Yaklaşık 300 Bin Yıllık İnsanlık Tarihini Son 5 Bin Yıla Sığdırmanın Sorunları...
Evreni Tam Bilmeden Toplumu Tam Açıkladığımızı Sanmak
Yaklaşık 300 Bin Yıllık İnsanlık Tarihini Son 5 Bin Yıla Sığdırmanın Sorunları
Bu Okumanın Başındaki İki Rezerv
Bu yazıya iki temel rezervle başlamak gerekiyor. Birinci rezerv, insanlık tarihinin uzun süre erkek deneyimi üzerinden yazılmış olmasıdır. Savaş, avcılık, devlet, mülkiyet, fetih, hukuk ve kamusal iktidar tarihin ana konusu yapılırken kadınların bakım, beslenme, iyileştirme, çocuk yetiştirme, bitki bilgisi, toplumsal hafıza ve gündelik yaşamın kurulmasındaki deneyimleri arka plana itildi. Erkeklerin deneyimi insanlığın ortak deneyimi gibi sunuldu; kadınlar ise bu hikayeye sonradan eklenecek ayrı bir başlık olarak görüldü. Oysa arkeolojideki yeni çalışmalar, geçmişe ilişkin yorumların da erkek merkezli kabuller taşıyabildiğini gösteriyor. Kadınların büyük hayvan avcılığına katıldığına ilişkin bulgular bile uzun süre egemen olan “erkek avcı, kadın toplayıcı” şemasının sanıldığı kadar evrensel ve değişmez olmadığını ortaya koyuyor.
Kadın deneyimini tarihe eklemek, yalnızca unutulmuş birkaç kadın kahramanı görünür kılmak değildir. Kadını yaşamın üreticisi, yeniden üreticisi ve sürdürücüsü olarak merkeze aldığımızda emek kavramı değişir. Emek yalnızca tarlada, atölyede ya da fabrikada harcanan zaman olmaktan çıkar. Böyle bir tarih okumasında uygarlığın merkezine yalnızca saray, tapınak, ordu ve devlet değil; ev, ocak, tarla, tohum, su, bakım ve ortak yaşam da yerleşir.
İkinci rezerv, insan bilgisinin sınırlarıyla ilgilidir. Güncel kozmolojik modele göre evrenin yaklaşık yüzde 5’i bildiğimiz normal maddeden, yüzde 27’si karanlık maddeden, yüzde 68’i ise karanlık enerjiden oluşuyor. Karanlık madde dolaylı etkileriyle biliniyor; karanlık enerjinin ve karanlık maddenin temel niteliği ise hala büyük ölçüde açıklanabilmiş değil. Başka bir ifadeyle insanlık, evrenin yaklaşık yüzde 95’ini oluşturan yapının ne olduğunu henüz tam olarak bilmiyor.
Bu bilinmezlik bilimi değersizleştirmez. Tam tersine bilimin en güçlü yanı, bildikleriyle bilmedikleri arasındaki sınırı gösterebilmesidir. Fakat evrenin büyük bölümünü açıklayamayan bir bilgi düzeyinde, insan toplumunu birkaç değişmez yasa ve tamamlanmış teoriyle bütünüyle açıkladığımızı sanmak ciddi bir düşünsel kibirdir. Hiçbir toplumsal teori, insanlığın son sözü olamaz. Her teori, kurulduğu çağın bilimsel bilgisi, tarihsel deneyimi, sınıfsal ilişkileri ve görünür kılabildiği insan deneyimleriyle sınırlıdır.
Bu iki rezerv, yazının kenarında duran ihtiyat notları değildir. Birincisi, bize anlatılan tarihin hangi insan deneyimlerini dışarıda bıraktığını; ikincisi ise kurduğumuz açıklamaların bilginin hangi sınırları içinde üretildiğini sorgulatır.
Üçüncü Büyük Sorun: 300 Bin Yılı 5 Bin Yıla Sığdırmak
Bugünkü fosil bulguları Homo sapiens’in Afrika’da yaklaşık 300 bin yıl önce ortaya çıktığını gösteriyor. Fas’taki Cebel İrhud bulguları yaklaşık 300 ila 315 bin yıl öncesine tarihleniyor. İnsan ailesinin evrimsel tarihi ise bundan çok daha eskidir; erken insan türlerine uzanan süreç milyonlarca yılı kapsar.
