Bölüm - 20 Doğaya Tahakküm Topluma Tahakkümdür
Bölüm - 20 Doğaya Tahakküm Topluma Tahakkümdür
Ekolojik kriz artık gelecek kuşaklara bırakılmış uzak bir ihtimal olmaktan çıktı. Kuruyan dereler, genişleyen orman yangınları, uzayan sıcak hava dalgaları, düzensizleşen yağışlar, sel altında kalan kentler, kirlenen hava, azalan yeraltı suları ve verim kaybeden topraklar krizi gündelik yaşamın içine taşıdı. Dünya Meteoroloji Örgütünün 2026 yılında yayımladığı değerlendirmeler 2015 ile 2025 arasındaki dönemin kayıtlardaki en sıcak on bir yılı oluşturduğunu, 2025 yılının da sanayi öncesi ortalamanın yaklaşık 1,43 derece üzerinde gerçekleştiğini gösteriyor. Bu değişim yalnızca sıcaklık ölçümlerini etkilemiyor. Gıda üretimini, sağlığı, suya erişimi, yerleşimleri, çalışma koşullarını ve toplumsal güvenliği de dönüştürüyor.
Ekolojik krizi yalnızca atmosferdeki karbon miktarı, yanlış enerji seçimi veya bireysel tüketim üzerinden açıklamak tabloyu daraltır. Krizin derininde insan toplumunun kendisini doğanın dışında ve üzerinde gören uzun tarihsel yaklaşımı bulunur. Doğa yönetilecek, ölçülecek, bölünecek ve ekonomik değere çevrilecek nesneler toplamına dönüştürüldüğünde yaşamın ilişkisel yapısı görünmezleşir. Aynı yönetici akıl işçiyi iş gücüne, kadını bakım ve doğurganlık kapasitesine, yurttaşı nüfus birimine ve toprağı yatırım alanına çevirebilir. Doğa üzerindeki tahakküm ile toplum üzerindeki tahakküm aynı ilişki değildir. Buna karşılık ikisini birbirine yaklaştıran ortak yön, canlı olanı kendi iradesinden ve ilişkilerinden koparıp yönetilebilir nesneye dönüştüren zihniyettir.
Ekolojik Kriz Bir Uygarlık Sorunudur
Ekolojik kriz çoğu zaman teknik çözüm başlığı altında ele alınır. Fosil yakıtların yerini yenilenebilir enerji alır, fabrikaların emisyonu düşürülür, kentler elektrikli araçlara yönelir ve geri dönüşüm sistemleri geliştirilir. Bu adımlar yaşamsal değer taşır. Üretimin amacı, mülkiyet ilişkileri, tüketim kültürü ve karar gücü aynı kaldığında teknik iyileştirmeler krizin hızını azaltır, fakat onu üreten toplumsal mantığı dönüştürmez.
Kapitalist ekonomi sürekli sermaye birikimine dayanır. Şirketler rekabet içinde üretimi, pazarı ve karı büyütmeye yönelir. Bu büyüme sınırlı toprak, su, enerji ve canlılık üzerinde gerçekleşir. Sermayenin genişleme hızı ile doğanın kendini yenileme hızı arasındaki fark büyüdükçe ekolojik gerilim derinleşir.
Doğaya hükmetme düşüncesinin tarihi kapitalizmden daha eskidir. Büyük sulama sistemlerinin merkezi denetimi, savaş yoluyla toprağın ele geçirilmesi, madenlerin zorla işletilmesi ve ormanların devlet mülküne dönüştürülmesi eski devletli uygarlıklarda da görüldü. Kapitalist modernite bu eski ilişkileri fosil enerji, sanayi, küresel ticaret, finans ve ileri teknolojiyle dünya ölçeğine taşıdı.
Ekolojik kriz bu nedenle üretim tekniğinin ötesinde bir uygarlık sorunudur. Devleti, sınıfı, savaşı, erkek egemenliği ve sınırsız büyümeyi ilerlemenin doğal göstergeleri gibi sunan uzun tarihsel anlayışın bugünkü yoğunlaşmış biçimidir.
