Marx'tan Öcalan'a Felsefi Yolculuk
Marx'tan Öcalan'a Felsefi Yolculuk
Sanayi Kapitalizminin Sınıf Çelişkisinden Demokratik Toplum, Kadın Özgürlüğü ve Ekolojiye
Düşünürleri yalnızca yazdıkları kitaplardan okuyamayız. Her düşünce, ortaya çıktığı dönemin çatışmalarını, umutlarını, korkularını ve bilgi sınırlarını içinde taşır. Marx'ı on dokuzuncu yüzyıl Avrupa'sının sanayi devriminden, Öcalan'ı ise yirminci yüzyılın ulus-devletlerinden, sömürgecilik deneyimlerinden, Kürt sorununun tarihsel koşullarından, reel sosyalizmin çözülüşünden, kadın hareketinden ve ekolojik krizden bağımsız ele almak mümkün değildir.
Bu nedenle Marx'tan Öcalan'a uzanan düşünsel yolculuk düz bir aktarım değildir. Öcalan, Marx'ın bıraktığı yerden mekanik biçimde devam etmez. Marx'ın kapitalizm eleştirisini devralır; fakat onun kavramlarını yirminci yüzyılın deneyimleri içinde sorgular, dönüştürür ve daha uzun bir uygarlık tarihi içine yerleştirir. Bu yolculuk, sınıftan vazgeçerek topluma yönelmek değil; sınıfı devlet, erkek egemenliği, ulusçuluk, ekolojik yıkım ve tarihsel tahakküm ilişkileri içinde yeniden düşünme girişimidir.
Marx'ın Dünyası: Fabrikanın İçinden Doğan Felsefe
Marx, kapitalizmin henüz dünya çapında tamamlanmış bir sistem olmadığı fakat Avrupa'da bütün toplumsal ilişkileri hızla dönüştürdüğü bir dönemde yaşadı. Buharlı makineler, fabrikalar, demiryolları ve genişleyen dünya pazarı yalnızca üretimi değiştirmiyor; köylüleri topraktan koparıyor, zanaatkarları mülksüzleştiriyor ve yaşamını sürdürebilmek için emek gücünü satmaktan başka seçeneği olmayan yeni bir işçi sınıfı yaratıyordu.
Marx'ın önünde duran temel soru, insanlık büyük bir üretici güç yaratmışken neden yoksulluk, yabancılaşma ve sömürü büyüyordu? Üretim toplumsal hale geldiği halde üretimin sonuçları neden küçük bir mülk sahibi sınıfın elinde toplanıyordu? Marx'ın felsefesi bu çelişkiden doğdu. Onun düşüncesinde kapitalizm yalnızca adaletsiz bir gelir dağılımı sistemi değil; insan emeğini, zamanı, doğayı ve toplumsal ilişkileri sermayenin büyümesinin araçlarına dönüştüren bütünlüklü bir toplumsal düzendi. Marx'ın erken metinlerinde yabancılaşma, sonraki çalışmalarında ise artı-değer, sömürü, meta fetişizmi ve sermaye birikimi bu düzeni açıklayan temel kavramlar haline geldi.
Marx'ın yaşadığı Avrupa aynı zamanda devrimler Avrupa'sıydı. Fransız Devrimi'nin eşitlik ve yurttaşlık vaatleri sürüyor, fakat ekonomik eşitsizlik bu siyasal eşitliğin sınırlarını açığa çıkarıyordu. 1848 devrimleri, işçi hareketleri ve Paris Komünü, Marx'a toplumsal dönüşümün yalnızca düşünceyle değil, örgütlü toplumsal mücadeleyle gerçekleşebileceğini gösterdi. Bu nedenle onun felsefesi akademik bir sistem olmaktan çok, dünyayı anlamakla değiştirmeyi birleştirmeye çalışan devrimci bir eleştiri haline geldi.
