Sevgi İçgüdü Değil, Biyokültürel Bir Sanattır
Sevgi İçgüdü Değil, Biyokültürel Bir Sanattır
Erich Fromm’un Sevme Sanatı Kitabını Evrimsel Biyoloji, Sinirbilim ve Toplumsal Eleştiriyle Yeniden Okumak
Erich Fromm’un Sevme Sanatı adlı eseri, aşk ilişkilerinde başarılı olmanın yöntemlerini anlatan sıradan bir kişisel gelişim kitabı değildir. Fromm’un asıl sorusu, insanların neden sevgiye böylesine güçlü bir ihtiyaç duydukları halde sevmeyi başaramadıklarıdır. Ona göre sorun sevilecek doğru kişiyi bulamamaktan önce, insanın sevme yeteneğini geliştirememesidir. Modern insan sevgiyi çoğunlukla başına gelen bir duygu, doğru kişi bulunduğunda kendiliğinden ortaya çıkacak bir coşku olarak görür. Fromm ise sevgiyi bilgi, dikkat, emek, disiplin, sabır ve sorumluluk gerektiren etkin bir yaşam faaliyeti olarak ele alır. Sevgi, insanın sahip olduğu bir duygu değil, dünyayla kurduğu ilişkinin niteliğidir.
Bugünün evrimsel biyoloji ve sinirbilim birikimi, Fromm’un insanın bağ kurmaya duyduğu ihtiyaç konusunda önemli ölçüde haklı olduğunu gösteriyor. Fakat aynı bilimsel birikim, sevginin yalnızca hormonlara, genlere veya üreme içgüdüsüne indirgenemeyeceğini de ortaya koyuyor. İnsan sevme kapasitesini biyolojik evriminden getirir; ancak kimi seveceğini, sevgisini nasıl göstereceğini, hangi ilişkileri meşru sayacağını, kıskançlığı nasıl yorumlayacağını, bakım yükünü kime vereceğini ve ayrılığı nasıl yaşayacağını kültürden öğrenir. Bu nedenle sevgi ne yalnızca doğanın ne de yalnızca toplumun ürünüdür. Sevgi, biyolojik kapasite ile kültürel öğrenmenin, bireysel yaşam öyküsü ile ekonomik düzenin, beyin ile toplumsal ilişkilerin iç içe geçtiği biyokültürel bir oluşumdur.
Fromm’un Temel Sorusu: Sevmek mi, Sevilmek mi?
Fromm’a göre modern insanın sevgide yaptığı ilk hata, “Nasıl sevebilirim?” sorusu yerine “Nasıl sevilebilirim?” sorusuna yoğunlaşmasıdır. Kişi kendisini sevilebilir hale getirmeye çalışırken görünüşünü, gelirini, mesleğini, toplumsal konumunu, kültürel birikimini ve cinsel çekiciliğini başkalarının değerlendirmesine sunar. Böylece sevgi, iki insanın karşılıklı olarak yaşamı büyütmesinden uzaklaşarak kişilerin kendi değerlerini pazara sundukları bir alışveriş biçimine yaklaşır.
Fromm’un “pazarlama yönelimi” adını verdiği bu kişilik biçiminde insan kendisini yaşayan bir özne olarak değil, alıcı bulması gereken bir ürün olarak algılar. “Ben kimim?” sorusunun yerini “Başkaları beni nasıl görüyor?” sorusu alır. İlişkide karşılaşılan kişi de bütün çelişkileri, tarihi ve özgünlüğü bulunan bir insan olarak değil; güzellik, gelir, statü, eğitim, çevre ve prestij gibi özelliklerden oluşan bir paket olarak değerlendirilir. Fromm’un yorumuyla kapitalist toplum yalnızca malları değil, kişilikleri ve ilişkileri de değişim değerine bağlar. Sevgi böyle bir düzende üretici bir ilişki olmaktan çıkarak iki piyasa değerinin karşılaşmasına dönüşebilir. Fromm’un eserlerinde sevgi; bakım, sorumluluk, saygı ve bilgiyle birlikte, sevilen kişinin kendi yolları içinde gelişmesini istemek biçiminde ele alınır.
Bu çözümleme dijital çağda daha da görünür hale gelmiştir. İnsanlar sosyal medya profillerinde yaşamlarını seçilmiş görüntüler, başarılar, bedenler, mekanlar ve tüketim nesneleri üzerinden sergiler. Beğenilmek, görülmek ve takip edilmek, sevilmenin göstergesi sanılabilir. Oysa görünürlük yakınlık değildir. Bir insan binlerce kişi tarafından izlenebilir ama hiç kimse tarafından gerçekten tanınmayabilir. Fromm’un diliyle sorun, insanın sevgiyi yaşamak yerine sevilebilir bir imaj üretmeye başlamasıdır.
