Klasik Fizik, Marx ve Modern Toplumsal Düşüncenin Bilimsel Sınırları

 


Saat Gibi İşleyen Evren, Saat Gibi Yönetilen Toplum

Klasik Fizik, Marx ve Modern Toplumsal Düşüncenin Bilimsel Sınırları

Bir düşünürü yalnızca yazdığı cümlelerle anlamak mümkün değildir. Onu, yaşadığı çağın bildikleri ve henüz bilemedikleri içinde değerlendirmek gerekir. Çünkü her teori, ne kadar güçlü olursa olsun, kurulduğu dönemin bilimsel ufkunu taşır. Bazı gerçekleri görür, bazılarını sezebilir, bazılarını ise henüz gerekli bilimsel araçlar bulunmadığı için düşünemez. Karl Marx da bu durumun dışında değildir. Marx’ın kapitalizm, sınıf, emek, üretim, devlet ve tarih üzerine geliştirdiği düşünceler, yalnızca sanayi devriminin, işçi sınıfının ve Avrupa’daki siyasal mücadelelerin ürünü değildir. Onun düşüncesi aynı zamanda 19. yüzyılın doğa bilimleri ortamı içinde şekillenmiştir. Newton fiziğinin büyük itibarı, mekanik dünya görüşü, termodinamiğin yükselişi, kimyadaki gelişmeler, jeoloji tartışmaları ve Darwin’in evrim teorisi Marx’ın düşünsel dünyasının parçalarıydı.

Bu nedenle Marx ile klasik fizik arasındaki ilişkiyi araştırmak, Marx’ın fizik kitaplarından hangi kavramları aldığını bulmaktan ibaret değildir. Asıl mesele, klasik fiziğin oluşturduğu düşünme biçiminin dönemin bütün teorilerine nasıl sızdığını anlamaktır. Evrenin belirli yasalara göre işleyen büyük bir makine olarak düşünülmesi, yalnızca fiziği değil, ekonomiyi, sosyolojiyi, siyaset bilimini, devlet yönetimini, fabrika düzenini ve devrim anlayışlarını da etkiledi. İnsanlar doğayı nasıl kavrıyorsa toplumu da çoğu zaman benzer kavramlarla açıklamaya çalıştı. Doğada kuvvetler, hareketler, denge noktaları ve yasalar varsa toplumda da benzer kuvvetlerin, dengelerin ve zorunlulukların bulunması gerektiği düşünüldü. Böylece klasik fizik, fark edilmeden modern toplumun felsefi arka planlarından birine dönüştü.

Klasik Fiziğin Büyük Devrimi

Newton fiziğinin insanlık düşüncesinde yarattığı dönüşüm küçümsenemez. Newton’dan önce de doğayı maddi nedenlerle açıklamaya çalışan düşünürler vardı. Ancak Newton, gökyüzündeki gezegenlerin hareketleriyle yeryüzüne düşen cisimlerin aynı temel yasalarla açıklanabileceğini matematiksel olarak gösterdi. Bu büyük başarı, doğanın rastgele, keyfi ve anlaşılmaz bir alan olmadığı düşüncesini güçlendirdi. Evren, keşfedilebilir yasalara göre işliyordu. Bir cismin başlangıç konumu, hızı ve üzerine etki eden kuvvetler bilinirse gelecekte nerede bulunacağı hesaplanabilirdi. Zaman ve mekan ise bütün olayların içinde gerçekleştiği değişmez, evrensel ve mutlak bir sahne gibi düşünülüyordu.

Bu yaklaşım bilim için büyük bir özgürleşmeydi. Doğa olaylarını tanrıların öfkesiyle, gizemli ruhlarla ya da kutsal amaçlarla açıklamak yerine gözleme, deneye ve matematiğe dayanmak mümkün hale geldi. Fakat her büyük bilimsel başarı gibi Newton fiziği de zamanla kendi sınırlarının ötesine taşındı. Fizikte son derece başarılı olan mekanik düşünme biçimi, doğanın ve toplumun bütün alanlarını açıklayabilecek tek yöntem gibi görülmeye başlandı. Evren bir makineyse, canlılar da karmaşık makineler olabilirdi. Toplum da birbirine bağlı parçalardan oluşan daha büyük bir makine olarak düşünülebilirdi. İnsan davranışları, toplumsal çatışmalar ve tarihsel değişimler de yeterli bilgiye sahip olunduğunda hesaplanabilir sanıldı.

