Parçalanmış Bilgiyle Bütünlüklü Bir Paradigma Kavranabilir mi?
Öcalan’ın Demokratik Modernite Paradigmasını Anlamak Neden Zor?
Parçalanmış Bilgiyle Bütünlüklü Bir Paradigma Kavranabilir mi?
Abdullah Öcalan’ın demokratik toplum paradigmasını anlamak kolay değil. Bunun nedeni yalnızca kullanılan kavramların yoğunluğu ya da metinlerin dili değil. Daha temel bir sorun var. Doğayı, insanı ve toplumu birbirinden kopuk düşünmeye alışmış olmamız.
Modern eğitim sistemi bilgiyi ayrı disiplinlere böldü. Fizik maddeyi ve enerjiyi, biyoloji canlılığı, ekoloji canlılarla çevreleri arasındaki ilişkileri, antropoloji insanın oluşumunu, sosyoloji toplumu, siyaset bilimi devleti, ekonomi ise üretim ve bölüşüm ilişkilerini incelemeye başladı. Bu ayrışma gereksiz değildi. Bilginin derinleşmesini sağladı. Ancak zamanla her disiplin kendi alanını gerçekliğin bütünü gibi görmeye başladı.
Ekonomi doğadan, siyaset gündelik yaşamdan, insan biyolojik tarihinden, toplum ise içinde bulunduğu ekolojik sistemlerden koparıldı. Öcalan’ın demokratik toplum paradigması ise bu ayrılmış alanları yeniden ilişkilendirmeye başladı. Ekolojiyi, ekonomiyi, kadın özgürlüğünü, tarihi, ahlakı, siyaseti ve toplumsal örgütlenmeyi aynı düşünsel bütünlük içinde ele alıyor.
Belki de paradigmayı anlamayı zorlaştıran temel mesele burada başlıyor. Çünkü karşımızda yalnızca yeni bir siyasal program yok. Doğaya, insana ve topluma nasıl baktığımızı değiştirmeye çalışan bir düşünce var.
Fizikteki Gelişmeler Bize Ne Söyledi?
Modern fizikteki gelişmeler, dünyayı düşünme biçimimizi önemli ölçüde değiştirdi. Klasik fiziğin belirli bir yorumu, evreni büyük bir makine gibi tasavvur ediyordu. Bu makinenin parçaları, kuralları ve başlangıç koşulları bilinirse geleceği de hesaplanabilirdi. Bu düşünce yalnızca doğa anlayışını değil, toplum düşüncesini de etkiledi.
Toplumun da dışarıdan yönetilebilecek, merkezi bir güç tarafından düzenlenebilecek ve önceden hazırlanmış planlara göre biçimlendirilebilecek bir makine olduğu düşünüldü. Sağ siyaset güçlü devlet ve otoriteyi öne çıkarırken, sosyalist düşüncenin bazı yorumları toplumu merkezden yönetecek öncü parti ve devlet modellerini benimsedi.
Ama modern fizik, gerçekliğin bu kadar basit olmadığını gösterdi. Görelilik teorisi zaman ve mekanın ilişki ve gözlem koşullarından bağımsız biçimde ele alınamayacağını ortaya koydu. Kuantum fiziği, doğanın en küçük ölçeklerinde kesinlik, olasılık, ölçüm ve etkileşim sorunlarını gündeme getirdi. Kaos ve karmaşıklık çalışmaları ise küçük etkilerin büyük sonuçlara yol açabildiğini, doğrusal olmayan ilişkilerin bulunduğunu ve bazı düzenlerin merkezi bir yönetici olmadan ortaya çıkabildiğini gösterdi.
Gerçeklik yalnızca birbirinden bağımsız parçalardan oluşmuyor. Bir varlığı ilişkilerinden kopararak anlamak her zaman mümkün değil. Bütün, parçaların basit toplamından daha fazla özellik taşıyabiliyor. Düzenin oluşması için her zaman dışarıdan komuta eden bir merkez gerekmiyor.
Demokratik toplum paradigmasıyla modern fizik arasındaki ilişkiyi bu düzeyde kurabiliyoruz. Fizik mekanik, merkeziyetçi ve indirgemeci düşüncenin sınırlarını görmemize yardımcı oluyor.
