Kadının Eve Kapatılmadığı, Evin Kadına Ait Olduğu Toplumlar
Kadın Merkezli Toplumlar: Anaerkillik mi, Başka Bir Toplumsal Düzen mi?
İnsanlık tarihi çoğu zaman erkeklerin iktidarı, savaşları, devletleri ve hanedanları üzerinden anlatılır. Bu anlatı biçimi, ataerkilliği neredeyse insan doğasının değişmez bir sonucu gibi gösterir. Oysa antropolojik veriler, toplumların her zaman aynı aile, mülkiyet ve iktidar ilişkileri üzerine kurulmadığını ortaya koymaktadır.
Dünyanın farklı bölgelerinde soyun kadın üzerinden yürüdüğü, mülkün anneden kıza geçtiği, aile yaşamının kadınların çevresinde örgütlendiği ve toplumsal kararlarda kadınların belirleyici olduğu topluluklar bulunmaktadır.
Ancak bu örnekleri değerlendirirken önemli bir ayrım yapmak gerekir: Anaerkillik ile anasoyluluk aynı şey değildir.
Anaerkillik ile Anasoyluluk Arasındaki Fark
Anaerkillik kavramı, çoğu zaman ataerkilliğin tam tersi olarak düşünülür. Buna göre kadınların erkekler üzerinde siyasi, hukuki, ekonomik ve askeri tahakküm kurduğu bir toplum düzeni tasarlanır.
Bugüne kadar yapılan antropolojik araştırmalar, erkeklerin kadınlar üzerinde kurduğu ataerkil tahakkümün tam karşılığı olan, kadınların erkekleri sistematik biçimde yönettiği kesin bir anaerkil toplum modelini ortaya koymamıştır.
Buna karşılık çok sayıda anasoylu, anayerleşimli ve anamerkezli toplum bulunmaktadır.
Anasoylu toplumlarda soy kadın üzerinden izlenir. Miras anneden kıza geçebilir. Çocuklar annenin ailesine mensup kabul edilir. Evlilik sonrasında erkek kadının ailesinin yanına yerleşebilir. Ailenin sürekliliğini sağlayan kişi baba değil, anne ve annenin akrabalarıdır.
Bu nedenle kadın merkezli toplumları, erkek egemenliğinin tersine çevrilmiş hali olarak görmek yanıltıcıdır. Bu toplumlar çoğu zaman tahakkümün yön değiştirmesinden çok, aile ve topluluk ilişkilerinin başka biçimde kurulabildiğini göstermektedir.
Mosuolar: Evliliğin Zorunlu Olmadığı Bir Aile Düzeni
Çin’in Yunnan ve Sichuan bölgelerinde yaşayan Mosuolar, dünyanın en dikkat çekici anamerkezli topluluklarından biridir.
Mosuo ailesinin merkezinde en yaşlı kadın bulunur. Ev, toprak ve aile mülkiyeti kadınlar üzerinden aktarılır. Çocuklar annenin ailesi içinde büyür. Dayılar, çocukların bakımında ve yetiştirilmesinde biyolojik babadan daha belirleyici bir rol üstlenebilir.
Mosuo toplumunun en dikkat çekici uygulaması, dışarıdan bakıldığında “yürüyen evlilik” olarak adlandırılan ilişki biçimidir. Kadın ve erkek evlendikten sonra ortak bir hane kurmaz. Erkek kendi annesinin evinde yaşamaya devam eder, kadın da kendi ailesinin hanesinde kalır.
İlişki, ortak mülk edinmeye, kadının erkeğin ailesine katılmasına ya da ekonomik bağımlılığa dayanmaz. Çocukların bakımından kadının ailesi sorumludur.
Bu yapı, evlilik ile aile arasında zorunlu bir bağ bulunmadığını gösterir. Aile yalnızca karı, koca ve çocuklardan oluşan çekirdek bir yapı olmak zorunda değildir. Akrabalık, bakım ve sorumluluk çok daha geniş bir topluluk içinde örgütlenebilir.
Minangkabau: İslam ile Anasoyluluğun Birlikte Yaşaması
Endonezya’nın Batı Sumatra bölgesinde yaşayan Minangkabaular, dünyanın en büyük anasoylu topluluklarından biri olarak bilinir.
Minangkabau toplumunda evler, pirinç tarlaları ve aile mülkleri kadınlar üzerinden aktarılır. Erkek, evlendikten sonra kadının ailesinin evinde konuk kabul edilir. Çocuklar annenin soyuna bağlıdır.