Bu anlayış modern düşüncenin derinlerine yerleşti. Toplumun da değişmez yasalara göre işlediği, insan davranışlarının belirli kuvvetlerin sonucu olduğu, tarihin önceden belirlenmiş aşamalardan geçtiği düşüncesi güç kazandı. Bilim, yalnızca olayları anlamanın değil, onları yönetmenin de aracı haline geldi. Doğa yasalarını bilen mühendis doğayı, toplum yasalarını bildiğini düşünen yönetici de toplumu düzenleyebilirdi.

Klasik Fizik Topluma Nasıl Sızdı?

Klasik fiziğin etkisi en açık biçimde ekonomi ve sosyolojinin kuruluşunda görüldü. Modern ekonomi, piyasayı çoğu zaman karşılıklı kuvvetlerin dengelendiği bir sistem gibi tasarladı. Arz ve talep birbirine ters yönde işleyen kuvvetler, fiyat ise bu kuvvetlerin dengelendiği nokta olarak ele alındı. Birey, kendi çıkarını hesaplayan, diğer bireylerden büyük ölçüde bağımsız bir parçacığa benzetildi. Ekonomik denge, fiziksel dengeye benzeyen doğal bir sonuç olarak gösterildi. Böylece toplumsal ilişkilerden, tarihsel mücadelelerden ve iktidar yapılarından doğan piyasa düzeni, sanki doğanın değişmez bir yasasıymış gibi sunulabildi.

Sosyoloji de benzer bir arayışla ortaya çıktı. Toplumun fiziği kurulmak isteniyordu. Nasıl ki doğadaki cisimlerin hareket yasaları bulunabiliyorsa toplumların da hareket yasaları bulunabilirdi. İnsanların doğum, ölüm, evlilik, suç ve göç davranışları istatistiksel olarak incelendi. Çok sayıda bireyin davranışlarından düzenli ortalamalar çıkması, toplumun da fiziksel bir sistem gibi yasaları olduğu fikrini güçlendirdi. Bireysel farklılıklar gürültü, toplumsal ortalamalar ise gerçek yasa gibi görülmeye başlandı.

Devlet yönetiminde de benzer bir mekanik akıl gelişti. Nüfus sayımları, haritalar, istatistikler, kayıt sistemleri, standart ölçüler ve merkezi kurumlar modern devletin toplumu görünür ve hesaplanabilir hale getirme araçları oldu. İnsanlar adlara, numaralara, mesleklere, vergi kayıtlarına, askerlik durumlarına ve nüfus kategorilerine ayrıldı. Bu gelişmeler yönetimi kolaylaştırdı; fakat aynı zamanda toplumun karmaşık, canlı ve yerel ilişkilerini soyut verilere indirgedi. Devlet, toplumu yukarıdan gören büyük bir mühendislik merkezi gibi davranmaya başladı.

Klasik fiziğin toplumsal yaşama en güçlü etkilerinden biri de zaman anlayışında ortaya çıktı. Tarım toplumlarında çalışma çoğu zaman mevsime, havaya, göreve ve canlıların ritmine bağlıydı. İşin ne kadar süreceğini yalnızca saat değil, yapılacak işin kendisi belirliyordu. Sanayi kapitalizmiyle birlikte zaman, yaşamdan koparılarak eşit parçalara bölünebilen soyut bir ölçüye dönüştü. İşçi artık yalnızca bir ürün üretmiyor, belirli sayıda saat boyunca emek gücünü satıyordu. Fabrika düdüğü, vardiya çizelgesi, geç kalma cezası ve ücret hesabı bu soyut zaman üzerinden düzenlendi. Saat, yalnızca zamanı gösteren bir araç değil, kapitalist disiplinin temel kurumlarından biri haline geldi.

