru belirir:

Tanrı anlatıları değişiyorsa, değişmeyen şey doğanın kendisi olabilir mi?

Thales’ten Önce İnsanlar Doğayı Gözlemlemiyor muydu?

Thales’ten önce insanların doğayı yalnızca masallarla açıkladığını söylemek büyük bir haksızlık olur. Çiftçiler mevsimleri, çobanlar hayvanların davranışlarını, denizciler rüzgarları ve yıldızları, kadınlar bitkilerin besleyici ve iyileştirici özelliklerini, zanaatkarlar ise maddelerin ateş, su ve basınç karşısındaki değişimini kuşaklar boyunca gözlemlemişti.

Mısır’da Nil’in taşmasından sonra tarla sınırlarını yeniden belirleyebilmek için ölçüm teknikleri geliştirilmişti. Bu pratik ihtiyaç, geometrik bilgisinin oluşmasına katkıda bulundu.  MÖ 7. yüzyıldan itibaren Mısır yönetimleri Akdeniz ticaretini desteklemiş; Naukratis gibi kentlerde Yunanlar, Mısırlılar, Fenikeliler, Kıbrıslılar ve Anadolulu topluluklar bir arada yaşamıştı. 

Mezopotamya’da ise gökyüzü olayları yüzyıllar boyunca kaydedilmişti. Ay tutulmaları, gezegen hareketleri ve belirli göksel döngüler karşılaştırılıyor, tekrar eden düzenlilikler belirlenmeye çalışılıyordu. Babil tabletlerinde tutulmalar arasındaki zaman aralıklarını gösteren kayıtlar bulunması, bu gözlemlerin gelişmişliğini ortaya koyar. 

Thales’in Mısır’a ya da Babil’e gerçekten gidip gitmediği kesin değildir. Antik çağda önemli filozofların bilgilerini Mısır’dan veya Doğu’dan aldığına ilişkin hikayeler sonradan sıkça üretilmiştir. Ancak Thales’in bizzat yolculuk yapmış olması şart değildi. Ticaret ağları sayesinde bilgi, insanlarla birlikte dolaşıyordu. Thales’in yaşadığı kent zaten dünyanın farklı bilgi geleneklerinin kesiştiği bir kavşaktı.

Dolayısıyla Thales doğa bilgisini sıfırdan yaratmadı. Daha doğru ifadeyle, uzun süredir var olan pratik ve dağınık bilgiyi yeni bir sorunun altında birleştirdi.

Mitolojiden Kopuş Bir Anda Gerçekleşmedi

Thales’in öncesinde Homeros ve Hesiodos gibi şairler de evrenin başlangıcını sorgulamıştı. Homeros geleneğinde Okeanos ve Tethys, varoluşun kökenleri arasında gösteriliyordu. Aristoteles de Thales’ten önce suya özel önem veren anlatıların bulunduğunu belirtir. 

Bu nedenle Thales’in yeniliği, suyu ilk kez önemseyen insan olması değildi. Yenilik, suyu bir tanrının simgesi olarak değil, doğadaki oluşumları açıklayabilecek genel bir ilke olarak ele almaya çalışmasıydı.

Mitolojik anlatıda yağmur, bir tanrının isteğiyle yağabilir. Thales’in başlattığı düşünce biçiminde ise yağmurun nedeni yine doğanın içinde aranmalıdır. Böylece soru değişir:

“Yağmuru hangi tanrı gönderdi?” sorusunun yerini, “Su hangi koşullarda buharlaşır, yoğunlaşır ve yeniden yere düşer?” türünden sorular almaya başlar.

Thales bu süreci bugünkü bilimsel düzeyde açıklamamıştı. Fakat açıklamanın yönünü değiştirmişti. Nedeni doğanın dışından doğanın içine taşımıştı.

Onu Tetikleyen Temel Koşul, Doğadaki Düzenlilik

Denizci, gemisini bir tanrının keyfine güvenerek yüzdüremez. Rüzgarın yönünü, mevsimleri, kıyıları ve yıldızların konumunu izlemek zorundadır. Çiftçi, ürünün ne zaman ekileceğini belirlemek için mevsim döngülerini tanımak zorundadır. Arazi ölçen kişi, her defasında başka sonuç veren kutsal bir işarete değil, tekrarlanabilir bir ölçüye ihtiyaç duyar.