İnsan Doğanın İçindedir
İnsan doğadan kopuk bir varlık değildir. Soluduğumuz hava, içtiğimiz su, yediğimiz besin, bedenimizde yaşayan mikroorganizmalar ve toprağın ürettiği maddeler sürekli bir yaşam alışverişi oluşturur. İnsan bedeni doğadan alınmış maddelerin geçici örgütlenmesidir. Yaşam bu ilişkinin sürekliliğine dayanır.
Dil, kültür, teknoloji ve siyasal kurumlar insanı doğanın dışına çıkarmaz. İnsan bu yetenekleri doğanın içinde evrimleşmiş toplumsal bir canlı olarak geliştirmiştir. Doğayı korumak dışarıdaki güzel manzaraları korumak anlamına gelmez. Atmosferin dengesini, toprağın canlılığını, suyun temizliğini ve biyolojik çeşitliliği korumak insan toplumunun maddi yaşam koşullarını korumaktır.
Diğer canlıların değeri de yalnızca insan yararına indirgenemez. Her canlı evrimsel bir tarihin ve ekolojik ilişkinin parçasıdır. Ekolojik düşünce doğayı kusursuz uyum dünyası olarak da görmez. Doğada rekabet, ölüm, afet ve yok oluş bulunur. İnsan için belirleyici olan doğanın sınırlarını tanımak, karşılıklı bağımlılığı görmek ve kendi teknik gücünü bu gerçekliğin içinde kullanmaktır.
Nesneleştiren Akıl ve Yaşamın Parçalanması
İnsan doğayı anlamak için ölçer, sınıflandırır ve kavramlaştırır. Bilimsel düşüncenin gelişmesi bu yeteneklerle mümkün oldu. Sorun ölçmenin kendisinde değil, ölçülebilir olanın gerçekliğin tamamı gibi ele alınmasında başlar.
Bir nehrin debisi, enerji kapasitesi ve ekonomik getirisi hesaplanabilir. Nehir aynı zamanda balıkların yaşam alanı, yeraltı sularının besleyicisi, tarımın kaynağı, yerel kültürün parçası ve toplumsal hafızanın taşıyıcısıdır. Bir orman yalnızca ağaç sayısı değildir. Toprak, mantarlar, böcekler, kuşlar, memeliler, su ve mikroorganizmalar arasındaki ilişkilerden oluşan canlı bütündür.
Yönetici akıl bütünü parçalara ayırarak her parçayı ekonomik ve idari kategoriye dönüştürebilir. Orman ağaç stokuna, işçi çalışma saatine, kadın bakım kapasitesine, yurttaş kayıt numarasına indirgenebilir.
Ekoloji, evrimsel biyoloji ve sistem bilimleri ise yaşamın ilişki içinde anlaşılabileceğini gösterir. Canlı varlıkların özellikleri içinde bulundukları ağlardan bağımsız düşünülemez. Bilimin bu bütünsel yönü, doğayı yalnızca denetim ve kar amacıyla ele alan yaklaşımları aşabilecek güçlü bir düşünsel alan sağlar.
Krizin Sınıfsal Haritası
İklim değişikliği bütün insanlığı etkiler, fakat krizin oluşumuna herkes aynı ölçüde katkı sunmaz. Büyük enerji, sanayi, ulaşım ve yatırım kararları sıradan insanların doğrudan denetiminin dışında alınır. Yüksek gelirli ve yüksek tüketimli kesimlerin kaynak kullanımıyla temel ihtiyaçlarını karşılamaya çalışan yoksulların tüketimi aynı ölçekte değildir.
Ekolojik krizin sonuçları da eşit dağılmaz. Güvenli konut, sağlık hizmeti, sigorta, yeşil alan ve serinleme imkanına sahip kesimler aşırı hava olaylarına karşı daha korunaklıdır. Dere yataklarında, heyelan bölgelerinde, kötü yalıtılmış konutlarda ve yoğun trafik alanlarında yaşayan insanlar aynı tehlikeden daha ağır etkilenebilir.