Newton’un homojen ve mutlak zamanı ile fabrikanın zamanı arasında doğrudan ve basit bir neden-sonuç ilişkisi kurmak doğru olmaz. Ancak ikisi aynı zihniyet dünyasının parçalarıdır. Her ikisinde de zaman, canlıların farklı ritimlerinden bağımsız, eşit ve ölçülebilir dilimlere ayrılır. İşçinin bedeni yorulur, dikkati dağılır, acıkır, hastalanır, gün ışığına ve mevsime göre değişir. Fakat fabrikanın saati bunları tanımaz. Makine çalışıyorsa işçinin de aynı düzenlilikte çalışması beklenir. Canlı beden, mekanik zamana uymaya zorlanır.

Marx Klasik Fiziğin Bir Ürünü müydü?

Marx, klasik fiziğin etkili olduğu bir çağda yaşadı. Bu nedenle kullandığı bazı kavramlarda dönemin fiziksel dili açıkça görülür. Hareket yasaları, güçler, karşıt güçler, yoğunlaşma, birikim, üretici güçler, engeller, krizler ve zorunluluklar Marx’ın metinlerinde sıkça karşımıza çıkar. Kapital’in amacını modern toplumun ekonomik hareket yasasını ortaya çıkarmak olarak tanımlaması da bu bilimsel dilin etkisini taşır.

Marx, kapitalistlerin ve işçilerin davranışlarını belirli toplumsal ilişkiler içinde ele aldı. Tek tek kapitalistler daha fazla kar elde etmek, maliyetleri düşürmek ve rakiplerini geride bırakmak zorundaydı. Bu zorunluluk, onların kişisel ahlakından bağımsız olarak sistemin işleyişinden doğuyordu. Bu açıdan Marx’ın yaklaşımı klasik fiziğe benzer bir nesnellik arayışı taşır. Görünür olayların arkasında işleyen düzenlilikleri, zorunlulukları ve ilişkileri ortaya çıkarmaya çalışır.

Ancak Marx’ı Newton’un topluma uygulanmış bir kopyası olarak görmek büyük bir hata olur. Newton fiziğinde cisimler büyük ölçüde dışarıdan etki eden kuvvetler nedeniyle hareket eder. Marx’ın toplumunda ise hareket, sistemin kendi iç çelişkilerinden doğar. Sermaye üretici güçleri geliştirirken aynı anda emeği sömürür, doğayı tahrip eder, eşitsizliği büyütür ve krizleri üretir. Rekabet üretimi artırırken kar oranları üzerinde baskı oluşturur. İşçilerin bir araya getirilmesi onların denetlenmesini kolaylaştırırken ortak mücadele imkanlarını da geliştirir. Kapitalizmin her çözümü yeni bir çelişki yaratır.

Bu nedenle Marx’ın düşüncesinde doğrusal bir nedensellikten çok karşılıklı etkileşim vardır. Toplumsal koşullar insanları biçimlendirir; fakat insanlar da mücadeleleriyle bu koşulları değiştirebilir. Üretim ilişkileri düşünceleri etkiler; fakat düşünceler de örgütlenme ve siyasal eylem aracılığıyla maddi sonuçlar doğurabilir. Devlet sınıf ilişkilerinin bir ürünü olabilir; fakat bir kez kurulduğunda sınıf ilişkilerini yeniden şekillendiren göreli bir güç haline gelir. Neden ve sonuç birbirinden kesin duvarlarla ayrılmaz.

Marx’ın diyalektik düşüncesi tam da bu noktada mekanik materyalizmden ayrılır. Toplum, parçalarına ayrıldığında anlaşılabilecek basit bir düzenek değildir. Parçalar, ancak birbirleriyle kurdukları ilişkiler içinde anlam kazanır. İşçi, kapitalist, meta, para, sermaye ve devlet birbirinden bağımsız nesneler değildir. Bunlar tarihsel ilişkilerin aldığı biçimlerdir. Sermaye yalnızca para ya da makine değildir; kendisini büyütmeye yönelmiş bir toplumsal ilişkidir.