Bununla birlikte dini görevlerde ve bazı kamusal yönetim alanlarında erkekler görünür konumdadır. Bu durum, anasoyluluğun kadınların toplumun bütün kurumlarını tek başına yönettiği anlamına gelmediğini gösterir.
Minangkabau örneği, İslam ile yerel anasoylu geleneklerin birbirini tamamen ortadan kaldırmadan bir arada yaşayabildiğini göstermesi bakımından önemlidir.
Toplumlar yalnızca tek bir inanç, yasa ya da ekonomik ilişki tarafından biçimlendirilmez. Tarihsel gelenekler, yerel kültürler, dini yorumlar ve gündelik yaşam pratikleri iç içe geçer.
Haudenosaunee: Siyasi Yetkinin Klan Anneleriyle Sınırlandırılması
Kuzey Amerika’da yaşayan ve geçmişte İrokua Konfederasyonu olarak adlandırılan Haudenosaunee topluluklarında kadınlar yalnızca aile içinde değil, siyasal karar alma süreçlerinde de güçlü bir konuma sahipti.
Klan anneleri, topluluğu temsil edecek erkek yöneticilerin belirlenmesinde etkiliydi. Yetersiz, sorumsuz ya da topluluğun çıkarlarına aykırı davranan bir yöneticinin görevden alınmasında da söz sahibiydiler.
Toprak kullanımı, tarımsal üretim ve gıda kaynaklarının yönetimi büyük ölçüde kadınların denetimindeydi. Savaşın sürdürülebilmesi için gerekli gıdayı üreten ve dağıtan kadınların onayı olmadan uzun süreli savaş yürütmek kolay değildi.
Burada önemli olan, kadınların erkeklerin yerine geçip onlar gibi yönetmesi değildir. Asıl önemli olan, siyasi yetkinin tek elde toplanmaması ve yöneticilerin toplumsal denetime tabi olmasıdır.
Klan anneleri, iktidarı ele geçiren bir sınıf olmaktan çok, iktidarı sınırlayan ve topluluğa karşı sorumlu hale getiren bir güç işlevi görüyordu.
Khasi Toplumu: Soyun ve Evin En Küçük Kız Üzerinden Sürmesi
Hindistan’ın Meghalaya eyaletinde yaşayan Khasi halkında soy, anne üzerinden devam eder. Çocuklar annenin ailesine bağlı kabul edilir ve aile adı kadınlar üzerinden aktarılır.
Aile mülkünün ve evin sorumluluğu çoğu zaman en küçük kız çocuğuna, yani Khadduh olarak adlandırılan kişiye bırakılır.
Bu durum dışarıdan yalnızca bir ayrıcalık gibi görünebilir. Oysa mirasla birlikte yaşlıların bakımı, aile evinin korunması ve akrabalık ilişkilerinin sürdürülmesi gibi ağır sorumluluklar da en küçük kıza yüklenir.
Dolayısıyla kadın merkezli miras sistemi, yalnızca kadınların mülk sahibi olması anlamına gelmez. Bakım emeğinin, toplumsal hafızanın ve aile sürekliliğinin kadınlar üzerinden örgütlenmesi anlamına da gelir.
Khasi toplumunda bazı erkeklerin kendilerini dışlanmış hissetmesi ve erkek hakları örgütleri kurması ise başka bir gerçeği gösterir: Hiçbir toplumsal düzen çelişkisiz değildir.
Anasoylu bir yapı, kendiliğinden mutlak eşitlik yaratmaz. Her toplum, kendi içinde güç, sorumluluk ve temsil sorunları üretmeye devam eder.
Tuaregler: Çöl Yaşamında Kadının Mülkiyeti ve Kültürel Gücü
Kuzey ve Batı Afrika’da yaşayan Tuareg topluluklarında kadınların konumu, çevredeki birçok toplumdan farklıdır.
Tuareg kadınları geleneksel olarak yüzlerini örtmezken erkekler yüzlerini örten tagelmust kullanır. Çadırlar, bazı hayvanlar ve ev içi mülkiyet çoğu zaman kadınlarla ilişkilidir.
Boşanma durumunda kadın yaşadığı çadırı ve ev eşyalarını koruyabilir. Şiir, müzik, dil ve sözlü tarih aktarımında kadınlar güçlü bir konuma sahiptir.
Tuareg örneği, toplumsal gücün yalnızca devlet makamlarıyla veya resmi yöneticilikle ölçülemeyeceğini gösterir.