Üretim ve yaşam pratiği, insanlara doğanın tümüyle keyfi davranmadığını gösteriyordu. Güneş belirli bir yönden doğuyor, mevsimler belirli aralıklarla değişiyor, su yüksekten aşağı akıyor, tohum uygun nem ve sıcaklıkta filizleniyordu.

Thales’in büyük zihinsel sıçraması burada aranmalıdır. Doğada düzenlilik varsa, olaylar görünmeyen kişiliklerin keyfi kararlarıyla değil, doğanın kendi yapısı gereği gerçekleşiyor olabilirdi.

Bu düşünce basit görünse de son derece sarsıcıydı. Çünkü neden doğanın içindeyse, insan onu gözlemleyebilir, tartışabilir ve yanlışlayabilirdi. İnanç otoritesinin yerine henüz modern anlamda bilim geçmemişti, fakat açıklamanın hesap vereceği yeni bir alan açılmıştı.

Neden Su?

Aristoteles’in aktarımına göre Thales, her şeyin temel ilkesinin su olduğunu savunuyordu. Aristoteles, Thales’in canlıların beslenmesinde nemin önemini, tohumların nemli oluşunu ve sıcaklığın yaşamla ilişkisini gözlemleyerek bu düşünceye ulaşmış olabileceğini ileri sürer. Ancak bunların Thales’in doğrudan ifadeleri değil, Aristoteles’in yüzyıllar sonra yaptığı yorumlar olduğunu unutmamak gerekir. 

Yine de su tercihi, Miletos’ta yaşayan biri açısından anlaşılabilir. Deniz, nehirler, yağmur, buhar, çamur, bitkilerin büyümesi ve canlı bedenlerin nemi günlük yaşamın gözlenebilir parçalarıydı. Su biçim değiştiriyor, hareket ediyor, yaşamı taşıyor ve girdiği ortama göre farklı özellikler kazanıyordu.

Thales’in cevabı bugünkü bilgilerimiz açısından saçmaydı. Fakat felsefe tarihindeki önemi verdiği cevabın doğruluğundan değil, soruyu kurma biçiminden gelir:

Görünürde birbirinden farklı olan şeylerin arkasında ortak bir doğal temel bulunabilir mi?

Bu soru daha sonra Anaksimandros’un sınırsız ve belirsiz olanı ifade eden “apeiron” kavramına, Anaksimenes’in hava düşüncesine, Demokritos’un atomlarına ve sonunda çağdaş doğa bilimlerinin madde, enerji ve alan araştırmalarına kadar uzanan bir düşünsel yolu açtı.

Thales Tanrıları Tamamen Reddetmiş miydi?

Thales’i bugünkü anlamda ateist veya modern bir bilim insanı gibi göstermek tarihsel olarak doğru olmaz. Ona “Her şey tanrılarla doludur” düşüncesi de atfedilir. Mıknatısın demiri hareket ettirmesini bir tür canlılık veya ruh belirtisi olarak yorumlamış olabileceği aktarılır.

Fakat buradaki önemli ayrım, Thales’in doğasındaki kutsallık, doğaya dışarıdan müdahale eden bir hükümdar gibi davranmaz. Su ilahi kabul edilse bile, evreni kendi iç özellikleri ve hareketiyle meydana getiren doğal bir ilkedir. Doğa kendi dışında bulunan bir gücün her an müdahalesine ihtiyaç duymayan, kendi içinde işleyen bir bütün olarak düşünülmeye başlanmıştır. 

Bu nedenle Thales’le başlayan dönüşüm, “tanrılardan bir gecede kurtulmak” değil; açıklamayı yavaş yavaş doğanın iç işleyişine yerleştirmektir.

Güneş Tutulmasını Gerçekten Önceden Bildi mi?