Marx’ın Mekanik Düşünceyi Aştığı Yer

Marx’ın en güçlü yönlerinden biri, kapitalizmin yasalarını bütün çağlar için geçerli doğa yasaları gibi görmemesidir. Kapitalizmin hareket yasaları tarihsel olarak ortaya çıkmıştır. Meta üretimi, ücretli emek, özel mülkiyet ve sermaye ilişkileri belirli tarihsel koşulların ürünüdür. Bu koşullar değiştiğinde kapitalizmin yasaları da ortadan kalkabilir. Bu nedenle Marx’ın yasa kavramı Newton’un kütle çekim yasasıyla aynı değildir. Kütle çekimi insan toplumundan bağımsız olarak işler. Oysa değer yasası, meta üretimi ve ücretli emek ilişkileri olmadan var olamaz.

Marx ayrıca insanı doğanın dışında düşünmedi. Emek sürecini insan ile doğa arasındaki madde alışverişinin düzenlenmesi olarak ele aldı. İnsan, doğaya dışarıdan müdahale eden bağımsız bir varlık değildi. İnsan bedeni, emek gücü, beslenme, toprak, su, enerji ve üretim aynı metabolik sürecin parçalarıydı. Kapitalizm bu ilişkiyi bozuyor, insan ile doğa arasındaki metabolik bağda yarılmalar yaratıyordu.

Tarım üzerine yaptığı incelemelerde toprağın besin maddelerinin kentlere taşındığını, fakat yeniden toprağa dönmediğini görmüştü. Kent ile kır arasındaki ayrım yalnızca ekonomik ve siyasal bir ayrım değildi; aynı zamanda madde döngülerini bozan ekolojik bir kopuştu. Bu yaklaşım, Marx’ın doğayı sınırsız bir ham madde deposu olarak görmediğini gösterir.

Marx’ın makine üzerine düşünceleri de klasik mekanikten ayrıldığı önemli bir alandır. Makine onun için tarafsız bir teknik araç değildi. Bilimsel bilgi, makinenin yapısında sermayenin gücü olarak işçinin karşısına çıkıyordu. Toplumun ortak bilgisi, özel mülkiyet altında işçiyi denetleyen bir kuvvete dönüşüyordu. Makine insanın çalışma süresini azaltabilecek bir imkan taşırken kapitalist üretim içinde çalışma temposunu artırıyor, iş gününü uzatıyor ve işçiyi makinenin uzantısı haline getiriyordu.

Bu çözümleme bugün yapay zeka, algoritmalar ve otomasyon tartışmaları açısından da günceldir. Bilgi ve teknoloji kendi başına özgürleştirici değildir. Kimin elinde olduğu, hangi amaçla kullanıldığı ve hangi toplumsal ilişkilere bağlı olduğu belirleyicidir.

Dönemin Bilmediği Fizik ve Sosyal Bilimlerin Sınırları

Marx’ın yaşadığı dönemde klasik fiziğin sınırları henüz bilinmiyordu. Zamanın ve mekanın mutlak olmadığı, gözlemcinin hareketine bağlı olarak ölçümlerin değişebileceği ancak Einstein’ın görelilik teorileriyle anlaşılacaktı. Kütle çekiminin uzaktan etki eden sıradan bir kuvvet değil, uzay-zamanın geometrisiyle ilişkili olduğu da 20. yüzyılda ortaya kondu.