Şiddetli yağmur meteorolojik olaydır. Selin hangi mahalleyi yıkacağı ise kent planlaması, altyapı, gelir dağılımı ve siyasal kararla ilgilidir.
Ekolojik adalet bu nedenle sınıf ilişkisinden ayrı düşünülemez. Temiz hava, güvenli su, sağlıklı konut ve yeşil alana erişim toplumsal bölüşümün parçalarıdır.
Su ve Demokratik Kamusallık
Su krizi yalnızca kuraklık anlamına gelmez. Miktar, kalite, erişim, dağıtım ve yönetim aynı sorunun farklı boyutlarını oluşturur. Bir bölgede yeterli su bulunabilir ve bu su kirlenmiş, yanlış dağıtılmış veya ekonomik gücü yüksek sektörlere öncelikli olarak ayrılmış olabilir.
Evdeki bireysel su kullanımı önemlidir. Tarımsal üretim, sanayi, madencilik ve enerji sistemlerinin su tüketimi ise çok daha geniş ölçeklerde gerçekleşebilir. Su politikası yalnızca yurttaşa tasarruf çağrısıyla kurulamaz. Hangi ürünün nerede yetiştirildiği, sanayinin ne kadar su kullandığı, madenciliğin havzaya etkisi ve su yönetiminin kimlerin kararında olduğu da aynı çerçevede ele alınmalıdır.
Su yaşamın temel koşuludur. Arıtılması, taşınması ve altyapısının korunması ekonomik maliyet taşır. Buna karşılık suya erişimin yalnızca ödeme gücüne bağlanması yaşam hakkını piyasa ilişkisine indirger. Merkezi devlet denetimi de tek başına demokratik kamusallık yaratmaz.
Gerçek kamusallık toplumun bilgiye erişimini, karar sürecine katılımını ve yöneticileri denetleme gücünü içerir. Havzaların yenilenme kapasitesini koruyan, temel insan ihtiyacını güvence altına alan ve yerel toplulukların karar hakkını tanıyan su yönetimi ekolojik demokrasinin temel alanlarından biridir.
Kadın Emeği ve Ekolojik Yük
Ekolojik kriz toplumsal cinsiyet ilişkilerinin dışında gelişmez. Su taşıma, yemek hazırlama, temizlik, çocukların ve hastaların bakımı birçok toplumda kadınların sorumluluğunda yoğunlaşmıştır. Su kaynağı uzaklaştığında veya pahalı hale geldiğinde bu işler için harcanan zaman büyür. Kadının eğitim, dinlenme, ücretli çalışma ve siyasal katılım zamanı daralabilir.
Kadınların su, gıda ve toprak konusunda geliştirdiği bilgi biyolojik bir yakınlığın sonucu değildir. Tarihsel iş bölümünün kadınlara yüklediği sorumlulukların içinde oluşmuş deneyimdir. Bu bilgi büyük değer taşır. Kadını sürekli bakım ve doğa koruma görevinin sahibi haline getirmek ise yeni bir eşitsizliğe yol açar.
Ekolojik toplum kadınların krizin yükünü yeniden taşıdığı bir düzen yerine bakımın ve yaşamı koruma sorumluluğunun bütün toplum tarafından paylaşıldığı bir ilişki kurar.
Kadın özgürlüğü ile ekolojik yaşamın buluştuğu yer de burada güç kazanır. Her ikisi canlı olanın ekonomik ve siyasal iktidar tarafından nesneye dönüştürülmesine karşı yaşamın özne değerini savunur.
Kent, Rant ve Yaşam
Kent doğanın karşıtı değildir. Kent de su, enerji, gıda, hava, toprak ve canlı sistemlere bağlı ekolojik yapıdır. Modern kent bu bağımlılığı görünmez hale getirebilir. Su musluktan, enerji prizden, yiyecek marketten geliyor gibi görünür. Bu kaynakların hangi havzadan, tarladan, ormandan veya madenden geldiği gündelik yaşamın dışında kalır.