Buna karşılık Mezopotamya’daki en eski yazı sistemleri yaklaşık MÖ 3300 ile 3200 yıllarında ortaya çıktı. İlk yazılı kayıtların önemli bir bölümü tahıl, hayvan, emek, borç, dağıtım ve tapınak ekonomisine ilişkin idari kayıtlardı. İlk büyük kentler ve erken devlet kurumları da ağırlıklı olarak MÖ dördüncü binyılın sonlarında belirginleşmeye başladı.
Bu rakamları yan yana koyduğumuzda çarpıcı bir sonuç ortaya çıkar. Yaklaşık 5 bin yıllık yazılı ve devletli uygarlık deneyimi, Homo sapiens tarihinin yaklaşık altmışta biridir. Başka bir ifadeyle türümüzün tarihinin yaklaşık yüzde 98,3’ü devletlerden, krallıklardan ve yazılı arşivlerden önce yaşanmıştır. Elbette “5 bin yıl” bütün dünyada devletin ve yazının aynı anda başladığı anlamına gelmez. Yazı ve devlet farklı bölgelerde farklı zamanlarda ve farklı biçimlerde gelişmiştir. Buradaki 5 bin yıl, en eski yazılı ve devlet merkezli uygarlık deneyimlerinin yaklaşık başlangıcını ifade eder.
Sorun tam da burada başlar. İnsanlığın tarihinin yaklaşık yüzde 1,7’sinde ortaya çıkan devlet, özel mülkiyet, sınıflı toplum, düzenli ordu, bürokrasi, erkek egemen soy sistemi ve merkezi yönetim biçimleri, sanki insan türünün başlangıcından beri varmış gibi anlatılır. Son 5 bin yılın kurumları geriye doğru yansıtılır; insan doğası bu kurumlar üzerinden tanımlanır.
Devlet varsa toplum vardır, özel mülkiyet varsa üretim vardır, erkek aile reisi varsa aile vardır, kral varsa düzen vardır, yazı varsa tarih vardır sanılır. Devletsiz topluluklar düzensiz, yazısız halklar tarihsiz, merkezi yönetimi olmayan toplumlar ilkel kabul edilir.
Oysa burada yapılan şey, insanlık tarihini açıklamak değil; devletli uygarlığın kendi kısa deneyimini bütün insanlığın aynası haline getirmektir.
Yazıdan Öncesi Tarihsizlik Değildir
Yazılı belgelerin ortaya çıkması insanlık açısından büyük bir dönüşümdür. Yazı sayesinde bilgiler kuşaklar boyunca daha ayrıntılı biçimde aktarılabildi, yönetim kayıtları tutuldu, hukuk metinleri oluşturuldu, edebiyat ve bilim gelişti. Fakat yazının başlangıcını tarihin başlangıcı saymak, yazıdan önce yaşamış insanların tarihini yok saymak anlamına gelir.
İnsanlar yazıdan önce de doğuyor, yaşıyor, üretiyor, seviyor, çatışıyor, öğreniyor, göç ediyor, çocuk büyütüyor ve doğayla ilişki kuruyordu. Ateş kullanıyor, alet yapıyor, ölülerini gömüyor, avlanıyor, bitki topluyor, resim yapıyor, semboller üretiyor ve uzak topluluklarla malzeme değiştiriyordu. Arkeolojik bulgular Homo sapiens topluluklarının yüz binlerce yıl boyunca değişen iklim koşullarına uyum sağladığını, yeni aletler geliştirdiğini, uzun mesafeli toplumsal ağlar kurduğunu ve sembolik davranışlar geliştirdiğini gösteriyor.
Yazıdan önceki dönem boşluk değildir. Yalnızca bize ulaşan bilgi türü farklıdır. Yazılı dönem kendi sesini tabletler, kitabeler, kanunlar ve kraliyet kayıtları aracılığıyla bırakmıştır. Yazıdan önceki toplulukların tarihi ise taş aletlerde, kemiklerde, mağara resimlerinde, yerleşim izlerinde, bitki kalıntılarında, insan bedenlerinde ve genlerde saklıdır.
Yazılı arşivlerin bir başka sorunu daha vardır: Yazıyı kullananlar toplumun tamamı değildi. Erken Mezopotamya’da yazı, sınırlı sayıda eğitimli yazıcının, tapınağın ve yönetim merkezinin elindeydi. Bu nedenle ilk belgeler bize toplumdaki herkesin ne düşündüğünü değil, çoğunlukla yönetimin neyi kaydetmek istediğini anlatır.
Krallar zaferlerini yazdırdı; yenilenler çoğu zaman sustu. Vergiler kaydedildi; bakım emeği kaydedilmedi. Borçlar kaydedildi; gündelik dayanışma kayıt altına alınmadı. Orduların hareketleri yazıldı; çocukları büyütenlerin, hastaları iyileştirenlerin ve besini hazırlayanların emeği çoğunlukla görünmez kaldı.