Biyoloji: Yaşamın Tek Yasası Rekabet Değildir
Biyoloji de uzun süre toplumsal düşünceye oldukça dar bir biçimde aktarıldı. Evrim denildiğinde çoğu insanın aklına “güçlü olan hayatta kalır” sözü geliyor. Bu düşünce piyasa rekabetinin, toplumsal eşitsizliğin ve güçlünün zayıf üzerindeki egemenliğinin doğal olduğu iddiasında kullanıldı.
Oysa canlılığın tarihi yalnızca rekabetten oluşmuyor. İşbirliği, simbiyoz, karşılıklı bağımlılık, bakım, ortak savunma ve birlikte yaşama da evrimsel süreçlerin önemli parçaları. Çok hücreli yaşam bile hücrelerin belirli bir işbirliği geliştirmesine dayanıyor. Ekosistemler, birbirinden bağımsız canlıların yan yana gelmesinden değil, karşılıklı ilişkilerden oluşuyor.
İnsan türünün gelişiminde de yalnızca bireysel güç değil; öğrenme, paylaşma, bakım verme, bilgi aktarma ve birlikte hareket etme kapasitesi belirleyici oldu. Buradan “doğa dayanışmacıdır, dolayısıyla toplum da zorunlu olarak dayanışmacı olmalıdır” sonucu çıkmaz. Doğada dayanışma kadar rekabet, karşılıklılık kadar sömürü de bulunur.
İnsan hem rekabet edebilir hem dayanışabilir. Hangi davranışın güçleneceği, yalnızca biyolojik özelliklere değil, içinde yaşadığımız toplumsal kurumlara da bağlıdır.
Piyasa rekabeti ödüllendirir. Ataerki itaati ve hiyerarşiyi yeniden üretir. Demokratik kurumlar ise ortak karar vermeyi, dayanışmayı ve karşılıklı sorumluluğu geliştirebilir. Demokratik toplum paradigmasının önemi, insanı değişmez bir özü olan varlık olarak değil, ilişkiler içinde dönüşebilen bir canlı olarak ele almasıdır.
Ekoloji: Toplum Doğanın Dışında Değildir
Modern düşüncenin en sorunlu kabullerinden biri, insan toplumunu doğanın dışında görmesidir. Doğa, insanın kullanacağı kaynakların bulunduğu büyük bir depo gibi ele alındı. Ekoloji ise bize başka bir şey söylüyor.
Hiçbir canlı tek başına yaşamıyor. Yaşam; toprak, su, hava, iklim, mikroorganizmalar, bitkiler ve hayvanlar arasındaki ilişkiler içinde sürüyor. İnsan toplumu da bu ilişkilerin dışında değil. Ekonomi, doğadan madde ve enerji almadan var olamaz. Her üretim süreci doğal kaynak kullanır, enerji tüketir ve atık üretir. Bu yüzden sınırlı bir gezegende sınırsız büyüme fikri ciddi bir çelişki taşıyor.
Demokratik toplum paradigmasında ekoloji yalnızca çevreyi koruma meselesi değildir. Ekonominin, teknolojinin, üretimin ve toplumsal ihtiyaçların yeniden düşünülmesini gerektirir. Soru yalnızca “Daha temiz nasıl üretiriz?” değildir. Ne üretiyoruz? Kimin ihtiyacı için üretiyoruz? Ne kadar üretiyoruz? Üretim kararlarını kim veriyor? Üretimin bedelini hangi insanlar, hangi canlılar ve hangi bölgeler ödüyor?
Bu sorular sorulmadan ekolojik toplumdan söz etmek kolay değildir. Paradigmanın önemi, emek sömürüsü ile doğanın sömürülmesini birbirinden koparmamasıdır. Bir madende çalışan işçinin sömürülmesiyle madenin doğada yarattığı tahribat, aynı üretim sisteminin iki farklı sonucudur. Endüstriyel tarımda çalışan emekçinin koşullarıyla toprağın, suyun ve biyolojik çeşitliliğin zarar görmesi birbirinden bağımsız değildir. Bu nedenle emek mücadelesiyle ekoloji mücadelesini ayrı alanlar olarak ele almak, sorunun bütününü görmemizi engeller.
