Bölüm : 6 Kadın Tarihin Kenarında Değil, Merkezindeydi


Bölüm : 6  Kadın Tarihin Kenarında Değil, Merkezindeydi

İnsanlığın gerçek hikayesi saraylardan, savaşlardan ve devletlerden daha büyüktür

Tarih denildiğinde gözümüzde çoğu zaman savaş meydanları, tahta çıkan krallar, yıkılan devletler, çizilen sınırlar ve inşa edilen büyük yapılar canlanır. Okul kitaplarının sayfaları da çoğunlukla bu olaylara ayrılır. Bir devletin kuruluş tarihi bilinir, bir hükümdarın kazandığı savaş ayrıntılarıyla anlatılır; fakat aynı dönemde insanların ne yediği, çocukları nasıl büyüttüğü, hastaları nasıl iyileştirdiği, hangi bitkinin zehirli olduğunu nasıl öğrendiği ve toplumsal hafızayı kuşaktan kuşağa nasıl taşıdığı üzerinde pek az durulur. 

Böyle kurulmuş bir tarih, insanlığın tamamını anlattığını düşünürken aslında iktidarın kayda geçirdiği dar bir alanı anlatır. Çünkü insan türünün geçmişinin çok büyük bölümü ne saraylarla ne ordularla ne de devletlerle geçti. Hayatın devamını sağlayan esas faaliyetler beslenmek, korunmak, paylaşmak, bakım vermek, öğrenmek ve öğrendiğini aktarmaktı. Kadınlar tam da bu alanların içinde, yani toplumsal yaşamın kıyısında değil merkezinde yer aldı. Buna rağmen savaşın görünür, bakımın sessiz; hükümdarın adının kalıcı, gündelik emeğin ise adsız olması, tarihin merkezini zamanla erkek egemen iktidarın deneyimine doğru kaydırdı.

Taş mızrak kaldı, sepet çürüdü

Geçmişi anlamaya çalışırken yalnızca bulunan nesnelere değil, nelerin neden bulunamadığına da bakmak gerekir. Taştan yapılmış bir mızrak ucu binlerce yıl korunabilir; fakat bitki toplamaya yarayan bir sepet, yiyecek taşınan bir deri torba, dokunmuş bir kumaş veya ahşap bir kap çoğu iklimde kısa sürede çürür. Sur, tapınak, silah ve mezar anıtı arkeolojik kayıtta daha kolay görünürken gündelik hayatın organik araçları sessizce kaybolur. Böylece korunma koşullarının yarattığı maddi eşitsizlik, fark edilmeden tarihsel bir değer sıralamasına dönüşebilir: Kalabilen önemli, çürüyen önemsiz sanılır. Oysa bir topluluğun yalnızca av silahlarına bakarak yaşadığını anlamaya çalışmak, bugünkü bir şehri yalnızca polis merkezleri ve askeri yapılar üzerinden tanımlamaya benzer. Öğütme taşları, bitki kalıntıları, diş taşlarında bulunan mikroskobik izler ve toprakta korunan nişasta parçacıkları incelendikçe bitkisel besinlerin hazırlanmasının, saklanmasının ve işlenmesinin sanıldığından daha karmaşık olduğu görülüyor. Buradan her öğütme taşını bir kadına, her silahı bir erkeğe ait sayamayız; fakat geçmişi yalnızca dayanıklı nesneler üzerinden kurmanın kadınların emeğini ve bilgisini daha baştan görünmezleştirebildiğini anlayabiliriz.

Toplayıcılık, doğayı okumayı gerektiren bir bilgi alanıydı

Toplayıcılık bazen yere düşen meyveyi almak gibi basit bir faaliyet olarak tasvir edilir. Gerçekte ise hangi bitkinin yenilebilir olduğunu bilmek, mevsimleri izlemek, köklerin ne zaman çıkarılacağını hesaplamak, tohumları ayırmak, zehirli maddeleri etkisiz hale getirmek, yiyeceği kurutmak ve kıt günler için saklamak uzun gözlem ve deneyim gerektirir. Bir bitkinin yalnızca adı değil; nerede yetiştiği, hangi bölümünün kullanıldığı, ne kadar kaynatılması gerektiği ve başka hangi bitkiyle birlikte zararlı hale gelebildiği de bilinmelidir. Bu, tek kişinin zihninde duran özel bir sır değil, kuşakların sınayıp düzelttiği ortak bir bilgi birikimidir. 