Aşık Olmak Bir Olaydır, Sevmek Bir Süreçtir
Fromm, aşık olmak ile sevmek arasında temel bir ayrım kurar. Aşık olmanın ilk döneminde iki insan arasındaki yabancılık sınırı hızla çözülür. Yoğun heyecan, arzu, merak ve yakınlık duygusu ortaya çıkar. Fakat bu yoğunluğun kendisi olgun sevginin kanıtı değildir. Bazen ilk yakınlaşmanın şiddeti, iki insanın sevme kapasitesinden çok daha önce yaşadıkları yalnızlığın büyüklüğünü gösterir.
Sinirbilim açısından romantik yakınlaşmanın ilk dönemlerinde ödül, motivasyon, dikkat ve toplumsal bağlanmayla ilişkili sistemlerin birlikte çalıştığı görülür. Dopamin, oksitosin ve vazopressin gibi nörokimyasal sistemler yakınlık, toplumsal ödül, bakım ve bağlanma süreçlerine katkıda bulunur. Ancak bu maddelerden hiçbiri tek başına “sevgi hormonu” değildir. Oksitosinin etkisi kişinin geçmişine, güven düzeyine, içinde bulunduğu toplumsal ortama ve karşısındaki kişiyi nasıl algıladığına göre değişebilir. Yakınlığı kolaylaştırabileceği gibi grup içi bağlılığı, toplumsal işaretlere duyarlılığı veya tehdit algısını da etkileyebilir. Bu nedenle biyolojik bağlanma ile olgun sevgi aynı şey değildir.
Aşık olma, beynin ödül ve dikkat sistemlerini güçlü biçimde harekete geçirebilir; fakat sevmek bundan sonra başlar. İlk heyecan azaldığında karşımızda artık idealize ettiğimiz bir görüntü değil, geçmişi, alışkanlıkları, korkuları ve çelişkileri olan gerçek bir insan vardır. Olgun sevgi, bu gerçekliği görmeye başladıktan sonra ilişkiyi sürdürebilme yeteneğidir. Fromm açısından sevgi, iki insanın birbirini tüketmesi değil, birbirlerinin gelişimine katılmasıdır.
İnsan Neden Bağ Kurmak Zorundadır?
İnsanın bağlanma ihtiyacının derin evrimsel kökleri vardır. İnsan yavrusu uzun yıllar boyunca yetişkin bakımına bağımlıdır. Beyni doğumdan sonra gelişimini sürdürür; beslenmek, korunmak, dili öğrenmek, toplumsal kuralları kavramak ve duygularını düzenlemek için başka insanlara ihtiyaç duyar. Bu uzun çocukluk dönemi, insan türünde bakımın yalnızca anne ile çocuk arasındaki bireysel bir ilişki olarak kalmamasını sağlamıştır.
İnsan topluluklarında çocukların bakımına annelerin yanında babalar, kardeşler, büyükanneler, akrabalar ve topluluğun diğer üyeleri de katılmıştır. Evrimsel antropolojide ortaklaşa çocuk bakımı olarak incelenen bu yapı, insanın iş birliği, empati, ihtiyaçlara duyarlılık ve ortak sorumluluk kapasitesinin gelişmesinde önemli bir etken olarak ele alınmaktadır. İnsan topluluklarının başarısı yalnızca güçlü bireylerin hayatta kalmasına değil, besinin, bilginin, riskin ve bakımın paylaşılmasına dayanmıştır.
Bu bulgular Fromm’un sevginin temel unsurunun bakım olduğu yönündeki düşüncesine biyolojik bir zemin kazandırır. Bakım, insana sonradan öğretilmiş yapay bir ahlak kuralı değildir; türümüzün yaşamını sürdürebilmesinin temel koşullarından biridir. Ancak bundan bakım davranışının kendiliğinden eşit, özgürleştirici ve adil olacağı sonucu çıkmaz. İnsan bakım verebildiği gibi ihmalkar, saldırgan ve sömürücü de olabilir. Evrim bize tek bir davranış programı değil, farklı koşullarda ortaya çıkabilecek davranış imkanları bırakmıştır.
İnsan doğasında iş birliği kadar rekabet, empati kadar grupçuluk, paylaşma kadar biriktirme, koruma kadar saldırganlık kapasitesi de bulunur. Hangi eğilimin güçleneceğini toplumsal koşullar, çocukluk deneyimleri, kültürel normlar ve ekonomik kurumlar belirler. Bu nedenle “İnsan doğası bencildir” demek de “İnsan doğası bütünüyle iyidir” demek de doğa bilimleri açısından savunulabilir değildir. İnsan, birçok ihtimali taşıyan ve davranışları çevresiyle etkileşim içinde şekillenen bir canlıdır.