Böylece elimizdeki kaynağın niteliği, tarih anlayışımızı belirledi. Yazılı belgede en çok devlet görüldüğü için tarihin merkezine devlet yerleştirildi. En çok erkek yöneticilerin adı kaldığı için tarihin öznesi erkek sanıldı. En çok savaş anlatıldığı için toplumsal değişimin asıl motoru savaş kabul edildi.
Oysa arşivde görünmeyen şey, tarihte yaşanmamış değildir.
İnsan Devletten Önce de Toplumsaldı
Devletin bulunmadığı yüz binlerce yıl boyunca insanların birbirinden yalıtılmış bireyler halinde yaşadığını düşünmek mümkün değildir. İnsan yavrusu uzun süre bakıma muhtaçtır. Besin elde etmek, çocukları korumak, tehlikeleri haber vermek, bilgiyi aktarmak ve farklı çevrelere uyum sağlamak ortaklaşmayı gerektirir.
İnsan türü yüz binlerce yıl boyunca tek bir toplumsal biçim altında yaşamadı. İnsan toplulukları değişen koşullara göre farklı karar alma, paylaşma, akrabalık, hareketlilik ve iş bölümü biçimleri geliştirdi. Bu çeşitlilik, bugünkü devletin, piyasanın ve erkek egemen ailenin insanlığın değişmez özü olmadığını gösterir.
İnsan doğasında yalnızca rekabet yoktur. Dayanışma, bakım, karşılıklılık, paylaşım, toplumsal öğrenme ve ortak savunma da vardır. Hangi eğilimlerin güçleneceğini yalnızca genler değil, içinde yaşanılan kurumlar, üretim biçimleri, çocukluk deneyimleri ve kültürel değerler belirler.
Sümerler: Toplumun Başlangıcı Değil, Yeni Bir Deneyim
Sümer kentleri insanlık tarihinin büyük dönüşüm alanlarından biriydi. Yazı, matematik, takvim, mimari, sulama ve yönetim alanlarında önemli gelişmeler yaşandı. Fakat Sümerlerle başlayan şey toplumun kendisi değildi. Toplum, dayanışma, üretim, dil, bakım ve ortak yaşam Sümerlerden yüz binlerce yıl önce vardı.
Sümerlerde ortaya çıkan yenilik, toplumsal yaşamın daha büyük kentlerde, daha yoğun nüfus altında, daha gelişmiş iş bölümü, kayıt sistemleri ve merkezi kurumlarla yeniden örgütlenmesiydi. Yazının ilk biçimleri büyük tapınak ve yönetim ekonomilerinin ürün, emek ve dağıtım ihtiyaçlarıyla yakından ilişkiliydi. Kil tabletler yalnızca insanlığın hafızasını büyütmedi; aynı zamanda kimin ne ürettiğini, ne kadar borcu bulunduğunu, hangi ürünü teslim ettiğini ve ne kadar pay aldığını belirleyen bir denetim sistemi oluşturdu.
Ambar, yalnızca kıtlığa karşı ortak güvence değildi. Ambarın kapısını, kaydını ve dağıtımını denetleyenler açısından bir iktidar kaynağına dönüşebilirdi. Yazıcı, rahip, yönetici ve silahlı güç arasında kurulan ilişkiler geçici görevlerin kalıcı ayrıcalıklara dönüşmesini kolaylaştırdı.
Burada bilgi ile iktidar birbirine yaklaştı. Toplumun ortaklaşa ürettiği bilgi, uzmanların ve yönetici kurumların elinde yoğunlaştı. İnsanların kendi emekleriyle yarattıkları ürünler, kayıtlar ve kurumlar zamanla onların karşısına bağımsız bir güç gibi çıkmaya başladı.
Sümerlerin ve sonraki devletli toplumların deneyimi önemlidir; fakat insanlığın tamamını açıklayabilecek bir başlangıç modeli değildir. Son 5 bin yılın kentli, sınıflı ve devletli toplumlarını merkeze koyup önceki 295 bin yılı hazırlık dönemi gibi görmek, tarihin büyük bölümünü karanlıkta bırakır.
İnsanlık Sümerlerde başlamadı. Sümerlerde insanlığın çok daha eski toplumsal yetenekleri yeni bir ölçekte, yeni kurumlarla ve yeni çelişkilerle birleşti.