Toplum Parçaların Toplamından Daha Fazlasıdır
Sistem bilimleri ve karmaşıklık çalışmaları, bir bütünü anlamak için yalnızca parçalarını incelemenin yeterli olmayabileceğini gösteriyor. Bir hücre yalnızca genlerinin toplamı değildir. Bir beyin tek tek sinir hücrelerinden ibaret değildir. Bir ekosistem yalnızca içinde yaşayan türlerin listesiyle açıklanamaz.
Parçalar arasındaki ilişkiler, sistem düzeyinde yeni özellikler ortaya çıkarabilir. Toplum da yalnızca tek tek bireylerin toplamı değildir. Dil, kültür, ahlak, dayanışma, iktidar ve kimlik insanlar arasındaki ilişkiler içinde oluşur. Daha sonra bu yapılar bireyleri de etkiler. Birey toplumu kurar; toplum da bireyi şekillendirir.
Burada iki tehlike ortaya çıkıyor. Birincisi, bireyi toplumdan koparan aşırı bireyciliktir. İkincisi, bireyi toplum içinde eriten otoriter toplumculuktur. Demokratik toplum paradigmasının verimli tarafı, bireysel özgürlük ile toplumsal dayanışma arasında yeni bir denge aramasıdır. Toplumsal bağları olmayan birey özgür değil, yalnız ve güçsüz kalabilir. Eleştiremeyen ve farklılaşamayan bireylerden oluşan toplum ise demokratik değil, itaatkar olur.
Antropoloji: Devlet Toplumun Başlangıcı Değildir
Devlet ve hiyerarşi merkezli tarih anlayışı, insanlık tarihini çoğunlukla devletlerin tarihi olarak anlatır. Devlet öncesindeki uzun insanlık deneyimi ise “tarih öncesi” olarak adlandırılır. Oysa insan türünün tarihi, devletli toplumların tarihinden çok daha uzundur. İnsan toplulukları binlerce yıl boyunca devletsiz, farklı ölçeklerde ve farklı örgütlenme biçimleriyle yaşadı.
Bu toplumların bütünüyle eşit ve çatışmasız olduğunu söylemek mümkün değildir. Şiddet, dışlama ve hiyerarşi devlet öncesi toplumlarda da bulunabilir. Ancak antropoloji ve arkeoloji bize devletin insan toplumunun doğal ve değişmez biçimi olmadığını gösterir.
İnsan toplulukları tarih boyunca farklı siyasal biçimler denedi. Daha merkezi, daha dağınık, daha hiyerarşik veya daha yatay yapılar kurdu. Bu açıdan devlet toplumun yaratıcısı değil, toplum içinde belirli tarihsel koşullarda ortaya çıkan bir örgütlenme biçimidir.
Öcalan’ın demokratik toplum düşüncesini anlamak için bu ayrım önemlidir. Toplum devletten daha eski bir gerçekliktir. Dayanışma, ortak üretim, bakım, dil, kültür ve karşılıklı sorumluluk devlet tarafından yaratılmamıştır. Demokratik toplum paradigması, toplumun bu tarihsel kapasitesini yeniden siyasal alana taşımaya çalışır.
Kadın Özgürlüğü Neden Merkezde?
Kadın özgürlüğü, demokratik toplum paradigmasının sonradan eklenmiş bir başlığı değildir. Paradigmanın kurucu alanlarından biridir. Toplum yalnızca fabrikalarda, tarlalarda ve bürolarda üretilen şeylerle yaşamaz. Beslenme, bakım, çocuk yetiştirme, hastaların ve yaşlıların desteklenmesi, gündelik yaşamın düzenlenmesi ve toplumsal bilginin aktarılması da yaşamın sürdürülmesinin parçalarıdır.
Bu işlerin büyük bölümü tarih boyunca kadınların üzerine bırakıldı. Buna rağmen ekonomi ve siyaset teorilerinde görünmez sayıldı. Ücretli üretim ekonomi kabul edilirken, ücretsiz bakım emeği özel hayatın konusu olarak görüldü. Devlet kurumlarındaki iktidar siyasal kabul edilirken, aile içindeki erkek egemenliği uzun süre siyasetin dışında bırakıldı.
Demokratik toplum paradigması, iktidarın yalnızca devletin tepesinde bulunmadığını savunur. İktidar ailede, okulda, işyerinde, kültürde, dilde ve kadın-erkek ilişkilerinde de üretilebilir. Bu nedenle kadın özgürlüğü, genel bir toplumsal dönüşüm gerçekleştikten sonra çözülecek ikincil bir mesele değildir.