Hegel'den Marx'a: Düşüncenin Ayaklarını Yere Bastırmak
Marx'ın düşünsel yolculuğunun başlangıç noktasında Hegel vardı. Hegel, tarihi durağan olaylar toplamı olarak değil, çelişkiler yoluyla gelişen bir süreç olarak düşünmüştü. Hiçbir toplumsal biçim sonsuz değildi; her düzen kendi içindeki çelişkiler nedeniyle dönüşüyordu. Marx, bu diyalektik bakışı devraldı fakat tarihin hareket ettirici gücünü düşüncede ya da evrensel ruhta değil, insanların maddi yaşam ilişkilerinde aradı.
Feuerbach ise dini yabancılaşma üzerinden eleştirerek Tanrı'nın insanı değil, insanın Tanrı'yı kendi özelliklerini dışarıya yansıtarak yarattığını savunmuştu. Marx bu eleştiriyi önemli buldu fakat yetersiz gördü. İnsanların yalnızca yanlış düşündükleri için dine yönelmediklerini, içinde yaşadıkları gerçek dünyanın acıları ve yabancılaşması nedeniyle teselli aradıklarını söyledi. Dolayısıyla sadece insanların bilincini değiştirmek yetmezdi; bu bilinci üreten maddi ve toplumsal koşulların da değiştirilmesi gerekiyordu. Marx böylece Hegel'in etkin özne fikriyle Feuerbach'ın materyalizmini birleştirerek insanın dünyayı düşüncede değil, toplumsal pratik içinde değiştirdiği sonucuna ulaştı.
Marx ayrıca İngiliz ekonomi politiğinden, özellikle Adam Smith ve David Ricardo'nun değer ve emek tartışmalarından; Fransız sosyalizminden, devrimci hareketlerden ve Engels'in İngiltere işçi sınıfı üzerine gözlemlerinden beslendi. Fakat bunların hiçbirini olduğu gibi kabul etmedi. Alman felsefesinin diyalektiğini, İngiliz ekonomi politiğinin kavramlarını ve Fransız devrimci geleneğini kapitalizmin eleştirisi içinde yeniden kurdu.
Tarihsel Materyalizm: İnsanlar Tarihi Yapar, Fakat Boşlukta Değil
Marx'ın en güçlü katkılarından biri, toplumsal düzenlerin doğal ya da değişmez olmadığını göstermesiydi. Feodalizm nasıl tarihsel olarak ortaya çıkmış ve ortadan kalkmışsa kapitalizm de insan doğasının son biçimi değildi. İnsanlar yaşamlarını sürdürebilmek için üretim yaparken belirli mülkiyet ve üretim ilişkilerine giriyor; hukuk, siyaset, devlet ve ideoloji de bu toplumsal yapıdan bağımsız gelişmiyordu.
Marx, maddi yaşamın üretim biçiminin siyasal ve düşünsel yaşamı koşullandırdığını, üretici güçlerle mevcut üretim ilişkileri çatışmaya başladığında toplumsal devrim dönemlerinin ortaya çıktığını savundu. Ancak bu yaklaşımı, insanların ekonomik yapı tarafından otomatik biçimde yönetildiği kaba bir determinizme indirgemek doğru değildir. Marx için insanlar tarihi kendi mücadeleleriyle yaparlar; yalnızca bu mücadeleyi kendi seçmedikleri tarihsel koşullar içinde yürütürler.
Buna rağmen Marx'ın ardından gelişen bazı Marksist akımlar tarihi üretici güçlerin zorunlu ilerlemesine bağladı. Ekonomik altyapının her şeyi belirlediği, sanayileşmenin sosyalizmin kaçınılmaz ön koşulu olduğu ve devlet iktidarı ele geçirildiğinde toplumun yukarıdan dönüştürülebileceği düşünüldü. Böylece Marx'ın eleştirel yöntemi zaman zaman devlet merkezli bir ilerleme teorisine dönüştürüldü.
Devlet Sorunu: Marx'taki Açık Kapı
Marx çoğu zaman yalnızca devlet iktidarını ele geçirmeyi savunan bir düşünür gibi sunulur. Oysa Paris Komünü üzerine yaptığı değerlendirmeler daha karmaşık bir yaklaşım ortaya koyar. Marx, işçi sınıfının hazır devlet aygıtını ele geçirip kendi amaçları için kullanamayacağını açıkça belirtmişti. Komün deneyiminde sürekli ordu yerine halkın örgütlenmesini, temsilcilerin geri çağrılabilmesini, yerel toplulukların kendi işlerini yönetmesini ve merkezi devletin yetkilerinin topluma geri verilmesini önemsemişti.