Farklı toplumlarda iş bölümü çevreye, yaşa, ihtiyaca ve kültüre göre değiştiği için kadınların her yerde yalnızca toplayıcı, erkeklerin her yerde yalnızca avcı olduğunu söylemek doğru değildir. Kadın avcıların varlığını gösteren arkeolojik bulgular da bu katı şemayı sarsmıştır. Yine de birçok avcı-toplayıcı toplulukta kadınların bitkisel kaynakların bulunması, işlenmesi ve paylaşılmasında önemli roller üstlendiği bilinir. Büyük avın heyecanı anlatıya daha kolay dönüşür; her gün tekrarlanan toplama, ayıklama ve hazırlama işi ise sıradan sayılır. Oysa insan topluluklarını yalnızca seyrek kazanılan büyük avlar değil, düzenli ve paylaşılabilir besin bilgisi de hayatta tuttu. Burada kadının merkeziliği, romantik bir yüceltmeden değil, yaşamın sürekliliğine yaptığı somut katkıdan doğar. Kadın avcıların varlığını gösteren bulgular da geçmişteki iş bölümünün tek biçimli olmadığını ortaya koymaktadır. 

Bitki bilgisi yalnızca beslenmeyi değil, yerleşmeyi de değiştirdi

İnsanların yabani bitkileri tanıması, tohumların davranışını gözlemesi, belirli türleri seçmesi ve yetişme alanlarını koruması, tarıma geçişin uzun hazırlık dönemini oluşturdu. Tarım tek bir sabah tek bir kişi tarafından icat edilmedi; farklı coğrafyalarda, farklı toplulukların yüzyıllara yayılan denemeleriyle gelişti. Bu nedenle “tarımı kadın icat etti” cümlesini kesinleşmiş bir arkeolojik hüküm gibi kurmak yerine, bitkilerle sürekli ilişki içinde olan kadınların bu dönüşümün önemli bilgi taşıyıcıları arasında bulunmasının güçlü bir ihtimal olduğunu söylemek daha sağlamdır. Hangi tohumun seçileceği, toprağın ne zaman işleneceği, ürünün nasıl saklanacağı ve besinin çocuklara nasıl uygun hale getirileceği, yalnızca üretim tekniği değil toplumsal örgütlenme bilgisidir. 

Öcalan’ın Neolitik toplumu kadın çevresinde yeniden düşünmeye açması tam burada önem kazanır. Onun anlatısı, tarihin başlangıcını kralın, rahibin ve askerin ortaya çıkışında değil; köyün, ortak üretimin, paylaşımın ve yaşamı çoğaltan bilginin kuruluşunda aramaya çağırır. Bu yaklaşım arkeolojinin yerine geçecek değişmez bir hüküm değildir; arkeolojik bulgulara hangi sorularla baktığımızı değiştiren bir düşünce alanıdır. Kadını tarihe sonradan eklemek yerine, toplumun kurulmasını mümkün kılan faaliyetlerin merkezinde aramak gerektiğini söyler.

Bakım, insan evriminin görünmeyen altyapısıdır

İnsan yavrusu uzun süre başkalarının yardımına ihtiyaç duyar. Beslenmesi, taşınması, tehlikeden korunması, dili öğrenmesi ve toplumsal ilişkilere katılması yıllar süren yoğun bir bakım gerektirir. Bu ağır yükün yalnızca anne tarafından karşılanması çoğu insan topluluğunda mümkün değildir; büyükanneler, kardeşler, akrabalar, erkekler ve topluluğun başka üyeleri de bakım ağlarına katılmıştır. Antropolojide ortak çocuk bakımı üzerine yapılan çalışmalar, insanın yalnızca rekabet eden değil, başkasının ihtiyacını okuyabilen ve sorumluluğu paylaşabilen bir canlı olarak gelişmesinde bu ağların önemine işaret eder. 

Kadınların doğum, emzirme ve erken bakım nedeniyle bu ilişkilerin merkezinde bulunması, onları yalnızca biyolojik bir işleve kapatmaz; aksine güven, karşılıklılık, sabır, dikkat ve iletişim gibi toplumsal yeteneklerin üretildiği yerde konumlandırır. Bir savaş kazanıldığında tarih kitabına tarih düşülür, fakat bir çocuğun yıllar boyunca yaşatılması, eğitilmesi ve topluluğun bir üyesi haline getirilmesi tek bir olay olmadığı için kayda geçmez. Yine de toplum, o görünmeyen süreklilik olmadan var olamaz. Bakımı özel alana ait değersiz bir kadın işi sayan erkek egemen bakış, insanlaşmanın temel koşullarından birini tarihin dışına itmiş olur. 