Bu keşiflerin sosyal bilimler açısından anlamı, her şeyin göreli olduğu değildir. Görelilik, gerçekliğin gözlemcinin keyfine göre değiştiğini söylemez. Ölçümün, konumun ve ilişkinin hesaba katılması gerektiğini gösterir. Sosyal bilimler açısından buradan çıkarılabilecek ders, araştırmacının kendisini toplumsal gerçekliğin dışında ve bütünüyle tarafsız bir göz olarak görmemesidir. Araştırmacı da belirli bir tarihsel dönemin, sınıfsal konumun, kültürün ve bilgi geleneğinin içindedir. Bu durum nesnel bilgi arayışını geçersiz kılmaz; tersine daha bilinçli hale getirir.

Kuantum fiziği de Marx’ın döneminde bilinmiyordu. Atom altı ölçekte parçacıkların klasik cisimler gibi kesin yörüngelere sahip olmadığı, bazı sonuçların olasılıklarla ifade edilebildiği daha sonra anlaşıldı. Ancak kuantum fiziğini doğrudan topluma uygulamak büyük bir hata olur. Toplumsal belirsizlikleri açıklamak için atom altı parçacıkları örnek göstermek, bilimsel olmaktan çok benzetmeye dayanır.

Kuantum fiziğinin sosyal bilimler için daha genel ve ihtiyatlı bir anlamı olabilir: Klasik fiziğin kesinlik anlayışı doğanın bütün düzeylerinde geçerli değildir. Doğanın kendisi bile tek bir mekanik modele indirgenemiyorsa toplumun çok daha karmaşık yapısını birkaç değişmez yasa ile açıklamak mümkün değildir.

Kaos teorisi ve doğrusal olmayan sistemler bilimi de Marx’ın döneminde gelişmemişti. Daha sonra anlaşıldı ki tamamen belirlenimci kurallarla işleyen bir sistem bile uzun vadede öngörülemez olabilir. Başlangıç koşullarındaki çok küçük farklar zaman içinde çok büyük sonuçlar yaratabilir. Burada nedensellik ortadan kalkmaz; fakat kesin tahmin sınırlandırılır.

Bu ayrım sosyal bilimler açısından son derece önemlidir. Belirlenmiş olmak ile öngörülebilir olmak aynı şey değildir. Bir toplumsal olayın maddi nedenleri bulunabilir; fakat bu nedenlerin nasıl birleşeceği, hangi anda kırılma yaratacağı ve nasıl bir sonuç doğuracağı önceden kesin olarak bilinemeyebilir. Ekonomik kriz, iklim felaketi, savaş, teknolojik değişim, tek bir siyasal olay ya da beklenmedik bir toplumsal tepki tarihsel süreci bambaşka bir yöne çevirebilir.

Bu nedenle tarihsel materyalizm, geleceği önceden haber veren bir kahinlik biçimi değildir. Maddi koşulları, güç ilişkilerini, olanakları ve sınırları inceleme yöntemidir. Tarihsel koşullar bazı ihtimalleri güçlendirir, bazılarını zayıflatır; fakat sonucu otomatik olarak belirlemez.

Biyoloji ve İnsan Davranışı Hakkında Bilinmeyenler

Marx’ın döneminde evrim teorisi yeni ortaya çıkmıştı. Darwin, türlerin değişmez olmadığını, canlıların ortak atalardan geldiğini ve doğal seçilim yoluyla değiştiğini gösterdi. Bu gelişme, doğadaki sabitlik düşüncesine büyük bir darbe vurdu. Marx ve Engels Darwin’in çalışmalarını ilgiyle izledi; çünkü evrim teorisi doğanın da tarihsel olduğunu gösteriyordu.

Ancak Darwin de Marx da kalıtımın gerçek mekanizmalarını bilmiyordu. Genler, kromozomlar, DNA, mutasyonlar ve gen düzenlenmesi daha sonra anlaşılacaktı. Beynin işleyişi, sinir sisteminin gelişimi, hormonlar, erken çocukluk deneyimleri, bakım ilişkileri ve öğrenmenin biyolojik etkileri hakkında bilgiler son derece sınırlıydı.