Beyin Yalnız Bir Birey Varsayımıyla Çalışmaz
Modern toplum insanı kendi başına ayakta durması gereken bağımsız bir birey gibi sunar. Oysa insan beyni, yaşamın bütün yükünü tek başına taşımak üzere gelişmemiştir. Sosyal Temel Kuramı, beynin güvenilir toplumsal ilişkilere erişimi olağan bir yaşam koşulu olarak değerlendirdiğini öne sürer. Güvendiğimiz insanların varlığı, tehlike karşısında harcanan çabayı azaltabilir; riskin, bakımın ve kaynakların paylaşılacağı beklentisini güçlendirebilir. Beyin, yakın ilişki içindeki kişileri kısmen benliğin imkanlarına dahil ederek hareket eder.
Bu durum sevgiyi yalnızca zihinsel bir duygu olmaktan çıkarır. Güvenilir bir insanın yanında bulunmak, kişinin stres tepkisini, tehlike algısını ve duygularını düzenleme biçimini etkileyebilir. Çocuklukta bakım veren yetişkin, çocuğun yalnızca karnını doyurmaz; onun henüz gelişmekte olan sinir sisteminin dış düzenleyicisi gibi çalışır. Güvenli bakım, çocuğun korku ve stres tepkilerinin düzenlenmesine yardımcı olur. Erken bakım ilişkilerinin beyin gelişimi, stres sistemleri ve ileriki ilişkiler üzerinde etkiler oluşturabildiği gösterilmiştir.
Ancak bu ilişki kader değildir. Çocuklukta güvensiz bağlanma yaşayan herkes yaşamı boyunca aynı ilişkileri kurmak zorunda değildir. Beyin deneyimle değişebilir; yeni güven ilişkileri, dostluklar, dayanışma pratikleri ve bilinçli çaba geçmiş örüntülerin yeniden düzenlenmesine katkıda bulunabilir. Fromm’un sevginin öğrenilen bir sanat olduğu düşüncesi burada önem kazanır. Sevme yeteneği değişmez bir karakter özelliği değil, insanın yaşam boyunca geliştirebileceği bir ilişki kurma biçimidir.
Bağlanmak Her Zaman Sevmek Değildir
İnsan, kendisine zarar veren kişilere de bağlanabilir. Çocuk, yaşamını sürdürebilmek için bakım verene bağımlıdır; bakım veren kişi aynı zamanda korku ve şiddet kaynağı olsa bile bağlanma ihtiyacı ortadan kalkmaz. Bu gerçek, güçlü bağlılığın tek başına sevgi kanıtı olmadığını gösterir. İtaat, korku, ekonomik bağımlılık, yalnız kalma kaygısı ve toplumsal baskı da insanları birbirine bağlayabilir. Zarar verici bakım ortamlarının ve şiddet içeren ilişkilerin bağlanma sistemleri üzerinde karmaşık etkiler yaratabildiği bilinmektedir.
Fromm’un olgun sevgi ölçütleri bu ayrımı anlamamıza yardımcı olur. Bakım, sorumluluk, saygı ve bilgi yoksa ortada güçlü bir bağlılık bulunabilir; fakat olgun sevgiden söz edilemez. Kıskançlık, sürekli denetim ve sahiplenme toplum tarafından aşkın büyüklüğü olarak sunulabilir. “Seni kıskanıyorum çünkü seviyorum” cümlesi bu kültürel yanılsamanın en yaygın ifadelerinden biridir. Oysa kıskançlık çoğu zaman sevilen kişinin özgürlüğünü değil, onu kaybetme korkusunu ve sahip olma isteğini gösterir.
Şiddet içeren ilişkilerde de “Çok sevdiği için yaptı” düşüncesi dolaşıma sokulur. Böylece denetim ve saldırganlık sevginin aşırı biçimi gibi gösterilir. Fromm’un yaklaşımına göre sevgi yaşamı büyütür; korkuyu, küçülmeyi ve itaati sürekli hale getiren ilişki sevgi adını taşısa bile sevginin özünü taşımaz.
Kültür Kime, Nasıl ve Ne Kadar Seveceğimizi Öğretir
İnsan bağlanma kapasitesiyle doğar; fakat sevginin dili kültür içinde öğrenilir. Bazı toplumlarda sevgi sözle ve bedensel temasla açıkça gösterilirken bazı toplumlarda bakım, fedakarlık, çalışma veya sorumluluk alma yoluyla ifade edilir. Bazı kültürlerde gençlerin eşlerini kendilerinin seçmesi normal kabul edilirken başka kültürlerde aile ve akrabalık ağları ilişkinin kurulmasında belirleyici olur. Sevginin biyolojik altyapısı ortak olabilir; fakat onun toplumsal biçimleri tarihsel olarak değişir.
Kültürler arasındaki ilişkisel hareketlilik farklılıkları da insanların güven, yakınlık ve ilişki kurma davranışlarını etkileyebilir. Yeni ilişkiler kurmanın ve mevcut ilişkilerden ayrılmanın daha kolay olduğu toplumlarda insanların kendilerini daha açık biçimde ifade etmeleri, güven oluşturmaları ve yakınlık geliştirmeleri farklılaşabilir. Otuz dokuz toplumu kapsayan bir çalışma, ilişkisel hareketliliğin güven ve yakınlık gibi toplumsal davranışlarla bağlantılı olduğunu göstermiştir.