Beton ve asfalt toprağın su emme kapasitesini azaltabilir. Dere yataklarının yapılaşmaya açılması, kıyıların doldurulması, tarım alanlarının ve ormanların imara dönüştürülmesi sel, heyelan ve sıcaklık etkisini artırabilir. Buna karşılık açık dere sistemleri, yeşil alanlar, toplu ulaşım, geçirgen zeminler, enerji verimli konutlar ve mahalle ölçeğinde kamusal hizmetler kentleri iklim koşullarına daha dayanıklı hale getirir.
Kentin sınıfsal yapısı da ekolojik riskleri dağıtır. Güvenli zemin, kaliteli konut ve yeşil alan yüksek gelirli kesimlerde yoğunlaşabilir. Dar gelirli insanlar sanayi bölgelerine, yoğun trafiğe veya afet riski yüksek alanlara itilebilir.
Kent hakkı ile doğa hakkı aynı kamusal yaşamın parçalarıdır. Ekolojik kent arsa değerini değil yaşam değerini, otomobili değil insanı, ayrıcalıklı mahalleyi değil bütün kentin ihtiyaçlarını merkeze alır.
Sağlık Ekolojik Bir İlişkidir
Hastalık çoğu zaman insan bedeninin içindeki sorun olarak ele alınır. Oysa sağlık çalışma, konut ve çevre koşullarıyla doğrudan bağlantılıdır. Kirli hava, aşırı sıcak, güvensiz su, kimyasal maddeler, yetersiz beslenme, kötü konut ve sürekli stres insan sağlığını belirleyen güçlü etkenlerdir.
İklim değişikliğinin kalp ve solunum hastalıkları, sıcaklığa bağlı ölüm, ruh sağlığı sorunları ve bazı bulaşıcı hastalıklar üzerindeki etkisi giderek daha görünür hale geliyor. Bu nedenle sağlık politikası yalnızca hastane ve ilaç üzerinden kurulamaz. Hava, su, ulaşım, konut, çalışma ortamı ve gıda sistemi de sağlık politikasının parçasıdır.
Çevresel zarar toplumsal olarak üretilirken sağlık sorumluluğunun tamamen bireyin üzerine bırakılması eşitsizliği görünmezleştirir. Kirli havaya maruz kalan insana yalnızca sağlıklı yaşaması tavsiye edildiğinde havayı kirleten üretim ilişkisi arka plana düşer.
Ekolojik sağlık insanın yaşam koşullarını sağlığın ayrılmaz parçası kabul eder.
Gıda, Toprak ve Üretici
Tarım insanın doğayla en doğrudan üretim ilişkilerinden biridir. Endüstriyel tarım toprağı canlı ekosistem yerine üretim yüzeyine dönüştürebilir. Tek tip ürün, yoğun kimyasal kullanım, yüksek su tüketimi ve uzun tedarik zincirleri gıda sistemini kırılgan hale getirir.
Küçük üretici tohum, gübre, enerji, kredi ve pazar üzerinden büyük şirketlere bağımlılaşabilir. Tüketici düşük fiyat isterken üretici gelir baskısı yaşar. Çiftçi ayakta kalabilmek için toprağı daha yoğun kullanmaya yönelir. Gıda şirketleri ve büyük market zincirleri üretici ile tüketici arasındaki değerin önemli bölümünü kontrol edebilir.
Ekolojik tarım yalnızca kimyasal girdiyi azaltmaktan ibaret değildir. Tohum, su, toprak, emek ve pazar ilişkisinin demokratik biçimde yeniden kurulmasını gerektirir. Çiftçinin yaşamını güvenceye almayan, tarım işçisinin sağlığını korumayan ve toprağın canlılığını geleceğe taşımayan üretim ekolojik bir düzen oluşturmaz.
Toprağı korumak ile üreticiyi korumak aynı mücadelenin iki yönüdür.