Bir toplum devlet karşısında özerk olabilir; fakat kadınlar erkeklerin denetimi altındaysa özgür değildir. Bir ekonomi ortak mülkiyete dayanabilir; fakat bakım emeği yalnızca kadınların üzerine bırakılmışsa eşitlikçi değildir. Bir komün halk tarafından yönetilebilir; fakat kadınların gerçek söz ve karar hakkı yoksa demokratik değildir.
Siyasal Kutuplaşma Düşünmeyi Donduruyor
Öcalan’ın düşüncelerini anlamayı zorlaştıran nedenlerden biri de Türkiye’deki siyasal kutuplaşmadır. Bir kesim Öcalan’ın düşüncelerini okumadan reddediyor. Başka bir kesim ise eleştirel yaklaşmayı sadakatsizlik gibi görebiliyor.
Bu iki tutum da düşünceyi donduruyor. Bir paradigmayı anlamak, ona bütünüyle katılmak anlamına gelmez. Bir düşünceyi eleştirmek de onu düşmanlaştırmayı gerektirmez. Asıl mesele, paradigmanın hangi soruları gündeme getirdiğini, hangi kavramları dönüştürdüğünü ve toplumsal yaşam açısından hangi imkânları sunduğunu tartışabilmektir.
Demokratik toplum paradigması kapalı ve tamamlanmış bir sistem olarak ele alınırsa canlılığını kaybeder. Onu ciddiye almak, yalnızca kavramlarını tekrar etmek değildir. Güçlü yanlarını görmek, eksiklerini tartışmak, uygulamalarını incelemek ve yeni bilgiler karşısında değiştirebilmek gerekir. Eleştiriden korunması gereken bir düşünce, zamanla dogmaya dönüşür.
Sonuç: Asıl Zorluk Bütünlüklü Düşünebilmektir
Öcalan’ın demokratik toplum paradigmasını anlamak zordur; çünkü doğa, insan, toplum, ekonomi ve siyaset arasındaki ilişkileri yeniden düşünmeye çağırıyor.
Mekanik düşünceden ilişkisel düşünceye, insan merkezcilikten ekolojik bütünlüğe, devlet merkezli siyasetten toplum merkezli siyasete, erkek merkezli tarihten kadın özgürlüğüne, tekçi ulus anlayışından farklılıkların ortak yaşamına, yönetilen toplumdan kendini yönetmeye çalışan topluma doğru bir geçiş arıyor.
Bu geçiş kolay değil. Çünkü yalnızca yeni kavramlar öğrenmeyi değil, eski düşünme alışkanlıklarını sorgulamayı gerektiriyor.
Fizik bize mekanik evren anlayışının sınırlarını gösteriyor. Biyoloji yaşamın yalnızca rekabetten oluşmadığını hatırlatıyor. Ekoloji hiçbir varlığın ilişkilerinden bağımsız yaşayamayacağını ortaya koyuyor. Sistem bilimleri bütünün parçaların toplamından daha fazla olabileceğini gösteriyor. Antropoloji ve arkeoloji devleti insanlığın değişmez kaderi olmaktan çıkarıyor. Feminist düşünce ise görünmezleştirilen kadın emeğini ve erkek egemen iktidarı açığa çıkarıyor. Bu disiplinler paradigmanın sorduğu soruları daha derin biçimde anlamamıza yardım eder.
Demokratik toplum paradigmasının en önemli yanı, bütün cevapları verdiği iddiası değildir. Asıl önemi, kapitalist modernitenin değişmez ve alternatifsiz olduğu düşüncesini sorgulamasında yatıyor.
İnsan toplumu devletin, sermayenin, erkek egemenliğinin ve doğa üzerindeki tahakkümün ötesinde demokratik, ekolojik ve özgürlükçü bir yaşam kurmaya çağırıyor.
Başka bir yaşam arayışı, doğa bilimleriyle sosyal bilimler arasındaki kopuşu aşmadan; emek, ekoloji ve kadın özgürlüğünü birlikte düşünmeden ilerleyemez.

Yorumlar
Yorum Gönder
Eleştiri ve tartışmaya açığım. Hakaret, tehdit, ayrımcılık ve reklam içeren yorumlar yayımlanmaz.