Bu, bir kültürün diğerinden daha çok sevdiği anlamına gelmez. Sevgi, farklı toplumsal ortamlarda farklı stratejiler ve anlamlar kazanır. Bireyin ilişkisini kendi seçtiği toplumlarda romantik çekim daha fazla öne çıkabilir. Akrabalık ve topluluk bağlarının güçlü olduğu toplumlarda sevgi, kişisel yakınlığın yanında aile sorumluluklarıyla birlikte düşünülebilir. Ekonomik güvencenin zayıf olduğu ortamlarda eş seçimi yalnızca duygusal değil, yaşamsal bir karar haline gelebilir.
Dolayısıyla bir insanın davranışını yalnızca kişiliğiyle açıklamak eksiktir. Bir kadının boşanmakta zorlanması her zaman eşine duyduğu sevginin büyüklüğünden kaynaklanmaz; ekonomik bağımlılık, çocukların sorumluluğu, aile baskısı, namus anlayışı ve toplumsal dışlanma korkusu da etkili olabilir. Bir erkeğin duygularını ifade edememesi yalnızca bireysel yetersizlik değildir; erkekliğin sessizlik, sertlik ve denetimle özdeşleştirildiği kültürel eğitim de bu davranışı üretir.
Toplumsal Normlar Bedenlere Yerleşir
Kültür yalnızca insanlara ne düşüneceklerini söylemez; zamanla ne hissedeceklerini ve hangi davranışları doğal sayacaklarını da biçimlendirir. Çocuk, sevginin nasıl gösterileceğini ailede, okulda, akrabalık ilişkilerinde, masallarda, dizilerde, dini anlatılarda ve gündelik dilde öğrenir. Erkek çocuklara ağlamamaları, kız çocuklara uyumlu ve fedakar olmaları öğretildiğinde bu kurallar tekrar yoluyla kişiliğin parçası haline gelir.
Toplumsal normlar değişmez değildir. İnsanlar çevrelerindeki kişilerin nasıl davrandığına, hangi davranışların ödüllendirildiğine, hangilerinin cezalandırıldığına ve otoritelerin hangi değerleri meşrulaştırdığına bakarak davranışlarını düzenler. Normların kurumlar, toplumsal öğrenme, yaptırımlar ve ortak beklentiler aracılığıyla oluşup değiştiği kültürel evrim çalışmalarında geniş biçimde ele alınmaktadır.
Bu nedenle şiddet, kıskançlık, cinsiyetçilik ve homofobi değişmez insan doğasının sonuçları değildir. Bunlar biyolojik imkanlar üzerinden kurulan fakat kültürel olarak anlamlandırılan ve toplumsal kurumlar tarafından güçlendirilebilen davranışlardır. Aynı biçimde dayanışma, eşitlik, ortak bakım ve farklılıklara saygı da eğitim, örgütlenme ve ortak yaşam pratikleriyle güçlenebilir.
İnsan kültürün edilgen bir ürünü değildir. Kültürü öğrenirken aynı zamanda onu yeniden üretir veya dönüştürür. Bir baba çocuğunun bakımını üstlendiğinde yalnızca ailesine yardım etmez; erkeklik normunu da değiştirir. Bir kadın şiddet karşısında sessiz kalmayı reddettiğinde yalnızca kendi yaşamını savunmaz; itaat kültürünü de sarsar. Toplumsal davranış bireysel eylemlerden oluşur, fakat bireysel eylemler toplumsal koşulların içinde anlam kazanır.
Kadının Fedakarlığı Sevgi Diye Sunulduğunda
Fromm sevgiyi bakım ve sorumlulukla ilişkilendirir; ancak bakımın tarih boyunca nasıl cinsiyetlendirildiğini yeterince derinleştirmez. Feminist düşünce Fromm’un açtığı alanı burada genişletir. Çocukların büyütülmesi, yemek, temizlik, hastaların bakımı, yaşlıların desteklenmesi, duygusal gerilimlerin yatıştırılması ve aile ilişkilerinin sürdürülmesi büyük ölçüde kadınların görevi sayılmıştır.
Kadının başkalarının ihtiyaçlarını kendi ihtiyaçlarının önüne koyması sevginin doğal biçimi olarak kutsanmıştır. Böylece bakım, ortak toplumsal sorumluluk olmaktan çıkarak kadınların görünmez ve karşılıksız emeğine dönüşmüştür. “İyi anne”, “fedakar eş” ve “ailesini bir arada tutan kadın” imgeleri, kadınların yaşamın üreticisi, yeniden üreticisi ve sürdürücüsü olarak üstlendikleri emeği görünmez hale getirebilir.