Dil yalnızca emirden değil, ilişkiden doğdu

Dilin kökeni hakkında kesin bir başlangıç anı bilmiyoruz ve dili kadınların ya da erkeklerin tek başına icat ettiğini söyleyemeyiz. Dil, insan topluluklarının uzun biyolojik ve kültürel gelişimi içinde oluştu. Fakat onun gelişmesini yalnızca av sırasında verilen komutlarla, savaş hazırlığıyla veya erkeklerin kamusal konuşmalarıyla açıklamak da yeterli değildir. Çocuğun sesine karşılık vermek, nesnelere ad vermek, tehlikeyi anlatmak, yiyeceğin yerini tarif etmek, akrabalık ilişkilerini öğretmek, duyguyu yatıştırmak, hikaye anlatmak ve ortak hafızayı canlı tutmak dilin gündelik ortamını oluşturur. 

Kadınların bakım ve çocuk yetiştirmedeki yoğun rolleri, onları bu sürekli iletişimin güçlü taşıyıcılarından biri yaptı. Ninni, tekrar, jest, yüz ifadesi, ses tonu ve karşılıklı dikkat de en az buyruğun açık cümlesi kadar insan iletişiminin parçasıdır. Devlet doğduktan sonra yazı vergi, mülkiyet, yasa ve yönetim için kullanılabildi; böylece kayıt altına alınan dil giderek iktidarın dili gibi görünmeye başladı. Oysa yazıdan çok önce sözlü kültür vardı ve sözlü kültür yalnızca büyük kahramanların destanlarından ibaret değildi. Bitkinin adı, doğum bilgisi, akrabalık bağı, mevsim işareti, yas ezgisi ve çocuklara anlatılan hikaye de dilin taşıdığı dünyaya dahildi. 

İyileştirme bilgisi hayatın içinde birikti

Modern tıptan önce insanlar yaraları temizlemeyi, ateşi düşürmeyi, doğuma yardım etmeyi, besinleri işlemeyi ve bazı bitkilerin etkilerini uzun denemeler yoluyla öğrendi. Bu bilginin önemli bir bölümü gündelik bakımın içinde geliştiği için kadınlar birçok toplumda şifacı, ebe ve bitki bilgisi taşıyıcısı olarak öne çıktı. Buradan geçmişte kullanılan her yöntemin etkili ve zararsız olduğu sonucu çıkarılamaz; deneyimsel bilgi de yanılabilir, değişebilir ve sınanmak zorundadır. Asıl önemli olan, iyileştirmenin kurumsal tıp ortaya çıkmadan çok önce toplumsal bir faaliyet olması ve bu faaliyetin çoğu zaman adı kayda geçmeyen insanlar tarafından sürdürülmesidir. 

Sarayın hekimi tarihte bir isim olarak kalabilirken köyde yüzlerce doğuma yardım eden ebe isimsiz kalır. Yazılı bilgi erkeklerin denetimindeki kurumlarda toplandıkça, kadınların sözlü ve uygulamalı bilgisi kimi zaman değersiz, kimi zaman tehlikeli, kimi zaman da el konulabilir bir ham madde gibi görüldü. Böylece bilgi yalnızca unutulmadı; onu üreten toplumsal özne de görünmezleştirildi.

Kadınlar yaşayan arşivin taşıyıcılarıydı

Devletin arşivi vergi borcunu, toprak sınırını, asker sayısını ve hükümdarın buyruğunu saklar. Toplumun yaşayan arşivi ise kimlerin akraba olduğunu, hangi mevsimde nereye gidileceğini, bir doğumda ne yapılacağını, hangi yemeğin nasıl hazırlanacağını, ölünün nasıl uğurlanacağını ve bir haksızlığın nasıl hatırlanacağını taşır. 

Bu hafıza yazılı olmak zorunda değildir; şarkıda, masalda, ağıtta, motifte, tarifte, bedensel uygulamada ve gündelik sözde yaşayabilir. Kadınlar çocuk yetiştirme, bakım, komşuluk, üretim ve kuşaklar arası ilişki içindeki konumları sayesinde bu aktarımın başlıca taşıyıcılarından oldu. Onların hafızası geçmişi olduğu gibi donduran bir depo değil, yeni koşullara göre yeniden kuran canlı bir bağdı. 

Tarih yalnızca resmi belgeyi güvenilir, sözlü ve gündelik aktarımı ikincil saydığında, devletin kendisi hakkında söylediklerini toplumun bütün geçmişi sanma tehlikesi doğar. Kadının sesi bu nedenle yalnızca eksik birkaç ismi tamamlamaz; neyin belge, neyin bilgi ve neyin tarih sayılacağını da değiştirir.

