İnsan Dans Eden Evrene Benzer: Sanat, Doğal Toplum ve Özgürlük
İnsan Dans Eden Evrene Benzer: Sanat, Doğal Toplum ve Özgürlük
Nurettin Demirtaş’ın “İnsan dans eden, şarkı söyleyen evrene benzer” sözü, sanatı yalnızca estetik bir üretim ya da boş zamanı değerlendirme etkinliği olarak görmeyen bir düşünceye dayanıyor. Bu yaklaşımda sanat, insanın doğayla, toplumla ve kendi varlığıyla kurduğu ilişkinin en eski ifade biçimlerinden biridir. Dans, ritim ve ezgi; yazıdan, örgütlü dinden, devletten ve sınıflı toplumdan çok daha eskidir. İnsan, henüz dünyayı kavramlarla açıklayamadan önce beden hareketleriyle, seslerle ve ortak ritimlerle anlamlandırmaya çalışmıştır.
Bu düşünce, Abdullah Öcalan’ın doğal toplum kavramıyla güçlü bir yakınlık taşır. Doğal toplum, tarihin belirli bir döneminde yaşanmış ve tamamen ortadan kalkmış romantik bir geçmiş değildir. İnsan toplumsallığının dayanışmaya, paylaşmaya, karşılıklılığa ve doğayla bütünlük kurmaya dayanan uzun tarihsel hafızasıdır. İnsanlık tarihinin büyük bölümünde sanat, bugünkü anlamıyla profesyonel sanatçılara ya da ayrıcalıklı kurumlara ait değildi. Şarkı söylemek, dans etmek, hikaye anlatmak, tören düzenlemek ve doğanın seslerini taklit etmek topluluğun ortak yaşamının bir parçasıydı.
Bu nedenle doğal toplumda sanat, yaşamdan ayrılmış özel bir alan değil, yaşamın kendisini birlikte kurmanın yollarından biriydi. İnsanlar yalnızca eğlenmek için değil; acılarını paylaşmak, ölülerini uğurlamak, çocuklarını eğitmek, avı ve hasadı kutlamak, toplumsal hafızayı kuşaklara aktarmak için dans ediyor ve şarkı söylüyordu. Sanat burada topluluğun hafızası, dili, eğitimi ve ortak duygusu haline geliyordu. Kadınların ağıtları, ninnileri, ritüelleri, bitki ve iyileştirme bilgileri de bu toplumsal sanatın kurucu damarları arasındaydı. Kadın yalnızca sanatın konusu değil, yaşamın üreticisi ve sürdürücüsü olarak sanatın tarihsel taşıyıcısıydı.
Öcalan’ın paradigmasında insan, doğanın dışında ve üzerinde duran bir varlık değildir. Toplumsal doğa, biyolojik doğadan kopmadan gelişen ikinci bir doğadır. Demirtaş’ın “evrenin dansı ve şarkısı vardır” sözü bilimsel anlamda evrenin gerçekten şarkı söylediği iddiası olarak değil, doğadaki hareketin, titreşimin, değişimin ve ritmin şiirsel ifadesi olarak okunmalıdır. Gezegenlerin hareketinden mevsim döngülerine, kalp atışından nefese kadar yaşam ritimlerle örülüdür. İnsan sanatı da bu ritimleri toplumsal duyguya ve simgesel anlama dönüştürür.
İktidarın gelişmesiyle sanatın toplumsal karakteri de değişmeye başlamıştır. Devletli uygarlık sanatı saraya, tapınağa, hükümdara ve egemenliğin gösterisine bağlarken; kapitalist modernite onu pazarlanabilir bir metaya ve kültür endüstrisinin parçasına dönüştürmüştür. Böylece sanatın ortak yaşamı kuran yönü zayıflatılmış, sanatçı ile toplum, üretici ile dinleyici, yaşam ile estetik birbirinden ayrılmıştır. Sanat artık çoğu zaman insanların ortak hakikatini görünür kılmak yerine tüketimi, rekabeti, başarıyı ve bireysel şöhreti yeniden üretmektedir.
Ancak doğal toplumun değerleri tamamen ortadan kalkmamıştır. Ağıtlarda, dengbejlikte, halk danslarında, imece türkülerinde, ninnilerde, meydanlarda söylenen şarkılarda ve direniş kültürlerinde yaşamaya devam etmektedir. Öcalan’ın demokratik modernite yaklaşımı da tam burada anlam kazanır. Sanatın yeniden topluma dönmesi; tek tipleştirmeyen, farklılıkları yok etmeyen, fakat farklılıklar arasında ortak bir özgürlük duygusu kuran bir estetik anlayışın geliştirilmesini gerektirir.
Demirtaş’ın sanatın evrenselleşmesini “insanlığın özünü yakalamak ve bu özden kopmadan çeşitlenmek” biçiminde açıklaması da demokratik ulus düşüncesiyle ilişkilendirilebilir. Evrensellik, bütün halkların aynı müziği söylemesi veya aynı biçimde dans etmesi değildir. Her kültürün kendi sesiyle var olması, fakat bu sesin başka halkların acısına, sevincine ve özgürlük arayışına da dokunabilmesidir. Evrensel sanat farklılıkları silmez; farklılıklar arasında ilişki kurar.
Bu çerçevede sanat, Öcalan’ın paradigmasında ahlaki ve politik toplumun vazgeçilmez bir parçası olarak düşünülebilir. Çünkü sanat yalnızca var olan dünyayı anlatmaz; başka türlü bir yaşamın mümkün olduğunu duyumsatır. Devletin ve piyasanın insanı yalnızlaştırdığı yerde yeniden ortaklık kurar, susturulanların sesini duyurur ve toplumun bastırılmış hafızasını açığa çıkarır.
İnsan dans ederken yalnızca bedenini hareket ettirmez; toplumla ve doğayla bağını yeniden kurar. Şarkı söylerken yalnızca ses üretmez; geçmişi bugüne, acıyı umuda ve tekil yaşamı ortak hayata bağlar. Sanat bu bağı güçlendirdiği, insanı mülk olmaktan ve başkasının iradesine tabi yaşamaktan uzaklaştırdığı ölçüde doğal toplumun hafızasını taşır ve demokratik toplumun geleceğini kurar
Metnin özü şu cümlede toplanabilir: Sanat, doğal toplumun geçmişten kalan süsü değil, özgür ve komünal toplumun kendisini yeniden üretme biçimidir.

Yorumlar
Yorum Gönder
Eleştiri ve tartışmaya açığım. Hakaret, tehdit, ayrımcılık ve reklam içeren yorumlar yayımlanmaz.