Oysa bakım sevgiyse bu emeğin neden yalnızca kadınlardan beklendiği sorulmalıdır. Çocuğunu sevdiğini söyleyen bir erkeğin bakım sorumluluğuna katılmaması, sevgiyi duyguya indirgemektir. Yaşlı anne ve babasını seven aile üyelerinin bakım yükünü tek bir kadına bırakması da sevgiyi eşitsizlik üzerinde kurmaktır. Fromm’un sevgi anlayışı kendi mantıksal sonucuna götürüldüğünde bakım yükünün ortaklaşması gerekir. Sevgi, yaşamı sürdürme emeğinin eşit ve adil biçimde paylaşılmasıdır.
Toplumsal Cinsiyet Sevginin Dilini Bölüyor
Ataerkil kültür erkeklerden güçlü, denetleyici, rekabetçi ve duygusal olarak mesafeli olmalarını beklerken kadınlardan şefkatli, uyumlu, anlayışlı ve fedakar olmalarını bekler. Bu ayrım her iki cinsiyetin de sevme kapasitesini sınırlar. Erkek bakım ve kırılganlıktan, kadın ise özerklik ve kendi ihtiyaçlarını savunmaktan uzaklaştırılır.
Erkek sevgisini sahiplenme ve koruma üzerinden ifade etmeye yöneltilebilir. Kadın ise sevginin kanıtı olarak kendinden vazgeçmeye zorlanabilir. Böylece ilişkide biri denetleyen, diğeri uyum sağlayan konuma itilir. Fromm’un olgun sevgi anlayışı bu rolleri reddeder. Saygı, sevilen kişinin ayrı bir varlık olduğunu kabul etmektir. Sorumluluk onun adına karar vermek değil, ihtiyaçlarına karşı duyarlı olmaktır. Bakım ise bir tarafın kendisini tüketmesi değil, yaşamın ortaklaşa sürdürülmesidir.
Fromm’un kendi metninde anne ve baba sevgisine ilişkin bazı ikili ve dönemin toplumsal cinsiyet anlayışını taşıyan genellemeler bulunur. Bugünün bilgisi bakım, güven, sınır koyma, dünyayı tanıtma ve duygusal destek görevlerinin biyolojik olarak anne ve baba arasında zorunlu biçimde bölünmediğini gösteriyor. Bunlar farklı yetişkinler tarafından paylaşılabilecek toplumsal ve ilişkisel işlevlerdir.
Sevginin Kültürel Karşıtı Nefret Değil, Sahip Olmadır
Fromm’un düşüncesinde sevginin karşıtı yalnızca nefret değildir. Sevginin daha yaygın karşıtı, insanı bir varlık olarak yaşamak yerine ona sahip olma isteğidir. Sahip olma yönelimi, sevilen kişiyi değişmez tutmak, denetlemek ve kendi ihtiyaçlarına bağlamak ister. Sevgi ise canlı olanın değişimini kabul eder.
Bu ayrım kültürel davranışlarda açık biçimde görülebilir. Evliliğin kadının bedeni ve emeği üzerinde hak oluşturduğu düşüncesi, sevgiden çok mülkiyet ilişkisini yansıtır. Çocuğu anne babanın malı saymak, onun düşüncelerini ve yaşam tercihlerini denetlemeyi meşrulaştırır. Bir halkı, toprağı veya doğayı sahip olunan nesneler olarak görmek de aynı zihniyetin genişlemiş biçimidir.
Sahip olma kültürü, kaybetme korkusunu sürekli besler. İnsan sevdiği kişinin değişmesini tehdit olarak görür; çünkü onun bağımsızlaşması üzerindeki denetimini zayıflatabilir. Olgun sevgide ise değişim kaçınılmaz kabul edilir. Bir insanı sevmek, onu tanıştığımız andaki haliyle dondurmak değil, dönüşümüne eşlik edebilmektir.
Kapitalist Toplum Neden Sevme Kapasitesini Aşındırır?
Fromm’a göre sevgi sorunu yalnızca aile içinde veya bireyin psikolojisinde aranamaz. İnsanların nasıl çalıştıkları, ne kadar zamana sahip oldukları, gelecekten ne ölçüde güvende oldukları ve birbirleriyle hangi ilişkiler içinde yaşadıkları sevme kapasitesini doğrudan etkiler.
Kapitalist toplum insandan rekabet etmesini, kendisini sürekli geliştirmesini, pazarlamasını ve başkalarının önüne geçmesini ister. Aynı kişiden özel yaşamında sabırlı, paylaşımcı, karşılıksız ve anlayışlı olması beklenir. Çalışma yaşamında rakip olarak kurulan insanlar, evlerine döndüklerinde birdenbire yaşam ortağı olmaya çağrılır. Bu iki davranış dünyası birbirinden bütünüyle ayrı değildir.
Sevgi dikkat ister; piyasa düzeni dikkati parçalar. Sevgi zaman ister; uzun çalışma saatleri insanı zaman yoksulu bırakır. Sevgi güven ister; işsizlik, borç ve gelecek kaygısı güvensizliği büyütür. Sevgi karşımızdakini kendi amacı içinde görmeyi gerektirir; piyasa ise insanları işlevleri ve yararları üzerinden değerlendirmeye iter. Bu koşullar sevgiyi imkansız hale getirmez, fakat onu sürekli aşındırır.
