Ekolojisiz Sosyalizm, Yarım Kalmış Özgürlüktür


 

Ekolojisiz Sosyalizm, Yarım Kalmış Özgürlük

Sosyalizm Doğayla Barışmadan Özgürleşebilir mi?

Sol ve sosyalist hareketler ekolojiyi uzun yıllar boyunca temel bir mücadele alanı olarak değil, sınıf mücadelesinin yanında duran ikincil bir konu olarak değerlendirdi. Ekolojik kriz görünür hale geldikçe parti programlarına çevre başlıkları eklendi, ekoloji komisyonları kuruldu, madenlere, barajlara ve enerji projelerine karşı mücadelelere destek verildi. Ancak bütün bunlar, daha derindeki sorunu kendiliğinden ortadan kaldırmadı. Çünkü asıl problem, ekoloji kelimesinin programlarda bulunup bulunmaması değildir. Asıl problem, sosyalist düşünceyi ve siyaseti sürdüren insanların siyasal bilinçaltında ekolojinin hala kurucu bir yere sahip olmamasıdır.

Ekoloji çoğu zaman bilinç düzeyinde kabul edilmekte, fakat düşünme biçimine, gündelik siyasal reflekslere, örgütlenme anlayışına ve gelecek tasavvuruna yeterince yerleşmemektedir. İnsanlar ekolojik krizin ciddi olduğunu söyleyebilmekte, buna rağmen kalkınma, sanayileşme, enerji, teknoloji, kentleşme ve üretim konularına geldiklerinde eski üretimci ölçülere geri dönebilmektedir. Doğa savunusu teoride doğru kabul edilirken, pratikte ekonomik büyümenin, istihdamın, büyük yatırımların ve merkezi planlamanın gerisine itilmektedir.

Bu nedenle solun ekolojiyle ilişkisini yalnızca bir bilgi eksikliği olarak açıklamak mümkün değildir. Burada bir içselleştirme sorunu vardır. Ekoloji henüz sosyalist özgürlük anlayışının içine tam olarak yerleşmemiştir. Doğa, toplumun ve siyasetin kurucu bileşeni olarak değil, korunması gereken dışsal bir alan olarak görülmeye devam etmektedir. Bu yaklaşımın temelinde ise solun teorik ve pratik geçmişinden devraldığı ilerlemeci, üretimci, insan merkezci ve devletçi miras bulunmaktadır.

Ekoloji komisyonu kurmak neden yetmez?

Ekolojik kriz büyüdükçe sol örgütlerde ekoloji alanına yönelik ilgi de arttı. Ancak birçok yapıda ekoloji, siyasal anlayışın tamamını dönüştüren kurucu bir yaklaşım olmaktan çok, özel bir çalışma alanına dönüştü. Ekoloji komisyonları kuruldu, çevre açıklamaları yapıldı ve yerel direnişlere destek verildi. Fakat sanayi, enerji, kentleşme, tarım ve kalkınma politikaları eski üretimci anlayışla sürdürülmeye devam etti.

Ekolojiyi bir komisyona bırakmak, aslında onun hala ana siyasetin dışında görüldüğünü gösterir. Ekoloji ayrı bir uzmanlık alanı değil, bütün siyasal kararların içinden geçmesi gereken temel ölçüdür. Ekonomi politikası ekolojik değilse, ekoloji komisyonunun varlığı çelişkiyi çözmez. Kent politikası betonlaşmayı sürdürüyor, enerji politikası tüketimi sınırsızlaştırıyor ve sanayi politikası büyümeyi kutsuyorsa, birkaç çevre maddesi hareketi ekolojik hale getirmez.

Ekoloji programda var, siyasal bilinçaltında yok

Bir düşüncenin programda yer alması ile içselleştirilmesi aynı şey değildir. Programlar değiştirilebilir, yeni kavramlar eklenebilir, kongre kararları alınabilir. Ancak siyasal bilinçaltı daha yavaş dönüşür. Siyasal bilinçaltı, hareketlerin olaylar karşısındaki ilk reflekslerinde, neyi ilerleme saydıklarında, neyi vazgeçilmez gördüklerinde ve neyi kolayca feda edebildiklerinde ortaya çıkar.

Burada sorun kişilerin kötü niyetli olması değildir. İnsanlar çoğu zaman doğayı önemsediğini samimiyetle düşünür. Fakat siyasal karar anında ekonomik büyüme, üretim artışı, teknolojik gelişme ve devlet gücü daha belirleyici hale gelir. Çünkü yüz yılı aşkın bir siyasal kültür, ilerlemeyi büyük fabrikalarla, ağır sanayiyle, enerji üretimiyle, kentleşmeyle ve doğanın dönüştürülmesiyle özdeşleştirmiştir.