Savaş toplumun tamamı değil, kesintiye uğradığı andır

Savaşların tarih için önemli olmadığı söylenemez. Savaşlar nüfusları yerinden etmiş, toplulukları yıkmış, sınırları ve iktidar ilişkilerini değiştirmiştir. Sorun, savaşın ve devletin tarihin ana omurgası sayılmasıdır. Bir kentin kuşatılması birkaç ay sürmüş olabilir; o kenti besleyen üretim, çocukları büyüten bakım, yaraları iyileştiren bilgi ve hayatı yeniden kuran dayanışma ise kuşaklar boyunca sürmüştür. 

Tarih yalnızca yıkan gücü kaydederse kuran emeği görünmez kılar. Erkeklerin devlet, ordu, mülkiyet ve kamusal iktidardaki ayrıcalıklı konumu nedeniyle bu alanların kayıtları çoğunlukla erkek deneyimini insanlığın ortak deneyimi gibi sundu. Kadının yaptığı işler ise “doğal görevi” sayıldığı için emek, bilgi ve tarih olarak tanınmadı. Böylece erkek egemen düzen yalnızca kadınları kamusal alandan dışlamadı; geçmişin anlamını da kendi kurumlarına göre düzenledi. Hükümdarın hayatı tarih, toplumu yaşatan milyonlarca kadının hayatı ise arka plan kabul edildi.

Öcalan’ın açtığı alan: Tarihin merkezini değiştirmek

Öcalan, kadının özgürlüğünü toplumun özgürlüğünden ayrı bir başlık olarak ele almaz. Kadının tarih içinde konum kaybetmesiyle toplumun hiyerarşi, mülkiyet ve devlet karşısında özgürlük kaybetmesi arasında bağ kurar. 

Neolitik döneme, ana-kadın çevresinde gelişen toplumsallığa, ortaklaşmaya ve yaşam bilgisinin üretimine yönelmesi bu nedenle basit bir “geçmişte kadınlar daha güçlüydü” iddiasından daha geniş bir soru açar: Tarihi iktidarın yükselişinden değil, toplumsal yaşamın kuruluşundan başlatsaydık ne görürdük? Bu soruyla birlikte ekonomi yalnızca para ve pazar değil, yaşamın ihtiyaçlarını karşılama faaliyeti; bilgi yalnızca kurumların onayladığı yazılı birikim değil, toplumun deneyimi; özgürlük yalnızca devlet karşısındaki hukuki statü değil, kendi yaşamını ortaklaşa kurabilme gücü olarak yeniden düşünülür. 

Öcalan’ın açtığı alanın verimi de burada ortaya çıkar: Kadının kaybını özel bir cinsiyet meselesi olmaktan çıkarıp toplumun hafıza, üretim, ahlak, doğa ve özgürlük kaybıyla birlikte sorgulamaya imkan verir. 

Merkeze dönmek, yeni bir kenar yaratmak değildir

Kadını tarihin merkezine almak, bütün kadınların aynı deneyimi yaşadığını, bütün toplulukların kadınlar tarafından yönetildiğini veya erkeklerin insanlık tarihine katkıda bulunmadığını söylemek değildir. Merkezilik burada tek başına hükmetmek anlamına gelmez; hayatın kurulması ve sürdürülmesindeki belirleyici yeri gösterir. Amaç erkek merkezli bir tarihi ters çevirip bu kez kadın merkezli yeni bir dogma kurmak değil, eksik bırakılmış insanlık hikayesini bütünlemektir. 

Toplayıcılık, bitki bilgisi, bakım, iyileştirme, dil, çocuk yetiştirme ve toplumsal hafıza yan yana konulduğunda kadınların tarihin kıyısında bekleyen yardımcı figürler olmadığı görülür. Onlar toplumun kendisini her gün yeniden ürettiği alanların kurucu özneleriydi. Savaşlar sınırları değiştirmiş olabilir; fakat insanlığı bugüne getiren, hayatı her yıkımdan sonra yeniden kurma yeteneğidir. Bu yeteneğin tarihinde kadın bir dipnot değil, ana cümlelerden biridir.

Kadınları tarihin merkezinde görmek, erkekleri tarihin dışına itmek değildir. İnsanlığın yarısını geri çağırmak ve tarihin ne olduğunu yeniden sormaktır.


 

Yorumlar

Popüler Yayınlar