Yoksulluk da sevgisizlik değildir. Maddi imkanları sınırlı insanlar güçlü bakım ve dayanışma ilişkileri kurabilir. Fakat ekonomik baskı, barınma sorunu, işsizlik ve gelecek korkusu ilişkilerdeki gerilimi artırabilir. Burada sorun yoksul insanların sevememesi değil, sevgiyi sürdürebilmeleri için gerekli zamanın, güvenliğin ve toplumsal desteğin ellerinden alınmasıdır.
Tüketim Kültürü İlişkileri de Eskitebilir
Tüketim toplumunda nesneler yalnızca ihtiyaç karşılamak için değil, kimlik kurmak için kullanılır. İnsanlar satın aldıkları ürünler üzerinden kim olduklarını göstermeye teşvik edilir. Aynı mantık ilişkilere taşındığında partner, benliğin toplumsal değerini yükselten bir göstergeye dönüşebilir.
Tüketim kültürü yeniliği kutsar. Eskiyen nesne değiştirilir; ilk heyecanı azalan ilişki de “yanlış ürün seçilmiş” gibi değerlendirilebilir. Oysa sevgi, yeniliğin sürekli tüketilmesi değil, tanıdık olanın içinde yeniden keşif yapabilme yeteneğidir. İnsanın başka bir insana yaklaşması, bir nesnenin özelliklerini karşılaştırmak gibi değildir. Karşıdaki kişi tüketilip bitirilecek sabit bir içerik değil, sürekli değişen canlı bir süreçtir.
Fromm’un sevme sanatı burada tüketim kültürüne karşı radikal bir itirazdır. Sevginin değeri, insana sağladığı heyecanın miktarıyla değil, ilişkinin iki tarafın yaşam gücünü ne ölçüde artırdığıyla anlaşılır.
Dijital Yakınlık ve Onaylanma Döngüsü
Dijital iletişim uzaktaki insanların ilişki kurmasını, dostlukların sürdürülmesini ve yalnız bırakılmış toplulukların birbirini bulmasını kolaylaştırabilir. Bu nedenle teknolojiyi doğrudan sevgisizliğin kaynağı saymak yanlış olur. Sorun teknolojinin kendisinden çok, dijital ortamların hangi ekonomik ve toplumsal mantıkla düzenlendiğidir.
Platformlar dikkati mümkün olduğu kadar uzun süre tutmak ister. Beğeni, eşleşme, yorum ve bildirimler küçük ödül işaretleri haline gelir. İnsan bir süre sonra karşısındaki kişiyi tanımaktan çok, kendisine verilen tepkiyi izlemeye başlayabilir. Yakınlık, sayısal geri bildirimlere bağlanır. Mesajın geç gelmesi, gönderinin beğenilmemesi veya çevrim içi görünmesine rağmen cevap verilmemesi yoğun kaygı üretebilir.
Dijital ilişki kültürü, seçeneklerin sınırsız olduğu yanılsamasını da yaratır. Karşıdaki kişiyle karşılaşılan ilk güçlükte ilişkiyi anlamaya çalışmak yerine yeni bir seçeneğe yönelmek kolaylaşabilir. İnsanlar birbirlerini bütünüyle tanımadan fotoğraflar, kısa açıklamalar ve toplumsal göstergeler üzerinden hızla değerlendirebilir. Fromm’un pazarlama yönelimi böylece teknik bir altyapı kazanır.
Buna rağmen dijital ortamlar sevginin karşıtı değildir. Görme engelli, hareket kısıtlılığı bulunan, kırsal bölgelerde yaşayan, farklı cinsel yönelimleri nedeniyle yalnızlaştırılan veya siyasi baskı altındaki insanlar için dijital iletişim yaşamsal dayanışma ağları oluşturabilir. Belirleyici soru şudur: Teknoloji insanları birbirlerine yaklaştıran bir araç mı oluyor, yoksa insan ilişkilerini ölçülebilir dikkat ve kazanç birimlerine mi dönüştürüyor?
Kardeşlik Sevgisi ve Grubun Sınırları
Fromm, olgun sevginin yalnızca romantik partnere yönelmemesi gerektiğini savunur. Bir insan yalnızca kendi ailesini severken geri kalan insanlara karşı kayıtsızsa sevme yönelimi sınırlı kalır. Kardeşlik sevgisi, insanı insan olduğu için değerli görmeyi gerektirir.
Evrimsel biyoloji açısından bu düşüncenin önünde ciddi bir sorun vardır. İnsanlar yakın akrabalarına, tanıdıklarına ve kendi gruplarına yardım etmeye daha yatkın olabilir. İş birliği çoğu zaman grup sınırları içinde gelişirken yabancılara karşı kuşku ve düşmanlık da ortaya çıkabilir. Oksitosin gibi bağlanmayla ilişkili sistemler bile her zaman evrensel iyilik üretmez; bağlama göre grup içi yakınlığı artırırken grup dışına yönelik mesafeyi koruyabilir.