Erkek Egemen Aile de Tarih Dışında Değildir
Son 5 bin yıllık uygarlık deneyimini bütün insanlık tarihine yaymanın en önemli sonuçlarından biri, erkek egemen aileyi değişmez ve doğal saymaktır. Bugün aile denildiğinde çoğu insanın aklına erkek soyunun sürdürüldüğü, mirasın kuşaktan kuşağa aktarıldığı, kadının cinselliğinin denetlendiği ve ev içi bakımın büyük ölçüde kadına bırakıldığı bir yapı gelir.
Oysa aile, akrabalık ve çocuk bakım biçimleri tarih boyunca büyük çeşitlilik göstermiştir. İnsan yavrusunun uzun bakım süresi yalnızca anne ile çocuk arasındaki bireysel bağla açıklanamaz. İnsan topluluklarında babalar, büyükanneler, kardeşler ve akraba olmayan topluluk üyeleri de çocuk bakımına katılabilir. Bu ortak bakım düzeni, insanın uzun çocukluk dönemini ve gelişmiş toplumsal öğrenme kapasitesini mümkün kılan önemli evrimsel özelliklerden biridir.
Yerleşiklik, miras, biriken servet ve soyun izlenmesi önem kazandıkça kadın bedeni ve doğurganlığı üzerindeki denetim de yeni anlamlar kazandı. Çocuğun hangi soya ait olduğunun belirlenmesi, mülkiyetin kime aktarılacağı sorusuyla birleşti. Kadının cinselliği yalnızca ahlaki değil; ekonomik ve siyasi bir meseleye dönüştü.
Ancak bu süreç de tek bir anda ve her yerde aynı biçimde gerçekleşmedi. Antik toplumlarda kadınların konumu sınıfa, zamana, bölgeye ve hukuki statüye göre değişiyordu. Kadın üzerindeki tahakkümü yalnızca son 5 bin yıla indirgemek de doğru olmaz. Cinsiyete dayalı eşitsizliklerin daha eski biçimleri bulunmuş olabilir. Fakat soy, miras, hukuk, devlet, örgütlü din ve özel mülkiyetin birleşmesi, erkek egemenliği daha kalıcı ve kurumsal hale getirmiştir.
Burada temel ayrım şudur: Biyolojik farklılıklar vardır; fakat bu farklılıklardan hangi görevlerin, hakların, yasakların ve iktidar ilişkilerinin üretileceği biyoloji tarafından önceden belirlenmez.
Thales’ten Newton’a: Doğayı Açıklarken Toplumu Makineleştirmek
Thales’in önemi, evrenin temelinin su olduğunu söylemesinde değil, doğayı doğanın kendi içindeki maddi nedenlerle açıklamaya yönelmesindedir. Doğa olaylarının tanrıların keyfi müdahalelerinden bağımsız biçimde araştırılabileceği fikri bilimsel düşüncenin gelişiminde önemli bir adımdı.
Fakat doğayı maddi nedenlerle açıklamak, toplumsal eşitsizliklerin de kendiliğinden sorgulanmasını sağlamadı. Antik dünyanın büyük filozofları evrenin yapısını tartışırken köleliği, kadınların ikincil konumunu ve yurttaşlığın dar sınırlarını çoğu zaman doğal düzenin parçası olarak görebildi.
Bu durum bilim tarihi boyunca tekrarlandı. İnsanlık doğa hakkında yeni bilgiler edinirken kendi toplumsal kabullerini doğaya yansıttı. Toplumda hiyerarşi varsa doğa da hiyerarşik sanıldı. Devlet merkezden yönetiliyorsa bedenin ve evrenin de tek bir merkezden yönetildiği düşünüldü. Erkek kamusal alanın sahibi kabul ediliyorsa insan evrimi de erkek avcının hikayesi üzerinden anlatıldı.
Newton fiziği doğayı anlama gücümüzde büyük bir sıçrama yarattı. Klasik mekanik, uzayı ve zamanı evrensel bir zemin, evreni ise belirli kuvvetler altında hareket eden cisimlerden oluşan hesaplanabilir bir sistem olarak ele aldı. Newton’un yaklaşımı kendi geçerlilik alanında olağanüstü başarılıydı.
Sorun, bu başarının toplumun tamamına uygulanmasıyla ortaya çıktı. Evren büyük bir saat gibi düşünülünce toplum da parçalarının düzenli biçimde çalıştığı bir makineye benzetildi. Devlet makinenin beyni, hukuk düzenleyici mekanizma, birey parçacık, işçi ise üretim sisteminin dişlisi haline geldi.