Bu yaklaşım, Marx ile Öcalan arasında önemli bir düşünsel geçit oluşturur. Ancak Marx'ta devletin toplumsal yaşamdan nasıl çekileceği ayrıntılı bir siyasal model haline getirilmez. Yirminci yüzyıl sosyalist deneyimleri ise devleti küçültmek yerine büyüttü. Parti, bürokrasi ve merkezi planlama toplum adına karar veren yeni iktidar odaklarına dönüştü. Devletin sınıfsal niteliği değiştirilmeye çalışıldı fakat devlet-toplum ayrımı büyük ölçüde korundu.
Öcalan'ın Marxizm eleştirisinin temelinde bu tarihsel deneyim bulunur.
Öcalan'ın İlk Düşünsel Dünyası: Ulusal Baskı, Soğuk Savaş ve Devrimci Sol
Öcalan'ın siyasal ve düşünsel oluşumu 1960'lı ve 1970'li yılların dünyasında gerçekleşti. Bu dönem Vietnam'dan Afrika'ya, Latin Amerika'dan Orta Doğu'ya kadar ulusal kurtuluş hareketlerinin yükseldiği; Sovyetler Birliği, Çin ve farklı sosyalizm deneyimlerinin dünya solunu etkilediği bir dönemdi. Türkiye'de ise devrimci gençlik hareketleri yükseliyor, 12 Mart müdahalesi ve ardından gelen baskılar sol hareketleri daha sert mücadele biçimlerine yöneltiyordu.
Kürt kimliğinin, dilinin ve tarihinin kamusal alanda baskı altında tutulması, Kürt sorununu yalnızca ekonomik geri kalmışlıkla açıklamayı imkansız hale getiriyordu. Sınıfsal sömürüyle ulusal inkar iç içe geçmişti. Bu ortamda kurulan PKK, başlangıçta Marksist-Leninist bir ulusal kurtuluş hareketi olarak bağımsız ve sosyalist bir devlet hedefliyordu. 1978'deki kuruluşunda sınıfsız topluma yeni bir devlet iktidarı aracılığıyla ulaşmayı amaçlayan bu çizgi, dönemin ulusal kurtuluş mücadelelerinin genel düşünsel iklimiyle uyumluydu.
Dolayısıyla Öcalan'ın ilk dönemi, Marx'ın doğrudan okunmasından çok, Marx'ın Lenin, ulusal kurtuluş hareketleri ve yirminci yüzyılın parti-devlet anlayışı üzerinden yorumlanmasıyla şekillendi. Devrim, devlet iktidarının alınması; özgürlük ise ezilen ulusun kendi devletini kurmasıyla özdeşleştiriliyordu.
Reel Sosyalizmin Çözülüşü ve Paradigma Krizi
Sovyetler Birliği'nin çözülmesi yalnızca bir devletin yıkılması değildi. Devletçi sosyalizm anlayışının, merkezi planlamanın, tek parti yönetiminin ve ilerlemeyi sanayileşmeyle özdeşleştiren düşüncenin büyük kriziydi. Ulusal kurtuluş mücadeleleriyle kurulan birçok devletin de zamanla merkezi, bürokratik ve baskıcı yapılara dönüşmesi, yeni bir devlet kurmanın tek başına özgürlük yaratmadığını gösterdi.
Öcalan'ın düşünsel dönüşümü bu dünya-tarihsel krizle, Kürt hareketinin kendi deneyimleriyle ve 1999 sonrasında cezaevi koşullarında yürüttüğü yoğun okumalarla birlikte gelişti. Öcalan üzerine yapılan çalışmalarda Murray Bookchin'in yanı sıra Fernand Braudel, Immanuel Wallerstein, Nietzsche, Foucault, Frankfurt Okulu, Emma Goldman, Gordon Childe ve Zapatista deneyiminin bu yeni dönemdeki etkileri özellikle vurgulanır.