Fakat insan yalnızca biyolojik akrabalık çevresinde yaşayan bir canlı değildir. Kültürel evrim, hukuk, ahlak, siyasal mücadele ve ortak kurumlar sayesinde dayanışma çevresi genişletilebilir. İnsanlar hiç tanımadıkları kişiler için vergi ödeyebilir, kan bağışı yapabilir, afet bölgesine yardım gönderebilir ve gelecek kuşakların yaşamı için ekolojik mücadele yürütebilir. Fromm’un kardeşlik sevgisi, biyolojik yakınlık duygusunun bütün insanlığı kapsayacak biçimde kültürel ve etik olarak genişletilmesidir.
Bu genişleme kendiliğinden gerçekleşmez. Milliyetçilik, ırkçılık, mezhepçilik ve erkek egemenliği sevgi ve dayanışmayı dar bir “biz” çevresine hapseder. Kendi grubunu sevmek başkalarından nefret etmeyi gerektirdiğinde sevgi, iktidarın kullandığı bir bağlılık aracına dönüşür. Fromm’un sevgisi sınırları sertleştiren değil, insanın ortak kırılganlığını ve ortak yaşam bağımlılığını görünür kılan bir sevgidir.
Özsevgi Bencillik Değildir
Fromm’un önemli katkılarından biri, kendini sevme ile bencillik arasında ayrım yapmasıdır. Bencil insan kendisini fazla sevdiği için değil, gerçek anlamda sevemediği için sürekli kendisiyle meşguldür. İçsel değersizlik duygusunu sahip olmak, üstünlük kurmak ve başkalarının onayını toplamak yoluyla kapatmaya çalışır.
Özsevgi, insanın kendi yaşamını da başkalarının yaşamı kadar değerli görmesidir. Kendisini sürekli feda eden kişinin davranışı her zaman olgun sevginin göstergesi değildir. Kimi zaman reddedilme korkusu, onaylanma ihtiyacı ve değersizlik duygusu fedakarlık biçiminde ortaya çıkabilir. İnsan sınır koyamadığında, her isteğe boyun eğdiğinde ve kendi ihtiyaçlarını bütünüyle bastırdığında karşısındaki kişiye de özgür bir özne olarak yaklaşamaz.
Kendini sevmek, hatasız olduğunu düşünmek değildir. Kendi zayıflıklarını aşağılamadan görebilmek, ihtiyaçlarını tanımak, bedenini korumak, zarar verici ilişkiden ayrılmak ve gerektiğinde hayır diyebilmek özsevginin parçalarıdır. Fromm’un sevme sanatı, kişinin kendisini yok ederek başkasına bağlanması değil, kendi bütünlüğünü koruyarak ilişki kurmasıdır.
Sevgi Bir Duygu Değil, Toplumsal Pratiktir
Fromm’un bakım, sorumluluk, saygı ve bilgi kavramları sevginin davranışsal boyutunu gösterir. Bir insan sevgiden söz edebilir; fakat davranışları sürekli aşağılama, ihmal ve denetim üretiyorsa sözlerin tek başına anlamı yoktur.
Bakım, sevilen kişinin yaşamına etkin biçimde katılmaktır. Sorumluluk, onun ihtiyaçlarını fark edip cevap verebilmektir. Saygı, onu kendi amaçlarımızın aracı haline getirmemektir. Bilgi ise karşımızdaki insanı kafamızdaki görüntüyle değil, kendi gerçekliği içinde tanımaya çalışmaktır.
Bu dört özellik kültürel ve sosyal davranışlarda somutlaşır. Ev işlerini paylaşmak, hastalıkta yanında olmak, konuşurken gerçekten dinlemek, arkadaşlıklarını denetlememek, farklı düşünmesine izin vermek, cinsel sınırlarına saygı göstermek ve gelişimini tehdit olarak görmemek sevginin davranış biçimleridir. Sevginin gerçekliği romantik sözlerde değil, gündelik yaşamın nasıl örgütlendiğinde ortaya çıkar.
Doğa Sevgisi Romantik Hayranlık Değildir
Fromm’un yaşam sevgisini ifade eden biyofili kavramı, onun düşüncesini insan ilişkilerinin ötesine taşır. Biyofili canlı olana, gelişmeye, çeşitliliğe ve üretkenliğe yönelmeyi ifade eder. Bunun karşısında cansızlığa, mekanik denetime, yıkıma ve ölüme yönelen eğilim bulunur.
Doğayı sevmek yalnızca güzel manzaralar karşısında duygulanmak değildir. Ekosistemlerin işleyişini bilmek, canlıların yenilenme sınırlarına saygı göstermek ve yaşamın devamlılığı için sorumluluk almaktır. Fromm’un bakım, bilgi, sorumluluk ve saygı ilkeleri doğaya uygulandığında ekolojik bir sevgi anlayışı ortaya çıkar.