Maden, Enerji ve Kalkınma
Maden, enerji ve büyük altyapı projeleri sıklıkla kalkınma, istihdam ve milli çıkar söylemleriyle savunulur. İnsanların işe, enerjiye, ulaşıma ve güvenli konuta ihtiyacı vardır. Bu ihtiyaçlar gerçek toplumsal ihtiyaçlardır.
Kalkınmanın toplumsal niteliği ise elde edilen gelir kadar ortaya çıkan ekolojik ve sosyal sonuçlarla ölçülmelidir. Bir yatırım bölgenin suyunu, toprağını, tarımını ve sağlığını zayıflatırken gelir başka merkezlerde yoğunlaşıyorsa kalkınmanın toplumsal içeriği tartışmalı hale gelir.
Ekolojik değerlendirme yatırımın ne kadar gelir getirdiğinin yanında hangi işleri yarattığını, ne kadar sürdüğünü, ekolojik bedelin kim tarafından taşındığını ve kararın kimlerle birlikte alındığını da dikkate alır.
Emek ile doğayı karşı karşıya getiren tercih toplumu dar bir ikiliğe iter. İşçinin güvenceli istihdamı ile doğanın korunmasını birlikte sağlayan üretim biçimleri kurmak demokratik ekonomi politikasının görevidir.
Yeşil Dönüşüm ve Adalet
Fosil yakıtlardan çıkış ve yenilenebilir enerjiye yönelmek yaşamsal önem taşır. Güneş, rüzgar, batarya ve elektrikli ulaşım sistemleri de maden, arazi, enerji ve altyapı gerektirir.
Enerji kaynağının değişmesi, mülkiyet ve karar ilişkilerini kendiliğinden dönüştürmez. Yenilenebilir enerji yatırımları yerel toplumların iradesini dışlıyor, su ve toprak üzerinde ağır baskı yaratıyor ve ekonomik kazancı küçük bir şirket grubunda topluyorsa eski merkezileşme yeni teknolojiyle devam eder.
Ekolojik dönüşüm enerji arzının yanında toplam enerji ihtiyacını, ulaşım sistemini, kent yapısını ve tüketim kalıplarını da dönüştürür. Bütün otomobilleri elektrikli hale getirmek ile otomobile bağımlı kenti toplu ulaşım, yürüme ve yakın yaşam çevreleriyle yeniden kurmak aynı yaklaşım değildir.
Yeşil teknoloji toplumsal demokrasiyle birleştiğinde özgürleştirici güç kazanır.
Ekolojik Demokrasi
Ekolojik kriz aynı zamanda demokrasi krizidir. Doğa talanının yoğun olduğu yerlerde karar süreçleri çoğu zaman dar kurumlarda yürütülür. Projeler hazırlanır, ruhsatlar verilir ve bölgede yaşayan insanların rolü sonradan bilgilendirilen nüfus düzeyinde kalabilir.
Bir madenin teknik olarak işletilebilir olup olmadığını uzmanlar inceleyebilir. Bir dağın, derenin veya köy yaşamının hangi toplumsal amaç için dönüştürüleceği ise yalnızca teknik hesapla belirlenemez. Bu karar doğrudan orada yaşayan toplumun, farklı bilim alanlarının ve kamusal tartışmanın konusudur.
Ekolojik demokrasi halkın tamamlanmış projeye yalnızca itiraz etmesinden daha geniştir. Projenin gerekliliği, alternatifleri, ölçeği ve bölgenin geleceği en baştan toplumsal karar sürecine açılır.
Yerel karar da tek başına yeterli ölçü değildir. Temel haklar, bilimsel bilgi, kadınların bağımsız iradesi ve ekolojik sınırlar demokratik kararın ortak çerçevesini oluşturur. Nehir havzaları, iklim ve biyolojik çeşitlilik idari sınırları aştığı için üst ölçekli koordinasyon da gerekir. Bu kurumların görevi yerel iradenin yerine geçmek değil, ortak kararları koordine etmektir.