Bir toplumun kültürel hafızasını korumak, çocuklara dili aktarmak, akrabalık ilişkilerini sürdürmek ve gündelik yaşamın maddi temelini yönetmek de önemli bir toplumsal güç biçimidir.
Kadınların Güçlü Olması Erkeklerin Ezilmesi Anlamına Gelmez
Ataerkil düşünce, iktidarı çoğu zaman bir tarafın yükselmesi için diğer tarafın bastırılması gereken bir ilişki olarak kurar.
Bu nedenle kadınların güçlü olduğu bir toplum düşünüldüğünde, hemen erkeklerin ezildiği bir düzen hayal edilir. Oysa kadın merkezli toplulukların çoğu böyle bir tersine çevrilmiş tahakküm örneği sunmaz.
Bu toplumlarda kadınlar çoğu zaman soyun, mülkiyetin, bakımın ve toplumsal hafızanın merkezindedir. Erkekler ise toplumsal yaşamdan dışlanmaz. Dayı, kardeş, yönetici, dini temsilci, savaşçı ya da topluluk sözcüsü olarak önemli roller üstlenebilir.
Farklı olan, erkeğin kadın ve çocuk üzerinde mutlak hak sahibi kabul edilmemesidir.
Çocuk babanın mülkü değildir. Kadın evlilik yoluyla erkeğin ailesine devredilmez. Mülkiyet yalnızca erkek soyundan aktarılmaz. Ailenin sürekliliği, erkek soyadının sürmesine bağlanmaz.
Bu toplulukların asıl önemi burada ortaya çıkar.
Ataerkillik İnsan Doğasının Zorunlu Sonucu Değildir
Kadın merkezli toplumlar bize tek ve kusursuz bir gelecek modeli sunmaz. Onları romantikleştirmek, içlerindeki eşitsizlikleri ve güncel dönüşümleri görmezden gelmek doğru değildir.
Ancak bu örnekler çok önemli bir düşünsel kapı açar: Ataerkillik doğal, evrensel ve değişmez değildir.
Aile farklı biçimlerde kurulabilir.
Soy farklı biçimlerde izlenebilir.
Mülkiyet farklı biçimlerde paylaşılabilir.
Çocukların bakımı yalnızca anne ve babaya değil, geniş akrabalık topluluğuna dayanabilir.
Kadın ile erkek arasındaki ilişki, sahiplik ve bağımlılık temelinde kurulmak zorunda değildir.
İnsan toplumları tarih boyunca farklı yaşam biçimleri üretmiştir. Bugün egemen olan çekirdek aile, erkek soyuna dayalı miras, özel mülkiyet ve erkek merkezli iktidar düzeni, insanlığın tek mümkün toplumsal biçimi değildir.
Sonuç: Tahakkümün Yönünü Değiştirmek Değil, Tahakkümü Aşmak
Kadın merkezli toplumların önemi, kadınların erkeklerin yerine geçerek yeni bir egemen sınıf oluşturmasında değildir.
Asıl önemleri, toplumsal yaşamın tahakküm olmadan ya da daha sınırlı tahakküm ilişkileriyle de örgütlenebileceğini göstermeleridir.
Bu toplumlarda soy, mülkiyet, bakım, kültür ve karar alma süreçleri kadınlar çevresinde örgütlenebilir. Buna rağmen erkekler toplumdan dışlanmaz. Kadınların güçlenmesi, erkeklerin köleleştirilmesi anlamına gelmez.
Buradan çıkarılacak ders, ataerkilliğin yerine kadınların erkeklere hükmettiği ters bir düzen kurmak değildir.
Asıl mesele, bir cinsin diğerine sahip olduğu, onu yönettiği ve onun adına karar verdiği bütün tahakküm ilişkilerini aşmaktır.
Kadın merkezli toplumlar, bize insanlığın başka türlü yaşayabileceğini hatırlatmaktadır. Toplumun temeli rekabet, sahiplik ve egemenlik olmak zorunda değildir. Bakım, paylaşım, karşılıklı sorumluluk ve topluluk da toplumsal yaşamın kurucu ilkeleri olabilir.
Belki de insanlığın geleceği, iktidarın el değiştirmesinde değil, iktidarın tahakküm üretmeyecek biçimde yeniden kurulmasındadır.

Yorumlar
Yorum Gönder
Eleştiri ve tartışmaya açığım. Hakaret, tehdit, ayrımcılık ve reklam içeren yorumlar yayımlanmaz.