Bu eksiklik sosyal bilimlere de yansıdı. İnsan kimi teorilerde yalnızca ekonomik çıkarını hesaplayan rasyonel birey, kimi teorilerde yalnızca sınıfsal konumunun taşıyıcısı, kimi teorilerde ise bütünüyle kültür tarafından şekillenen boş bir levha olarak ele alındı. Oysa bugün insanın biyoloji, kültür, çevre, bakım, öğrenme ve tarih arasındaki sürekli etkileşim içinde geliştiğini biliyoruz.

İnsan yalnızca genlerinden ibaret değildir; fakat genlerinden bağımsız da değildir. İnsan davranışı yalnızca sınıfsal konum tarafından belirlenmez; fakat sınıfsal koşullardan bağımsız da değildir. Korku, güven, aidiyet, dayanışma, rekabet, itaat, öfke ve merhamet hem evrimsel geçmişimizle hem de içinde yaşadığımız toplumsal koşullarla biçimlenir.

Bu bilgiler sınıf analizini geçersiz kılmaz. Tam tersine daha derin hale getirir. İşçilerin aynı ekonomik koşullarda yaşamasına rağmen neden farklı siyasal tercihler yaptığını anlamak için yalnızca ücret düzeyine bakmak yeterli değildir. Kimlik, korku, milliyetçilik, din, toplumsal cinsiyet, aile ilişkileri, medya, travmalar ve grup aidiyetleri de hesaba katılmalıdır. Sınıf bilinci ekonomik konumdan otomatik olarak doğmaz. Bilinç, biyolojik, duygusal, kültürel ve siyasal süreçlerin iç içe geçmesiyle oluşur.

Ekolojinin Bilinmeyenleri ve Üretici Güçler Sorunu

Marx’ın döneminde ekoloji bugünkü anlamıyla kurulmuş değildi. Ekosistemler, enerji akışları, besin ağları, biyolojik çeşitlilik, geri besleme döngüleri, atmosferin işleyişi ve gezegensel sınırlar konusunda son derece sınırlı bilgi vardı. İklim değişikliği, fosil yakıtların uzun vadeli etkileri, okyanusların asitlenmesi, türlerin kitlesel yok oluşu ve ekolojik eşik noktaları henüz bilimsel olarak ortaya konmamıştı.

Bu bilinmeyenler sosyalist düşünceyi de etkiledi. Üretici güçlerin gelişmesi çoğu zaman ilerlemenin temel ölçüsü kabul edildi. Kapitalizm üretici güçleri geliştiriyor, fakat onları özel mülkiyet altında tutuyordu. Sosyalizmin görevinin bu gelişmiş üretici güçleri toplumun denetimine geçirmek olduğu düşünüldü. Böylece sanayileşme, büyük fabrikalar, ağır makineler, enerji tüketimi ve büyüme neredeyse kendiliğinden olumlu kabul edildi.

Oysa bugünün ekolojik bilgisi, üretici güçlerin yalnızca kimin mülkiyetinde olduğu sorusunun yeterli olmadığını gösteriyor. Üretimin ne ürettiği, hangi enerji kaynaklarını kullandığı, ne kadar hammadde tükettiği, hangi canlıları yok ettiği ve doğanın kendisini yenileme kapasitesini aşıp aşmadığı da sorulmalıdır.

Bir kömür santralinin özel mülkiyetten kamu mülkiyetine geçirilmesi, onun iklim üzerindeki etkisini kendiliğinden ortadan kaldırmaz. Ormanı daha hızlı kesen bir makine, işçilerin denetimine geçtiğinde ekolojik olarak zararsız hale gelmez. Doğayı zehirleyen bir üretim sistemi, yalnızca bölüşüm biçimi değiştiği için özgürleştirici sayılamaz.

Bu nedenle sosyalist teori üretici güç kavramını yeniden düşünmelidir. Her teknolojik gelişme ilerleme değildir. Her üretim artışı toplumsal zenginlik değildir. Toplumların gerçek zenginliği yalnızca üretilen malların miktarıyla değil, insanların sağlığı, boş zamanı, eşitliği, dayanışması ve içinde yaşadıkları ekosistemlerin sürekliliğiyle ölçülmelidir.