Doğa ve Toplum Üzerindeki Tahakkümün Ortak Dili
Doğaya ve topluma yönelik tahakküm biçimleri farklı tarihsel yapılara sahiptir. Sınıf, erkek egemenlik, devlet ve ekolojik tahakküm tek nedene indirgenemez. Buna rağmen birbirlerini güçlendiren ortak bir yönetim dili geliştirebilirler.
Dağ maden rezervi, işçi üretim maliyeti, kadın bakım kaynağı ve halk yönetilecek nüfus olarak görüldüğünde canlı özneler karar süreçlerinin dışına çıkar. Merkez neyin değerli, neyin kullanılabilir ve neyin feda edilebilir olduğunu belirler.
Doğa üzerindeki sahiplik düşüncesi ile toplum içindeki sahiplik ilişkileri tarih boyunca birbirini besleyebilir. Toprak, hayvan, kadın ve emek aynı mülkiyet dili içinde denetim nesnesine çevrilebilir.
Doğayla ilişkiyi dönüştürmek toplumsal özgürleşmenin de parçasıdır. İnsan kendi yaşam zeminiyle kurduğu ilişkiyi tahakkümden karşılıklı bağımlılığa taşıdığında toplumsal ilişkiler için de farklı bir değer dünyası oluşturur.
Öcalan'ın Açtığı Alanda Ekoloji
Öcalan'ın düşünsel alanında ekolojik kriz yalnızca modern sanayinin çevresel etkisi olarak ele alınmaz. Doğal toplumun canlı doğa anlayışından uzaklaşma, kadın çevresindeki toplumsallığın aşınması, savaşçı erkekliğin yükselmesi ve devletli uygarlığın merkezileşmesi aynı uzun tarihsel dönüşüm içinde değerlendirilir.
Bu yaklaşımda kadın, toplum ve doğa üzerinde yoğunlaşan hiyerarşi aynı uygarlık zihniyetinin farklı alanları olarak okunur. Devlet, savaş ve iktidar kültürünün gelişimi doğanın tahribiyle birlikte ilerleyen bir tarihsel yön kazanır.
Ekolojik kriz böylece yalnızca karbondioksit ölçümünün konusu olmaktan çıkar. Toplumun doğayla, kadınla, emekle ve kendi demokratik iradesiyle nasıl ilişki kurduğuna bağlanır.
Ekolojik toplum düşüncesi de yalnızca daha temiz enerji önerisi sunmaz. Üretimin amacını, mülkiyeti, karar süreçlerini ve yaşam değerlerini yeniden düzenlemeye yönelir.
Sınıf Mücadelesi ve Ekolojik Adalet
Ekolojik mücadele sınıf mücadelesine sonradan eklenmiş başlık değildir. Üretimin nerede, hangi amaçla, hangi yöntemle ve kimin kararıyla yapılacağı doğrudan sınıfsal bir konudur.
Maden işçiye gelir sağlayabilir ve aynı proje bölgenin suyuna zarar verebilir. İşçi ile köylü karşı karşıya getirildiğinde kazanç sermayeye ve merkezi karar yapısına kalabilir. Adil dönüşüm bu karşıtlığı aşmayı hedefler. İşçiye güvenceli geçiş, bölgeye yeni üretim imkanları, topluma karar hakkı ve doğaya korunma alanı yaratır.
Ekolojik dönüşüm emekçinin gelirini ve yaşam güvenliğini koruyarak ilerlediğinde sınıfsal adaletle birleşir. Doğa ile emek birbirinin rakibi değildir. Her ikisi de kısa vadeli kar mantığı içinde tüketilebilir kaynak olarak görülebilir.
İşçinin bedenini ve doğanın yenilenme kapasitesini birlikte koruyan üretim biçimi toplumsal özgürlüğün önemli ölçülerinden biridir.
Doğanın Yenilenme Sınırı
İnsan üretmeden yaşayamaz. Toprağı işler, su kullanır, enerji üretir ve barınak kurar. Ekolojik toplum doğaya hiç dokunmayan toplum değildir. İnsan müdahalesini doğanın yenilenme kapasitesiyle uyumlu hale getiren toplumdur.