Böylece son 5 bin yıllık merkezi yönetim deneyimi, klasik fiziğin mekanik diliyle birleşerek daha güçlü bir toplumsal tasavvur oluşturdu: Toplum yukarıdan hesaplanabilir, düzenlenebilir ve yönetilebilir bir nesneydi.
Marx: Son 5 Bin Yılın Düzenini Doğallaştırmamak
Marx’ın büyük katkılarından biri, kapitalist toplumun kurumlarını insanlığın değişmez doğası olarak görmemesidir. Özel mülkiyet, ücretli emek, meta, para ve sermaye belirli tarihsel ilişkilerin ürünleridir. Marx, hukuki ve siyasi biçimlerin yalnızca düşüncelerden değil, maddi yaşam ilişkilerinden hareketle anlaşılması gerektiğini savundu.
Marx’ın metinlerinde çağının klasik bilim dilinin izleri görülür. “Hareket yasası”, “üretici güçler”, “karşıt güçler”, “yoğunlaşma” ve “birikim” gibi kavramlar 19. yüzyılın bilim anlayışıyla ilişkilidir. Kapital’in amacını modern toplumun ekonomik hareket yasasını ortaya çıkarmak olarak tarif etmesi de bu nesnellik arayışını gösterir.
Fakat Marx toplumu cansız bir makineye indirgemedi. Kapitalizmin hareketini sistemin kendi iç çelişkilerinde aradı. Sermaye üretimi geliştirirken emeği sömürüyor, toplumsal serveti büyütürken yoksulluğu yeniden üretiyor ve bilimi ortak bir insanlık birikimi olmaktan çıkararak sermayenin gücüne dönüştürüyordu.
Marx’ın emek anlayışı insan ile doğa arasındaki ilişkiyi de içerir. Emek, insanın doğayla madde alışverişini düzenlediği bir süreçtir. İnsan doğanın dışında değil, doğanın içinde yaşayan ve kendi etkinliğiyle hem doğayı hem kendisini değiştiren bir varlıktır.
Ancak Marx’ın bazı ifadeleri, sonraki yorumlarda tarihin önceden belirlenmiş aşamalar boyunca ilerlediği biçiminde katılaştırıldı. İlkel toplum, kölecilik, feodalizm, kapitalizm ve sosyalizm bütün halkların geçmek zorunda olduğu evrensel istasyonlar gibi sunuldu. Böylece Avrupa’nın belirli tarihsel deneyimi bütün insanlığın gelişme şemasına dönüştürüldü.
Bu mekanik tarih anlayışı, 300 bin yıllık insanlık çeşitliliğini birkaç üretim biçimine sıkıştırdı. Devletsiz, sınıfsız ya da farklı mülkiyet ilişkilerine sahip toplumlar “geri”, “ilkel” ya da “henüz gelişmemiş” sayıldı.
Oysa insanlık tek bir demiryolu üzerinde ilerlemedi. Toplumlar farklı çevresel koşullar, üretim biçimleri, kültürel ilişkiler ve tarihsel karşılaşmalar içinde farklı yollar izledi. Marx’ın tarihsel düşüncesini sürdürmek, onun yaşadığı çağın sınırlı arkeoloji ve antropoloji bilgisini mutlaklaştırmak değil; yeni bilgiler ışığında tarihsel materyalizmi daha çoğul, ekolojik ve açık hale getirmektir.
Darwin: İnsan Doğasının Tek Bir Yüzü Yoktur
Darwin, canlı türlerinin değişmez olmadığını ve yaşamın uzun evrimsel süreçler içinde çeşitlendiğini gösterdi. İnsan da doğanın dışından gelmiş ayrıcalıklı bir varlık değil, diğer canlılarla ortak bir evrimsel tarihin parçasıydı.
Ancak evrim teorisi toplumsal alana taşınırken çoğu zaman kapitalist rekabetin diliyle yorumlandı. “En güçlünün hayatta kalması” sözü, eşitsizliğin, sömürünün ve egemenliğin doğanın zorunlu sonucu olduğu iddiasına dönüştürüldü.
Oysa evrimsel biyoloji insan yaşamının yalnızca rekabetle açıklanamayacağını gösteriyor. Besin paylaşımı, ortak savunma, toplumsal öğrenme, bakım, karşılıklılık ve akraba olmayanlarla işbirliği insan evriminin önemli parçalarıdır. Hareketli avcı ve toplayıcı topluluklarda paylaşım, riskleri bölüştürmenin ve yaşamı sürdürmenin temel araçlarından biri olabiliyordu.