Mekanik Sosyalizm Tehlikesi

Klasik fizik yalnızca kapitalist teorileri değil, bazı sosyalist anlayışları da etkiledi. Tarihin zorunlu aşamalarla ilerlediği, kapitalizmin kaçınılmaz biçimde çökeceği ve sosyalizmin bilimsel bir zorunluluk olduğu düşüncesi, mekanik belirlenimciliğin siyasal bir biçimi haline gelebildi.

Bu anlayışta devrim, insanların bilinçli ve yaratıcı eylemlerinden çok tarih yasalarının kaçınılmaz sonucu gibi gösterildi. Parti bu yasaları bilen merkez, toplum ise bu bilgiye göre yönlendirilmesi gereken bir nesne haline getirildi. Bilimsel sosyalizm, kimi zaman toplumun bütün geleceğini önceden bildiğini iddia eden kapalı bir öğretiye dönüştürüldü.

Merkezi planlama da benzer bir mekanik akılla kurulabildi. Toplumun bütün ihtiyaçlarının merkez tarafından bilinebileceği, doğru hesaplama yapıldığında üretim ve dağıtımın kusursuz biçimde düzenlenebileceği düşünüldü. Parti beyin, devlet yönetim merkezi, fabrikalar organlar, insanlar ise planın parçaları olarak görüldü.

Oysa toplum kapalı bir makine değildir. İnsanların ihtiyaçları, bilgileri, beklentileri ve ilişkileri sürekli değişir. Yerel ekolojik koşullar, kültürel farklılıklar ve gündelik deneyimler merkezden bütünüyle görülemez. Bilgi yalnızca uzmanların ve yöneticilerin elinde değildir; işçilerde, kadınlarda, köylülerde, bakım emekçilerinde ve yerel topluluklarda dağınık halde bulunur.

Demokratik planlama bu nedenle yalnızca mülkiyetin kamulaştırılması değildir. Karar yetkisinin, bilginin ve denetimin de toplumsallaştırılmasıdır. Genel toplumsal ihtiyaçlarla yerel farklılıklar arasında sürekli geri besleme kurulmalıdır. Planlama yukarıdan verilen tek yönlü emir değil, toplumun farklı düzeylerinde yürütülen sürekli bir öğrenme ve düzeltme süreci olmalıdır.

Marx’ı Bugünün Bilimiyle Yeniden Okumak

Bugünün bilimsel bilgisi Marx’ı geçersiz kılmaz. Marx’ın kapitalizm çözümlemesi, sömürünün yalnızca bireysel kötülüklerden değil, üretim ve mülkiyet ilişkilerinden doğduğunu göstermesi bakımından hala güçlüdür. Meta fetişizmi, emeğin yabancılaşması, sermayenin büyüme zorunluluğu, kriz eğilimleri ve bilimin sermayenin gücüne dönüştürülmesi üzerine yaptığı çözümlemeler güncelliğini koruyor.

Ancak Marx’ı bugünün bilimsel bilgisiyle yeniden okumak, onun bütün cümlelerini savunmak anlamına gelmez. Marx’ın döneminin bilmediği gerçekleri hesaba katmak gerekir. Görelilik, kuantum fiziği, kaos teorisi, karmaşık sistemler, evrimsel biyoloji, sinirbilim, genetik ve ekoloji bize doğanın düz, tek yönlü ve bütünüyle öngörülebilir bir makine olmadığını gösterdi.

Buradan toplumsal teorinin vazgeçmesi gereken şey nedensellik değil, kaba nedenselliktir. Toplumsal olayların nedenleri vardır; fakat bu nedenler tek başına ve doğrusal biçimde işlemez. Ekonomi, siyaset, kültür, biyoloji, ekoloji, teknoloji ve toplumsal cinsiyet birbirini karşılıklı olarak etkiler.

Buradan vazgeçilmesi gereken şey bilim değil, bilimin mutlaklaştırılmasıdır. Bilim, değişmez doğrular deposu değil, sürekli gelişen, yanlışlarını düzelten ve kendi sınırlarını araştıran bir süreçtir.