Ormandan ürün alınabilir ve orman ekosisteminin devamı korunabilir. Su kullanılabilir ve havzanın kendisini yenilemesine imkan bırakılabilir. Tarım yapılabilir ve toprağın canlılığı gelecek kuşaklara aktarılabilir.
Doğal sistemlerin uyum kapasitesi insan müdahalesinin hızını ve ölçeğini belirleyen gerçek sınırlar oluşturur. Bu sınırlar kısa vadeli piyasa kazancıyla veya merkezi yönetimin büyüme hedefiyle belirlenemez. Bilimsel bilgi, yerel deneyim ve demokratik karar birlikte çalışmalıdır.
Doğanın kendini yenileme kapasitesine saygı, ekolojik ekonominin temel ilkelerinden biridir.
Yeni İlerleme Ölçüsü
Kapitalist modernite ilerlemeyi büyüyen ekonomi, artan üretim ve yükselen enerji tüketimi üzerinden ölçer. Bu göstergeler toplumun yaşam niteliğini tek başına anlatmaz.
Bir ekonomi orman kesimi, maden üretimi, hastalık harcamaları ve afet sonrası yeniden inşayla büyüyebilir. Aynı dönemde insanların sağlığı bozulabilir, çalışma süresi artabilir ve yaşam alanları daralabilir.
Yeni ilerleme anlayışı üretimin miktarının yanında yaşam üzerindeki etkisine bakar. Sağlıklı yaşam süresi, temiz suya erişim, güvenli barınma, zaman eşitliği, kadın özgürlüğü, demokratik katılım, ekosistemlerin durumu ve gelecek kuşakların imkanları aynı değerlendirme içinde yer alır.
İlerleme daha fazla eşya sahibi olmakla sınırlı değildir. Daha özgür, sağlıklı, güvenli ve anlamlı bir yaşam kurabilmektir.
Yaşamın Ortak Zemini
İnsan doğanın efendisi değildir. Doğanın içinde yaşayan ve bütün toplumsal üretimini onun maddi koşulları üzerinde kuran bir canlıdır. Toprak, su, hava ve ekosistemler zarar gördüğünde toplumun yaşam zemini de zarar görür.
İklim krizi enerji, üretim ve sınıf ilişkileriyle bağlantılıdır. Su krizi dağıtım, mülkiyet ve demokrasiyle bağlantılıdır. Kentleşme arsa, barınma ve sınıfsal eşitsizlikle bağlantılıdır. Sağlık hava, su, gıda, çalışma ve konutla bağlantılıdır. Kadınların ekolojik kriz karşısındaki ağır yükü erkek egemen iş bölümüyle bağlantılıdır. Doğa talanı özel sermayenin yanında toplumun karar hakkını tanımayan merkezi yönetim anlayışıyla da bağlantılıdır.
Doğaya tahakküm ile topluma tahakküm arasındaki ortak çizgi yaşamın özne olmaktan çıkarılıp yönetilebilir nesneye dönüştürülmesidir.
Ekolojik toplum bu çizgiyi tersine çevirir. Doğayı hammadde deposu yerine yaşamın ortak zemini, emekçiyi üretim maliyeti yerine karar sahibi insan, kadını bakım kaynağı yerine özgür özne, halkı yönetilecek nüfus yerine kendi yaşamını kuran toplum olarak görür.
Doğayı özgürleştirmek diye ayrı bir alan yoktur. Doğayla kurulan ilişkiyi özgürleştirmek, toplumun kendisiyle kurduğu ilişkiyi de dönüştürür.
Doğaya tahakküm topluma tahakkümdür. Ekolojik özgürlük de demokratik özgürlüğün ayrılmaz parçasıdır.
Yorumlar
Yorum Gönder
Eleştiri ve tartışmaya açığım. Hakaret, tehdit, ayrımcılık ve reklam içeren yorumlar yayımlanmaz.