İnsan hem rekabet hem dayanışma kapasitesine sahiptir. Hem saldırganlık hem bakım davranışı gösterebilir. Bu eğilimlerin hangisinin toplumsal yaşama hakim olacağı, yalnızca biyolojik mirasla değil, kurumlarla, eğitimle, mülkiyet ilişkileriyle, çocuk yetiştirme biçimleriyle ve siyasi kültürle şekillenir.
Son 5 bin yılda savaşın, devletin ve rekabetin güçlü biçimde görünür olması, bunların insan doğasının tamamı olduğunu kanıtlamaz. Yalnızca belirli kurumların belirli insan eğilimlerini büyütüp örgütlediğini gösterir.
Sinirbilim: Devletli İnsan Beyni Diye Bir Organ Yoktur
İnsan beyni yüz binlerce yıllık evrimsel süreç içinde biçimlendi. Modern devletler, fabrikalar, para ekonomisi, dijital iletişim ve büyük kentler ise bu tarihin son derece yeni gelişmeleridir. Dolayısıyla beynimiz devletli ve kapitalist toplumlar için sıfırdan tasarlanmış bir organ değildir.
İnsan beyni toplumsal ilişkiler içinde gelişir. Çocuklukta bakım, güven, korku, şiddet, dil ve öğrenme deneyimleri sinir sisteminin gelişimini etkiler. Beyin plastiktir; yaşam boyunca deneyimlerden etkilenir. Bu nedenle biyoloji ile toplum birbirine karşıt değildir. Toplum insan beynini biçimlendirirken insan beyninin evrimsel özellikleri de toplumsal davranışların imkanlarını ve sınırlarını etkiler.
Bu gerçek, insan davranışını nöronlara indirgememizi gerektirmez. Bir insanın siyasi tercihini yalnızca beynindeki bir bölgenin etkinliğiyle açıklayamayız. Yoksulluk, kimlik, tarih, medya, aile, korku, aidiyet ve sınıfsal konum birbirleriyle etkileşim içinde davranışı şekillendirir.
Sinirbilimin sosyal bilimlere en büyük katkısı, insanın soğuk ve yalnızca çıkar hesaplayan bir makine olmadığını göstermesidir. İnsan duygularıyla, bedeniyle, hafızasıyla ve ilişkileriyle karar verir.
Bu nedenle toplum da yalnızca ekonomik teşviklerle, cezalarla ve emirlerle yönetilebilecek bir düzenek değildir.
Kuantum Fiziği ve Karmaşıklık: Tek Bir Toplum Yasası Aramamak
- yüzyılda görelilik ve kuantum fiziği, klasik fiziğin her ölçekte geçerli olmadığını gösterdi. Newton mekaniği gündelik büyüklüklerde hala güçlüdür; ancak çok yüksek hızlarda, güçlü kütle çekimi alanlarında ve atom altı düzeylerde başka kuramsal araçlara ihtiyaç duyulur.
Buradan topluma doğrudan fizik yasaları taşınamaz. İnsan toplulukları atom altı parçacıklar gibi davranmaz. Kuantum fiziğini kullanarak toplumsal belirsizliği, bilinci ya da siyasi özgürlüğü açıklamaya çalışmak bilimsel olmaktan çok benzetmeye dayanabilir.
Fakat yöntemsel bir sonuç çıkarılabilir: Doğanın kendisi bile tek bir açıklama modeline sığmıyorsa, insan toplumunu tek bir değişmez yasayla açıklamak daha da zordur.
Toplumlar tarihsel, açık ve karmaşık sistemlerdir. Ekonomi siyaseti, siyaset kültürü, kültür aileyi, aile bireyi, birey de yeniden toplumsal ilişkileri etkiler. Küçük bir olay büyük bir toplumsal değişimi başlatabilir; büyük bir müdahale ise beklenen sonucu üretmeyebilir.
Bu nedenle nedensellik ile kesin öngörü aynı şey değildir. Toplumsal olayların nedenleri vardır; fakat bu nedenlerin nasıl birleşeceği ve hangi sonucu doğuracağı her zaman önceden hesaplanamaz.
Tarih ne bütünüyle rastgeledir ne de önceden yazılmıştır. Maddi koşullar, ekolojik sınırlar, toplumsal kurumlar, geçmiş deneyimler ve insanların kolektif eylemleri içinde oluşan bir imkanlar alanıdır.
Ekoloji: 5 Bin Yıllık Büyüme, 4 Milyar Yıllık Yaşamı Tehdit Ediyor
Devletli uygarlıkların kısa tarihi, doğanın sınırsız kaynak olarak görülmesinin de tarihidir. Kapitalizm bu yaklaşımı küresel ölçekte hızlandırdı ve sermayenin sürekli büyüme zorunluluğuna bağladı.