Buradan vazgeçilmesi gereken şey planlama değil, toplumun yukarıdan bütünüyle hesaplanabileceği düşüncesidir. Demokratik planlama, belirsizliği kabul eden, yerel bilgiyi önemseyen ve yanlışlardan öğrenen bir sistem olmalıdır.

Buradan vazgeçilmesi gereken şey insanın maddi bir varlık olduğu düşüncesi değil, insanın cansız bir parçacık gibi ele alınmasıdır. İnsan bedeni, duyguları, evrimsel geçmişi, kültürü, emeği ve toplumsal ilişkileriyle birlikte düşünülmelidir.

Sonuç: Toplum Saat Değildir

Klasik fizik insanlığın düşünsel özgürleşmesinde büyük bir rol oynadı. Doğanın keyfi güçlerin değil, araştırılabilir ilişkilerin ve yasaların alanı olduğunu gösterdi. Bu miras olmadan modern bilim, sanayi ve Marx’ın materyalist toplum eleştirisi ortaya çıkamazdı.

Ancak klasik fiziğin başarısı bütün gerçekliğe uygulanan tek bir dünya görüşüne dönüştüğünde sınırlarına ulaştı. Evren makineye, toplum düzeneğe, insan parçacığa, işçi dişliye ve siyaset toplum mühendisliğine indirgendi.

Marx bu çağın içinde düşündü. Bu nedenle onun dilinde hareket yasaları, güçler, zorunluluklar ve tarihsel eğilimler vardır. Fakat Marx aynı zamanda bu mekanik çerçeveyi aşmaya çalışan güçlü bir ilişkisel düşünce geliştirdi. Toplumu cansız parçaların toplamı değil, çelişkili ve tarihsel ilişkiler bütünü olarak ele aldı. İnsanların koşullar tarafından şekillendiğini, fakat aynı zamanda kendi koşullarını değiştirebildiğini savundu.

Bugün Marx’ı yeniden okurken ne onu Newtoncu bir düşünür olarak mahkum etmek ne de çağının bilimsel sınırlarından tamamen bağımsız göstermek gerekir. Marx’ın düşüncesinde klasik fiziğin izleri de bu sınırları aşmaya çalışan diyalektik bir damar da bulunur.

Doğa bilimlerinin bugünkü gelişmeleri bize geleceğin bütünüyle hesaplanamayacağını, karmaşık sistemlerin sürprizler üretebildiğini, canlıların çevreleriyle karşılıklı ilişki içinde geliştiğini ve insanın doğadan ayrı olmadığını gösteriyor.

Bu bilgiler sosyal bilimler için bir geri çekilme değil, yeni bir başlangıçtır. Toplumun maddi nedenleri vardır; fakat tek bir nedeni yoktur. Tarih belirli koşullar altında gelişir; fakat önceden yazılmış değildir. İnsan biyolojik bir varlıktır; fakat biyolojisine indirgenemez. Toplum doğanın parçasıdır; fakat fiziksel parçacıkların toplamı değildir. Değişim mümkündür; fakat hiçbir tarih yasası özgürlüğü insanların yerine gerçekleştirmez.

Klasik fiziğin evreninde geleceği kusursuz biçimde hesaplayan hayali bir zeka düşünülebilirdi. Toplumsal yaşamda ise geleceği dışarıdan hesaplayacak böyle bir zeka yoktur. Gelecek; insanların doğayla ve birbirleriyle kurduğu ilişkiler içinde, mücadele ederek, öğrenerek, yanılarak, dayanışarak ve yeniden deneyerek oluşur.

Çünkü toplum saat değildir. İnsanlar dişli değildir. Özgürlük de önceden belirlenmiş bir sonucun gerçekleşmesi değil, ortak yaşamın bilinçli, demokratik ve ekolojik biçimde kurulmasıdır.

Şeref Özkan



Yorumlar

Popüler Yayınlar