Herodotos, Thales’in Medler ile Lidyalılar arasındaki savaş sırasında gerçekleşen bir güneş tutulmasını önceden bildirdiğini aktarır. Geleneksel olarak bu tutulma MÖ 585 yılına tarihlenir. 

Ancak modern araştırmacılar Thales’in bir güneş tutulmasının tam olarak nerede ve ne zaman görüleceğini hesaplayacak matematiksel bilgiye sahip olduğu iddiasına kuşkuyla yaklaşır. Tutulma hikayesi, muhtemelen Thales’in gökyüzü olaylarını ölçmeye ve düzenlilikler üzerinden açıklamaya çalışan biri olarak kazandığı ünün sonradan büyütülmüş biçimidir. 

Burada önemli olan Thales’in mucizevi biçimde geleceği görmesi değildir. Önemli olan, gökyüzü olaylarının tanrıların öfkesi değil, incelenebilir ve tekrarlanan doğal süreçler olabileceğini düşünmesidir.

Thales’in Gerçek Devrimi

Thales’in düşüncesini tek cümleyle “Mitostan logosa geçiş” olarak anlatmak kolaydır, fakat eksiktir. Mitolojik düşünce ortadan kalkmadı, doğal açıklamalar da bir anda tam anlamıyla bilimsel hale gelmedi. İkisi uzun süre iç içe yaşamaya devam etti. Asıl dönüşüm, açıklamanın tartışılabilir hale gelmesiydi.

Bir olay Zeus’un iradesiyle açıklanırsa buna karşı kanıt sunmak zordur. Fakat “Her şeyin temeli sudur” denildiğinde başka biri çıkıp şöyle diyebilir: “Hayır, su temel olamaz, çünkü ateş onun karşıtıdır.”

Nitekim Thales’ten sonra gelen Anaksimandros ve Anaksimenes onun cevabını değiştirdiler. Böylece düşünce, kutsal bir hüküm olmaktan çıkıp eleştirilebilir bir öneriye dönüşmeye başladı. Thales’in doğal açıklamalarının tarihsel önemi, yanlışlanabilir ve karşı görüş üretilebilir olmalarıdır. 

Bilimsel düşüncenin tohumu  burada bulunur: Yanlış cevap verme riskini göze alarak, doğa hakkında sınanabilir bir açıklama ileri sürmek.

Felsefenin Arkasındaki Görünmeyen Toplumsal Emek

Felsefe tarihleri çoğu zaman Thales’le başlar ve sanki ondan önce insanlık düşünmüyormuş gibi anlatılır. Oysa Thales’in arkasında binlerce yıllık anonim bir bilgi birikimi vardı. Toprağı ölçenler, yıldızlara bakarak yol bulan denizciler, bitkileri tanıyan kadınlar, metalleri eriten zanaatkarlar, su kanalları açan emekçiler, gökyüzü kayıtları tutan Mezopotamyalı katipler ve Nil’in hareketini izleyen Mısırlı ölçümcüler…

Thales’in başarısı, bu birikimi kendi adıyla başlayan kişisel bir mucizeye dönüştürmek değildi. Dağınık deneyimlerden genel bir soru çıkarabilmesiydi.

Bu nedenle felsefe yalnızca filozofların eseri değildir. Felsefe, toplumun doğayla kurduğu uzun ilişkinin düşüncede yoğunlaşmış biçimidir. İnsan önce doğaya dokunur, onunla üretir, ondan etkilenir, daha sonra bütün bu deneyimi kavramlara dönüştürür.

Sonuç: Thales İlk Soruyu Sormadı, Sorunun Yönünü Değiştirdi

Thales’i önemli yapan şey, evren hakkında ilk kez soru sorması değildir. İnsanlar on binlerce yıldır gökyüzünü, yaşamı ve ölümü sorguluyordu. Onu felsefe tarihinde bir eşik haline getiren, cevabın yönünü değiştirmesidir.

Gökyüzündeki tanrıların niyetlerini araştırmak yerine suya, toprağa, canlılığa, harekete ve doğadaki düzenliliklere baktı. Doğru cevabı bulamadı, fakat cevabın aranacağı yeri değiştirdi. 

Yorumlar

Popüler Yayınlar