İnsanlık tarihi yalnızca devletlerin ve ekonomilerin tarihi değildir. İnsan bedeni, diğer canlılar, atmosfer, su, toprak ve mikroorganizmalar çok daha uzun doğal süreçlerin ürünüdür. Toplumsal düzenler birkaç bin yılda değişebilir; yok edilen bir ekosistemin yeniden oluşması ise yüzlerce, binlerce ya da milyonlarca yıl sürebilir.
Bu nedenle üretici güçlerin gelişmesini yalnızca daha fazla mal, daha büyük makine ve daha yüksek enerji tüketimi olarak değerlendiremeyiz. Bir üretim sistemi toplumun ihtiyaçlarını karşılarken doğanın kendisini yenileme sınırlarını aşıyorsa sürdürülebilir değildir.
Sorulması gereken yalnızca üretim araçlarının kime ait olduğu değildir. Ne üretildiği, neden üretildiği, ne kadar üretildiği, hangi enerjiyle üretildiği ve ortaya çıkan ekolojik bedeli kimin ödediği de sorulmalıdır.
Devletli uygarlığın son 5 bin yılda kurduğu doğa anlayışını, insanın 300 bin yıllık değişmez özelliği sayamayız. İnsan doğayla yalnızca egemenlik ilişkisi kurmadı. Uyum sağladı, gözlemledi, öğrendi, korudu ve doğanın döngüleri içinde yaşamını sürdürdü.
Doğaya egemen olma düşüncesi insan türünün başlangıçtan beri taşıdığı bir kader değil, belirli toplumsal kurumların güçlendirdiği tarihsel bir eğilimdir.
Beş Bin Yıllık Bir Deneyimi Sorgulamak Geçmişe Dönmek Değildir
Devleti, özel mülkiyeti, sınıflı toplumu ve erkek egemen aileyi tarihsel olarak sorgulamak, insanlığı mağaralara geri çağırmak değildir. Avcı ve toplayıcı toplulukların yaşamını bütünüyle yeniden kurmak ne mümkündür ne de gereklidir.
Mesele geçmişi kopyalamak değil, insanlığın son 5 bin yıllık deneyiminin tek mümkün toplum biçimi olmadığını görmektir. İnsanlar devletten önce de karar alabiliyor, ortaklaşabiliyor, bakım verebiliyor ve çatışmalarını çözebiliyordu. Bu eski deneyimlerin biçimleri doğrudan bugüne aktarılamaz; fakat toplumsal yaratıcılığın devletten ve piyasadan daha eski olduğunu hatırlatır.
Bugünün nüfusu, teknolojisi ve küresel ilişkileri büyük ölçekli koordinasyon ve planlama gerektirir. Ancak koordinasyonun mutlaka aşırı merkeziyetçilik, bürokratik tahakküm ve toplumun edilgenleştirilmesi biçiminde kurulması gerekmez.
Demokratik toplum, devletsiz geçmişin romantik tekrarı değil; bugünün bilimsel ve teknolojik imkanlarıyla yerel iradeyi, toplumsal katılımı, ortak planlamayı ve ekolojik sınırları buluşturma arayışıdır.
Bilgi yalnızca merkezdeki uzmanda bulunmaz. Tarladaki çiftçinin, fabrikadaki işçinin, bakım veren kadının, engellinin, yerel topluluğun ve kendi ekosistemini tanıyan insanların deneyimi de toplumsal bilginin parçasıdır.
Gerçek demokratik planlama, toplumun yerine karar veren bir merkez değil; farklı bilgi ve ihtiyaçların birbirini duyabildiği, yanlışların düzeltilebildiği çok katmanlı bir ortaklaşma düzenidir.
Yeni Bir Tarih Okuması Ne Değiştirir?
Yaklaşık 300 bin yıllık Homo sapiens tarihini dikkate aldığımızda devlet, toplumun yaratıcısı olmaktan çıkar ve toplumun uzun tarihinin içinde ortaya çıkmış belirli bir örgütlenme biçimine dönüşür. Özel mülkiyet, insanın değişmez içgüdüsü olmaktan çıkar ve belirli üretim, birikim, miras ve iktidar ilişkileri içinde gelişen tarihsel bir kurum olarak görünür.
Erkek egemen aile biyolojinin zorunlu sonucu olmaktan çıkar; soy, miras, emek ve cinsellik üzerindeki denetimin tarihsel örgütlenmesi olarak okunur.