Burada belirleyici olan yalnızca yeni düşünürlerin okunması değildir. Kürt kadın hareketinin örgütlenmesi, savaşın toplumsal sonuçları, ulus-devletlerin Orta Doğu'da ürettiği çatışmalar ve reel sosyalizmin iç çelişkileri teoriyi dönüşmeye zorladı. Öcalan'ın yeni paradigması bu nedenle bir kütüphane çalışmasının değil, düşünceyle tarihsel deneyimin karşılıklı etkileşiminin ürünüdür.
Sınıftan Uygarlığa: Sömürünün Köklerini Derinleştirmek
Marx, kapitalizmin özgün sömürü mekanizmasını olağanüstü bir derinlikle çözümledi. Fakat sömürü ve tahakküm tarihini büyük ölçüde üretim biçimleri ve sınıf ilişkileri üzerinden kurdu. Öcalan ise soruyu daha geriye götürdü: Kapitalizmden önce devlet, erkek egemenliği, kölelik, yaş ve bilgi hiyerarşileri nasıl ortaya çıkmıştı? İnsan insan üzerinde tahakküm kurmadan doğayı sınırsızca yönetilecek bir nesne olarak görebilir miydi?
Bu noktada Bookchin'in toplumsal ekoloji düşüncesinin etkisi belirgindir. Bookchin, geleneksel solun baskıyı çoğunlukla sınıf ve ekonomik sömürüyle sınırladığını; oysa hiyerarşi, erkek egemenliği, yaşa dayalı otorite ve devlet gibi tahakküm biçimlerinin sınıflardan önce geliştiğini savunuyordu. Ona göre doğaya hükmetme fikri, insanın insan üzerindeki tahakkümünün toplumsal dünyadan doğaya taşınmasıydı.
Öcalan bu yaklaşımı Orta Doğu tarihi ve Kürt toplumunun deneyimleriyle birleştirdi. Kapitalizmi başlangıç noktası değil, binlerce yıllık devletli ve hiyerarşik uygarlığın en yoğunlaşmış biçimi olarak değerlendirdi. Böylece sınıf sömürüsünü reddetmedi; onu devlet, erkek egemenliği, iktidar tekeli ve doğanın nesneleştirilmesiyle birlikte ele aldı.
Bu değişim önemlidir. Çünkü emek sömürüsü kapitalizmle başlamamıştır. Kapitalizm, kendisinden önceki tahakküm ilişkilerini ortadan kaldırmak yerine onları ücretli emek, ulus-devlet, endüstriyalizm ve piyasa aracılığıyla yeniden örgütlemiştir.
Proletaryadan Çoğul Toplumsal Özneye
Marx'ın düşüncesinde kapitalizmi aşabilecek temel toplumsal güç proletaryadır. İşçi sınıfı, üretim araçlarından yoksun olduğu ve ortak üretim içinde birleştiği için yalnızca kendisini değil, bütün toplumu özgürleştirme potansiyeline sahiptir.
Öcalan'ın paradigmasında ise devrimci özne çoğullaşır. Kadınlar, işçiler, köylüler, gençler, halklar, inanç toplulukları, kültürel kimlikler, ekolojik hareketler ve yerel topluluklar demokratik toplumun kurucu güçleri haline gelir. Bu, sınıf mücadelesinin önemsizleşmesi anlamına gelmez. Toplumsal özgürlüğün tek bir çelişkiye ve tek bir özneye indirgenemeyeceğini ifade eder.
Bu genişlemenin merkezinde kadın özgürlüğü vardır. Öcalan, kadın sorununu devrimden sonra çözülecek ikincil bir mesele olarak görmez. Erkek egemen zihniyeti devletin, sınıflı toplumun ve tahakküm kültürünün kurucu alanlarından biri olarak ele alır. Toplumsal özgürleşmenin, erkeğin iktidar zihniyetini dönüştüren köklü bir kadın devrimi olmadan gerçekleşemeyeceğini savunur.