İnsan doğadan ayrı değildir. Soluduğu hava, içtiği su, bağırsaklarındaki mikroorganizmalar, yediği besinler ve içinde yaşadığı iklim sistemi onun varlığının parçalarıdır. Doğayı yok eden insan, dışındaki bir nesneyi değil, kendi yaşam koşullarını ortadan kaldırır. Sevme sanatı bu nedenle yalnızca insanlar arasındaki ilişkinin değil, insanın canlılar dünyasındaki yerini yeniden düşünmesinin de sanatıdır.
Fromm’un Düşüncesini Günümüzde Nasıl Genişletebiliriz?
Fromm sevginin bireysel psikolojiyle toplumsal yapı arasındaki ilişkisini güçlü biçimde gösterdi. Fakat günümüz bilimsel ve toplumsal birikimi onun düşüncesine yeni katmanlar eklememizi sağlıyor. Evrimsel biyoloji, bakım ve iş birliğinin insan türünün gelişimindeki merkezi rolünü gösteriyor. Sinirbilim, benliğin bütünüyle kafatası içine kapanmış bağımsız bir yapı olmadığını, yakın ilişkiler içinde düzenlendiğini ortaya koyuyor. Bağlanma araştırmaları erken bakım deneyimlerinin önemini gösterirken bu deneyimlerin değişmez kader olmadığını da düşündürüyor.
Kültürel evrim yaklaşımı, insan davranışlarının genlerden doğrudan çıkmadığını; normlar, kurumlar, toplumsal öğrenme ve tarihsel koşullar aracılığıyla biçimlendiğini açıklıyor. Feminist düşünce, sevgi adı altında kadınlara yüklenen görünmez bakım emeğini açığa çıkarıyor. Ekolojik düşünce ise sevginin insan merkezli sınırlarını aşarak canlılığın bütününü kapsaması gerektiğini gösteriyor.
Bu bilgiler Fromm’u geçersiz hale getirmez. Tam tersine, onun açtığı alanı derinleştirir. Fromm sevginin kendiliğinden doğan bir duygu değil, öğrenilmesi gereken bir sanat olduğunu söylemişti. Bugün buna şunu ekleyebiliriz: Sevgi, evrimsel olarak mümkün, sinirsel olarak şekillenebilir, kültürel olarak öğrenilen ve toplumsal kurumlar tarafından desteklenen veya bastırılan bir yaşam pratiğidir.
Sonuç: İnsan Sevmeyi Toplum İçinde Öğrenir
İnsan dünyaya sevginin hazır bilgisiyle gelmez. Bağlanmaya, bakım almaya, yakınlık kurmaya ve başkalarının duygularına cevap vermeye yönelik biyolojik kapasitelerle gelir. Bu kapasitelerin nasıl gelişeceğini ise yaşadığı ilişkiler, aile biçimi, toplumsal cinsiyet rolleri, ekonomik düzen, eğitim, kültür ve siyasal kurumlar belirler.
Sevgi yalnızca beyinde gerçekleşmez; mutfakta, iş yerinde, sokakta, çocuk bakımında, hasta yatağında, arkadaşlıkta ve toplumsal mücadelede gerçekleşir. Sevgi yalnızca “Seni seviyorum” cümlesi değildir. Emeğin nasıl paylaşıldığı, kimin konuştuğu, kimin susturulduğu, kimin özgürlüğüne saygı gösterildiği ve kimin yaşamının korunmaya değer sayıldığıdır.
Fromm’un temel düşüncesi günümüzde hala sarsıcıdır: İnsanlar sevgiyi çok istemelerine rağmen, sevmenin koşullarını ortadan kaldıran bir toplumda yaşamaktadır. Sürekli rekabetin, yalnızlığın, güvencesizliğin, tüketimin ve sahip olmanın egemen olduğu bir düzende sevgi yalnızca bireysel niyetle korunamaz.
Bu nedenle sevme sanatı, kişisel gelişimden daha büyük bir meseledir. İnsanların birbirlerini araç, rakip, mülk veya tüketim nesnesi olarak görmedikleri bir toplumsal yaşamı kurma arayışıdır. Sevgi, insanın başka bir insanın varlığından yararlanması değil, onun özgürce gelişebilmesi için yaşamı birlikte üretmesidir. Fromm’un kitabının önümüze koyduğu asıl soru hala açıktır:
Yalnızca birbirimizi nasıl seveceğimizi değil, insanların sevebilme yeteneğini büyüten bir toplumu nasıl kuracağımızı da düşünmeye hazır mıyız?

Yorumlar
Yorum Gönder
Eleştiri ve tartışmaya açığım. Hakaret, tehdit, ayrımcılık ve reklam içeren yorumlar yayımlanmaz.