Ekoloji sonradan öğrenilen bir başlık, üretimcilik ise içselleştirilmiş bir alışkanlıktır. Bu nedenle ekolojik söylem yeni olabilir, fakat eski düşünme kalıpları varlığını sürdürebilir. Bir hareketin gerçek ekolojik karakteri kullandığı kavramlarla değil, vazgeçebildiği ayrıcalıklarla, sınır koyabildiği üretim biçimleriyle ve doğanın kendini yenileme kapasitesine gösterdiği saygıyla anlaşılır.

Teorik geçmişin görünmeyen mirası

Solun ekolojik içselleştirme sorununun kökleri modern düşüncenin kuruluşuna kadar uzanır. Modernite, insanı doğanın içindeki bir canlı olmaktan çıkararak doğanın karşısına yerleştirdi. Doğa, kendi döngüleri, ilişkileri ve varoluş biçimleri bulunan canlı bir bütün olmaktan çok, insanın kullanımına sunulmuş bir kaynak deposu olarak görüldü. 

Kapitalizm bu anlayışı sermaye birikiminin temeli haline getirdi. Ancak kapitalizme karşı gelişen sosyalist düşüncenin önemli bir bölümü, modernitenin insan-doğa ayrımını tümüyle sorgulamadı. Kapitalist mülkiyet eleştirildi, fakat doğanın insan amaçları doğrultusunda sınırsız biçimde dönüştürülebileceği düşüncesi büyük ölçüde korundu.

Bu nedenle kapitalizm ile geleneksel sosyalizm, mülkiyet ve bölüşüm konusunda karşı karşıya gelirken, büyüme, kalkınma ve doğaya egemen olma konusunda aynı uygarlık anlayışından beslenebildi. Kapitalizm “doğayı sermaye için dönüştürelim” dedi. Geleneksel sosyalizm ise “doğayı toplum için dönüştürelim” cevabını verdi. Fakat doğanın hangi ölçüde dönüştürülebileceği, insan ihtiyaçlarının sınırlarının ne olduğu ve diğer canlıların varoluş hakkının nasıl korunacağı yeterince sorulmadı.

Sorunun teorik kökü tam da burada bulunur. Doğa, toplumsal teorinin kurucu öznesi değil, üretimin üzerinde gerçekleştiği pasif zemin olarak ele alındı. Emek, doğadan kopuk bir insan faaliyeti gibi düşünüldü. Oysa emek, insan bedeninin ve doğanın karşılıklı ilişkisi içinde mümkündür. Toprak, su, enerji, iklim ve canlı çeşitliliği olmadan üretim de toplum da tarih de var olamaz.

Doğayı teorinin dışına yerleştiren sosyalizm, kapitalizmin sömürü ilişkilerini eleştirebilir; fakat kapitalist uygarlığın doğaya hükmetme zihniyetini bütünüyle aşamaz.

Pratik geçmiş: Devlet sosyalizminin sanayileşme deneyimi

Solun ekolojiyle kurduğu ilişkinin yalnızca teorik değil, güçlü bir pratik geçmişi de vardır. Reel sosyalizm deneyimleri savaş, yoksulluk, kuşatma ve geri kalmışlık koşullarında hızla sanayileşmeye yöneldi. Ağır sanayi, enerji üretimi, askeri teknoloji ve büyük ölçekli tarım sosyalizmin başarısının ölçüsü haline geldi.

Kapitalist ülkelerle rekabet, özgürlük ve yaşam kalitesi üzerinden değil, çelik, kömür, makine, silah ve elektrik üretimi üzerinden kuruldu. Böylece sosyalizm kapitalist kalkınma modelinin karşısına başka bir uygarlık anlayışı koymak yerine, aynı yarışa farklı bir mülkiyet sistemiyle katıldı.

Merkezi devlet, toplumu ve doğayı yukarıdan yeniden düzenleyebilecek bilimsel aklın temsilcisi olarak görüldü. Nehirlerin yönü değiştirildi, büyük barajlar yapıldı, tarım alanları tek tip üretime açıldı, kentler sanayi ihtiyaçlarına göre büyütüldü. Doğa, merkezi planın yönetebileceği bir nesne haline getirildi.

Bu pratik miras, sosyalist kültürde derin izler bıraktı. Büyük tesisler güç, ağır sanayi bağımsızlık, yüksek üretim sosyalist başarı ve doğaya müdahale insan iradesinin zaferi olarak görüldü. Bu tarihsel deneyim yalnızca geçmişte kalmadı; solun bugünkü siyasal reflekslerine de yerleşti.