Savaş insan türünün özü olmaktan çıkar; belirli kaynak, iktidar, kimlik ve örgütlenme koşullarında büyüyebilen insan davranışlarından biri haline gelir. Rekabet yaşamın tek yasası olmaktan çıkar; işbirliği, bakım ve dayanışmayla birlikte ele alınır.
Emek yalnızca ücret karşılığında satılan çalışma olmaktan çıkar; yaşamı üreten, yeniden üreten ve sürdüren bütün faaliyetleri kapsar. Kadın tarihin kenarında duran bir yardımcı olmaktan çıkar; yaşamın üreticisi, yeniden üreticisi ve sürdürücüsü olarak tarihsel özne haline gelir.
Doğa da insan uygarlığının dışında bekleyen hammadde deposu olmaktan çıkar; insanın içinde var olduğu, karşılıklı bağımlılığa dayalı canlı bir ilişkiler bütünü olarak görülür.
Sonuç: Son Yüzde 1,7 İnsanlığın Tamamı Değildir
İnsanlığın son 5 bin yıllık deneyimi küçümsenemez. Yazı, bilim, felsefe, büyük kentler, karmaşık üretim ağları, hukuk, sanat ve teknoloji bu dönemde olağanüstü gelişmeler gösterdi. Fakat aynı dönem devletli tahakkümün, sınıfsal sömürünün, savaşların, erkek egemenliğin ve doğa yıkımının da büyüdüğü bir dönemdir.
Bu deneyimi insanlığın tamamı saydığımızda tarihsel kurumları insan doğasına dönüştürürüz. Devleti toplumla, erkek deneyimini insanlıkla, yazılı kaydı tarihle, özel mülkiyeti üretimle ve merkezi iktidarı düzenle özdeşleştiririz.
Oysa Homo sapiens tarihinin yaklaşık yüzde 98,3’ü bu kurumların bugünkü biçimleri olmadan yaşandı. Bu gerçek, geçmişte kusursuz toplumların bulunduğunu kanıtlamaz. İnsan topluluklarında çatışma, şiddet, eşitsizlik ve dışlama her dönemde farklı biçimlerde ortaya çıkmış olabilir. Ancak bugünkü kurumların değişmez, doğal ve kaçınılmaz olmadığını gösterir.
Devlet tarihsel ise değişebilir. Özel mülkiyet tarihsel ise başka paylaşım biçimleri kurulabilir. Erkek egemenlik tarihsel ise aşılabilir. Kapitalizm tarihsel ise insanlığın son durağı değildir. İnsan doğası tek bir toplumsal düzen tarafından tüketilemeyecek kadar esnek, ilişkisel ve yaratıcıdır.
Evrenin yaklaşık yüzde 95’inin niteliğini hala çözmeye çalışan bir türüz. Kendi tarihimizin yaklaşık yüzde 98’ini ise yazılı belgelerden değil, parçalı arkeolojik, biyolojik ve antropolojik bulgulardan anlamaya çalışıyoruz. Böyle bir durumda hiçbir teori kendisini tamamlanmış ilan edemez. Yapılması gereken bilimi, tarihi ya da toplumsal teoriyi terk etmek değildir. Onları daha alçak gönüllü, daha açık, daha ilişkisel ve daha çoğul hale getirmektir.
Tarihi yalnızca saraylardan değil evlerden, yalnızca krallardan değil topluluklardan, yalnızca savaşçılardan değil yaşamı sürdürenlerden, yalnızca erkeklerden değil kadınlardan, yalnızca yazılı belgelerden değil insanlığın bütün maddi ve biyolojik izlerinden okumaktır. Çünkü insanlık Sümerlerle başlamadı. Toplum devletle doğmadı. Emek ücretli çalışmayla ortaya çıkmadı. Aile erkek soyundan ibaret değildir. Kadın tarihin kenarında değildi. Doğa insan için yaratılmış bir depo değildir.
Son 5 bin yıl, insanlığın tamamı değil; uzun tarihimiz içinde yaşadığımız güçlü, çelişkili ve değiştirilebilir bir deneyimdir. Gelecek de bu deneyimin sonsuza kadar sürdürülmesi değil; 300 bin yıllık toplumsal yaratıcılığımızın, bugünün bilimsel bilgisiyle yeniden buluşturulması olabilir.

Yorumlar
Yorum Gönder
Eleştiri ve tartışmaya açığım. Hakaret, tehdit, ayrımcılık ve reklam içeren yorumlar yayımlanmaz.