Burada Marx'ın sınıfsal özgürleşme düşüncesi terk edilmez; fakat kadınların ev içi emeğini, toplumsal yeniden üretimi, beden üzerindeki denetimi ve erkek egemenliğinin tarihsel sürekliliğini içerecek biçimde genişletilir.
Devleti Ele Geçirmekten Toplumu Örgütlemeye
Marx ile Öcalan arasındaki en belirgin ayrım devlet konusunda ortaya çıkar. Marx'ın ufkunda devletin sınıflarla birlikte sönümleneceği düşüncesi bulunmasına rağmen, yirminci yüzyıl Marksizmi devrim stratejisini büyük ölçüde devlet iktidarının ele geçirilmesine bağladı.
Öcalan ise devlet iktidarını özgürlüğün temel aracı olarak görmekten uzaklaşır. Ona göre ulus-devlet yalnızca egemen sınıfın elindeki tarafsız bir araç değildir; toplumu homojenleştiren, farklılıkları bastıran, siyaseti merkezileştiren ve toplumsal iradeyi bürokrasiye devreden bir iktidar biçimidir. Bu nedenle mevcut devletin yerine yeni bir ulus-devlet kurmak özgürlüğü garanti etmez.
Demokratik konfederalizm bu soruna karşı geliştirilen toplumsal örgütlenme modelidir. Karar gücünün yerel topluluklarda, meclislerde ve komünlerde bulunduğu; üst yapıların ise yalnızca koordinasyon görevini üstlendiği devletsiz bir demokrasi anlayışına dayanır. Öcalan bu modelde ekolojiyle kadın özgürlüğünü merkezi sütunlar olarak tanımlar.
Bu yaklaşımda devrim bir gün devlet sarayının ele geçirilmesi değildir. Toplumun gündelik yaşam içinde örgütlenmesi, kendi ekonomisini, eğitimini, kültürünü ve karar mekanizmalarını oluşturmasıdır. Özgürlük gelecekte kurulacak bir düzene ertelenmez; bugünden geliştirilen toplumsal ilişkiler içinde somutlaşmaya başlar.
Öcalan'ın Marxizm Eleştirisi
Öcalan, Marxizm'in kapitalizmi çözümleme gücünü kabul etmekle birlikte onun ulus-devleti çoğu zaman ekonomik altyapının üzerindeki ikincil bir kurum gibi değerlendirdiğini düşünür. Ona göre ulus-devlet yalnızca sermayenin hizmetindeki bir üstyapı değildir; sermaye birikimini, toplumsal homojenleşmeyi, erkek egemenliğini ve endüstriyalizmi birlikte örgütleyen temel bir iktidar yapısıdır. Reel sosyalizmin başarısızlığını da yalnızca ekonomik hatalarla değil, ulus-devlet ve merkezi iktidar modelinden kopamamasıyla ilişkilendirir.
Ancak burada Marx'ın kendisiyle Marx adına kurulan devletleri birbirinden ayırmak gerekir. Marx'ın Paris Komünü üzerine düşünceleri, merkezi devletin parçalanması, temsilcilerin geri çağrılması ve üreticilerin öz yönetimi gibi yönleriyle devletçi sosyalizmden çok komünal demokrasiye yaklaşır. Dolayısıyla Öcalan'ın eleştirisinin önemli bir bölümü doğrudan Marx'tan çok, Marxizmin yirminci yüzyıldaki devletçi yorumlarına yöneliktir.
Kopuş mu, Devam mı?
Marx ile Öcalan arasında güçlü bir devamlılık vardır. Her ikisi de toplumsal düzeni doğal ve değişmez kabul etmez. Her ikisi de iktidarın kendisini nasıl meşrulaştırdığını sorgular. Her ikisi için de özgürlük yalnızca bireysel tercih değil, insanların kendi yaşam koşulları üzerinde kolektif söz sahibi olmasıdır. Her ikisi de teoriyi toplumsal mücadeleden ayırmaz.