Bugün bile bazı sosyalist çevrelerde madenlere, barajlara ya da nükleer enerjiye yönelik itirazlar, kalkınma karşıtlığı ya da romantik doğacılık olarak küçümsenebilmektedir. Çünkü geçmişten devralınan bilinç, üretimi özgürleşmenin, doğaya sınır koymayı ise geri kalmışlığın işareti olarak okumaya devam etmektedir.

Kalkınmacılık: Emperyalizme karşı çıkarken onun yolunu izlemek

Geri bırakılmış toplumların emperyalizme karşı ekonomik bağımsızlık kazanma ihtiyacı, solun sanayileşmeye güçlü bir anlam yüklemesine yol açtı. Bu kaygının tarihsel bir karşılığı vardır. Sömürgecilik, halkların kaynaklarını yağmalamış, ekonomilerini dışa bağımlı hale getirmiş ve sanayileşme olanaklarını engellemiştir.

Ancak bağımsızlık düşüncesi zamanla Batının sanayileşme modelini yakalama yarışına dönüştü. Batılı kapitalist ülkelerin geçtiği yol, insanlığın evrensel gelişme yolu kabul edildi. Onların madenleri sömürü, bizim madenlerimiz kalkınma; onların barajları sermaye, bizim barajlarımız bağımsızlık; onların fabrikaları kapitalist, bizim fabrikalarımız ilerici sayıldı.

Böylece emperyalizme karşı çıkılırken emperyalist uygarlığın doğa anlayışı yeniden üretildi. Mesele doğanın nasıl kullanıldığı değil, onu kimin kullandığı haline geldi. Ekolojik sosyalizm, emperyalizme karşı bağımsızlığı savunurken kapitalist sanayileşme modelini taklit edemez. Gerçek bağımsızlık, yalnızca kaynakların ulusal denetimi değil, toplumların kendi ihtiyaçlarını doğanın sınırları içinde demokratik biçimde belirlemesidir.

Sınıf indirgemeciliği doğayı neden göremedi?

Solun ekolojiyi içselleştirememesinin bir başka nedeni, bütün toplumsal çelişkileri sermaye ile ücretli emek arasındaki çatışmaya indirgeme eğilimidir. Sınıf mücadelesi kapitalist toplumun merkezindedir, fakat toplumsal yaşam yalnızca ücret ilişkilerinden oluşmaz.

Kadınların ezilmesi, sömürgecilik, ırkçılık, halkların kültürel varlığı, bakım emeği, insan dışındaki canlıların sömürülmesi ve doğanın tahribi, sermaye birikimiyle ilişkili olsa da kendi tarihsel biçimlerine sahiptir. Bunları yalnızca ücretli emek ile sermaye arasındaki çelişkinin yan sonucu olarak görmek, mücadele alanlarını hiyerarşik biçimde sıralamaya yol açar.

Ekoloji hareketleri bu nedenle uzun süre küçük burjuva duyarlılığı olarak görülebildi. Çünkü bir köylünün suyunu, bir kadının yaşadığı vadinin ormanını, bir balıkçının denizi ya da bir yerel topluluğun merasını savunması klasik fabrika merkezli sınıf şemasına kolayca yerleştirilemiyordu.

İşçinin yalnızca fabrikadaki emeğini görüp soluduğu havayı, içtiği suyu, yaşadığı kenti ve çocuklarına bırakacağı ekolojik koşulları görmemek, sınıf mücadelesini daraltmaktır. Ekoloji sınıf mücadelesinin rakibi değil, onun yaşamla kurduğu ilişkinin derinleşmesidir.

Erkek egemen siyasal kültür ve yaşamın görünmeyen emeği

Ekolojinin siyasal bilinçaltında yer bulamaması, erkek egemen üretim anlayışından da bağımsız değildir. Geleneksel sol, üretimi çoğunlukla fabrikada, madende, inşaatta ve ücret karşılığında yapılan faaliyetlerle tanımladı. Bakım, beslenme, iyileştirme, çocukların toplumsallaştırılması, tohumların korunması, suyun taşınması ve gündelik yaşamın sürdürülmesi ekonomik üretimin dışında bırakıldı.

Bu ayrım, kadın ile doğanın benzer biçimde değersizleştirilmesine dayanır. Kadın, doğa, beden, bakım ve özel alanla; erkek ise akıl, kültür, üretim ve kamusal alanla özdeşleştirildi. Ardından erkekle ilişkilendirilen alanlar tarih kurucu, kadınla ilişkilendirilen alanlar tali kabul edildi.

Kapitalizm hem doğanın sunduğu maddeleri hem de kadınların görünmeyen emeğini sınırsız kaynaklar gibi kullanır. Geleneksel sosyalizm ücretli üretimi merkeze aldığı ölçüde bu iki sömürü alanını yeterince görünür hale getiremedi.