Fakat önemli kopuşlar da vardır. Marx kapitalist üretim ilişkilerini çözümlemenin merkezine sınıfı yerleştirirken, Öcalan tahakkümün tarihini devlet, erkek egemenliği, hiyerarşi ve uygarlık üzerinden daha uzun bir zaman diliminde inceler. Marx'ın temel öznesi proletaryayken Öcalan'ın öznesi farklılıklarını koruyarak ortaklaşan çoğul toplumdur. Marx'ın çağında ekolojik sınırlar henüz bugünkü açıklığıyla görünür değilken Öcalan'ın düşüncesi doğayla toplum arasındaki kopuşu temel bir uygarlık sorunu haline getirir.
Marx'tan Öcalan'a düşünsel yolculuk bu nedenle Marx'ın reddedilmesi değil, onun eleştirel yönteminin yeni tarihsel koşullarda yeniden kurulmasıdır.
İki Düşüncenin Birbirine İhtiyacı
Marx olmadan Öcalan'ın kapitalizm eleştirisi ekonomik derinliğini kaybetme riski taşır. Sermayenin emek sürecini, üretimi, piyasayı ve dünya ekonomisini nasıl örgütlediğini anlamadan uygarlık eleştirisi fazla genel bir anlatıya dönüşebilir.
Öcalan olmadan Marxizm ise sınıf indirgemeciliğine, devletçiliğe ve üretici güçleri kutsayan ilerlemeci bir anlayışa geri düşebilir. Kadın emeğini, erkek egemenliğini, ulusal baskıyı, kültürel çoğulluğu ve ekolojik yıkımı tali çelişkiler sayan bir sosyalizm özgürlük üretemez.
Bu iki düşünceyi karşı karşıya koymak yerine birbirini sorgulayan iki eleştirel kaynak olarak okumak daha verimlidir. Marx sermayenin anatomisini ortaya çıkarır; Öcalan tahakkümün tarihsel ve toplumsal ekolojisini genişletir. Marx bize sömürünün modern mekanizmasını gösterir; Öcalan, bu mekanizmanın daha eski devletli ve erkek egemen uygarlık biçimleriyle nasıl birleştiğini sorgular.
Sonuç: Marx'ın Cevaplarını Değil, Sorularını Devralmak
Marx'tan Öcalan'a uzanan yol, hazır cevapların kuşaktan kuşağa aktarılması değildir. Değişen tarihsel koşullar içinde özgürlük sorununu yeniden kurma çabasıdır. Marx'ın karşısında yükselen sanayi kapitalizmi ve yeni işçi sınıfı vardı. Öcalan'ın karşısında ise küresel sermaye, ulus-devlet, reel sosyalizmin mirası, Kürt sorunu, erkek egemenliği, ekolojik yıkım ve toplumsal parçalanma bulunuyordu.
Bu nedenle Öcalan'ın Marx'la ilişkisi sadakatten çok eleştirel devamlılık ilişkisidir. Marx'a sadık kalmanın yolu onun bütün cümlelerini tekrar etmek değildir. Onun yaptığı gibi kendi çağının maddi koşullarını incelemek, düşünceyi tarihsel deneyim karşısında sınamak ve gerektiğinde eski kavramları dönüştürmektir.
Marx kapitalizmin sonsuz olmadığını gösterdi. Öcalan ise kapitalizmi aşmanın yalnızca mülkiyetin el değiştirmesiyle gerçekleşemeyeceğini; devletin, erkek egemenliğinin, hiyerarşinin ve doğaya hükmetme zihniyetinin de dönüştürülmesi gerektiğini ileri sürdü.
Özgür toplum, devletin toplum adına her şeyi yaptığı bir düzen değildir. Toplumun kendi düşünme, karar verme, üretme ve birlikte yaşama gücünü geri kazandığı yaşam biçimidir. Marx'tan Öcalan'a uzanan felsefi yolculuğun en önemli sonucu da burada belirir: Özgürlük ele geçirilecek bir iktidar değil, birlikte kurulacak bir toplumsal ilişkidir.

Yorumlar
Yorum Gönder
Eleştiri ve tartışmaya açığım. Hakaret, tehdit, ayrımcılık ve reklam içeren yorumlar yayımlanmaz.