Yaşamı üreten ve sürdüren bu alanları tali gören bir sosyalizm, kapitalizmin değer ölçülerinden tam olarak kopmuş değildir. Ekolojinin içselleştirilmesi, yalnızca nehirlerin ve ormanların değil, bakımın, bedenin ve yaşamın yeniden üretiminin de siyasetin merkezine taşınmasını gerektirir.

Ekolojik içselleştirme nasıl mümkün olabilir?

Ekolojiyi içselleştirmek, yalnızca doğa bilimleri hakkında daha fazla bilgi edinmek değildir. Bu bilgi kuşkusuz gereklidir, ancak tek başına yeterli değildir. İnsanlar iklim krizini, biyolojik çeşitliliğin kaybını ve ekosistemlerin bozulmasını bilimsel olarak öğrenebilir, fakat siyasal kararlarında büyümeyi ve merkezi kalkınmayı öncelemeye devam edebilir.

İçselleştirme, insanın kendisini doğanın efendisi olarak değil, doğanın içindeki ilişkisel bir varlık olarak görmesiyle başlar. Toplum doğanın dışında kurulmuş yapay bir düzen değildir. İnsan bedeni, zihni, dili, emeği ve kültürü milyarlarca yıllık evrimsel sürecin ürünüdür. Doğa çöktüğünde toplumun üzerinde durduğu zemin değil, toplumun kendisi çöker.

Bu kavrayış sosyalizmin özgürlük anlayışını da değiştirir. Özgürlük sınırsız üretim ve tüketim hakkı değildir. Özgürlük, yaşamı birlikte sürdürebilecek sınırları demokratik biçimde kurabilmektir. İnsan ihtiyaçları ile ekolojik sınırlar arasında adil bir ilişki geliştirmektir.

Ekolojik içselleştirme aynı zamanda örgütsel kültürün değişmesini gerektirir. Merkeziyetçi, hiyerarşik ve yukarıdan karar veren siyasal yapılar, doğayla ilişkide de merkezi ve hükmedici çözümlere yönelmeye yatkındır. Yerel toplulukların bilgisini küçümseyen, kadınların deneyimini ikincil gören ve uzmanlığı tek bilgi kaynağı sayan örgütlenme anlayışı gerçek anlamda ekolojik olamaz.

Ekolojik toplum, merkezi aklın doğayı planlamasıyla değil, toplumların doğayla kurdukları ilişkileri demokratikleştirmesiyle oluşabilir.

Ekolojisiz sosyalizm neden yarım kalmış özgürlüktür?

Sosyalizm yalnızca üretim araçlarının mülkiyetini değiştirmek değildir. Özgürlüğü, eşitliği ve ortak yaşamı yeniden kurma iddiasıdır. Ancak doğayı yalnızca kaynak, kadını görünmeyen emek gücü, toplumu yönetilecek kitle ve işçiyi üretimin dişlisi olarak gören bir anlayış, mülkiyet biçimini değiştirse bile tahakküm ilişkilerini bütünüyle aşamaz.

Ekolojisiz sosyalizm, kapitalizmin fabrikalarını devralabilir; fakat onun doğaya hükmetme zihniyetini sürdürebilir. Geliri daha eşit dağıtabilir; fakat toprağı, suyu ve yaşam alanlarını tüketmeye devam edebilir. İşçiyi sermayeden kurtarabilir; fakat insanı üretim merkezli bir yaşama mahkum edebilir.

Bu nedenle ekoloji sosyalizme sonradan eklenecek yeşil bir başlık değildir. Sosyalizmin ne olduğuna ilişkin temel ölçülerden biridir. Ekoloji olmadan özgürlük yalnızca insanlar arasındaki ilişkilerle sınırlı kalır. 

Solun önündeki görev yalnızca programına ekoloji maddeleri eklemek değildir. Kendi siyasal bilinçaltını, tarihsel alışkanlıklarını, ilerleme ölçülerini ve kalkınma hayallerini sorgulamaktır. Üretici güçlerin sınırsız gelişimini ilerleme sayan anlayıştan, yaşamın kendini yenileme gücünü esas alan bir toplumsal düşünceye geçmektir.

Ekolojiyi içselleştirmeyen bir sosyalizm, özgürlük iddiasını tamamlayamaz. Çünkü doğanın özgür olmadığı, kadının yaşamı sürdürme emeğinin görünmediği ve toplumun üretim makinesine dönüştürüldüğü bir yerde insan da tam anlamıyla özgür değildir.

Ekolojisiz sosyalizm, bu nedenle yanlış bir sosyalizmden önce, yarım kalmış bir özgürlüktür.


Yorumlar

Popüler Yayınlar