Bölüm - 10 Aile, Soy, Miras ve NamusRehberliğinde Öcalan'ı Yeniden Okumak


Bölüm - 10 
Aile, Soy, Miras ve Namus

Sevginin içine yerleşen iktidarı görmek

Aile, insanın dünyaya geldiği, bakım gördüğü, dil öğrendiği, sevgiyle tanıştığı ve kendisini güvende hissettiği ilk toplumsal alan olabilir. Hastalıkta dayanışma, yaşlılıkta bakım, çocuklukta korunma ve zor zamanlarda destek çoğu kez aile ilişkileri içinde örgütlenir. Bu nedenle aileyi yalnızca baskı ve sömürü kurumu olarak anlatmak, insanların yaşadığı gerçek yakınlıkları ve dayanışmayı görmezden gelmek olur.

Fakat aile yalnızca sevginin bulunduğu bir yer değildir. Aynı zamanda emeğin bölüşüldüğü, cinselliğin düzenlendiği, çocukların belirli bir soya yazıldığı, mülkiyetin aktarıldığı, kadınla erkeğe farklı görevlerin verildiği ve itaat alışkanlıklarının öğretildiği tarihsel bir kurumdur. Aile içinde kimin karar verdiği, kimin para kazandığı, kimin bakım yaptığı, kimin miras aldığı ve kimin bedeni üzerinde söz sahibi olduğu toplumsal iktidar ilişkilerinden bağımsız değildir.

Feminist antropolojinin önemli katkılarından biri, evin içini siyasetin dışındaki doğal bir alan olarak görmekten vazgeçmesidir. Akrabalık ve aile ilişkileri yalnızca özel hayatı değil, ekonomi, siyaset, mülkiyet, bakım ve toplumsal cinsiyet düzenini de biçimlendirir. Aile hem yakınlığın hem hiyerarşinin, hem dayanışmanın hem eşitsizliğin üretilebildiği çelişkili bir alandır.

Bu nedenle aileyi tartışmak aile düşmanlığı değildir. Asıl mesele, sevgi ile mülkiyeti, bakım ile zorunluluğu, bağlılık ile itaati, koruma ile denetimi birbirinden ayırabilmektir. Bir kurumun içinde sevgi bulunması, o kurumda iktidar ilişkilerinin bulunmadığı anlamına gelmez. Tam tersine iktidar bazen en güçlü biçimini, sevginin ve fedakarlığın dili içine yerleştiğinde kazanır.

Tek Bir Doğal Aile Biçimi Yoktur

Bugün birçok insan anne, baba ve çocuklardan oluşan çekirdek aileyi insanlığın başlangıcından beri var olan doğal düzen gibi düşünür. Oysa tarih ve antropoloji çok farklı akrabalık ve birlikte yaşama biçimlerinin bulunduğunu gösterir. Soyun anne üzerinden izlendiği topluluklar, soyun baba üzerinden izlendiği topluluklar, geniş aileler, klanlar, ortak bakım düzenleri, birden fazla kuşağın birlikte yaşadığı haneler ve çocukların biyolojik anne babaları dışında geniş bir akraba topluluğu tarafından yetiştirildiği örnekler vardır.

Soyun anne tarafından izlenmesi kadının toplumu yönettiği anlamına gelmez. Ana soylu bir toplumda da erkekler önemli siyasi veya dinsel yetkilere sahip olabilir. Benzer biçimde baba soyluluk da her yerde aynı erkek egemen düzeni yaratmaz. Ancak soyun hangi çizgi üzerinden kurulduğu; çocuğun hangi topluluğa ait sayılacağını, malın kimlere aktarılacağını, evlilikten sonra kimin nereye taşınacağını ve insanların kimlerden destek alacağını etkiler.

Güncel karşılaştırmalı araştırmalar, ana soylu sistemlerde toprak ve taşınabilir malların anne soyundan aktarılmasının yaygın olabildiğini gösteriyor. Başka tarihsel ve bölgesel örneklerde ise baba soylu düzenlerde kadınların toprağa erişiminin eşleri veya eşlerinin akrabaları üzerinden kurulabildiği görülüyor. Bu çeşitlilik, bugünkü aile ve miras biçimlerinin biyolojinin zorunlu sonucu değil, tarihsel kurumlar olduğunu gösterir.

Aile biçimlerinin farklı olması, her aile düzeninin eşitlikçi olduğu anlamına gelmez. Ana soyluluk kadın özgürlüğünü otomatik olarak yaratmadığı gibi çekirdek aile de zorunlu olarak baskıcı değildir. Belirleyici soru şudur: İnsanlar aile içinde hangi haklara sahiptir, emek nasıl paylaşılır, kararları kim verir, mülkiyet kimin elindedir ve bireyler istemedikleri ilişkilerden özgürce ayrılabilir mi?

Soy Biyolojik Bir Gerçekten Fazlasıdır

Çocuğun biyolojik olarak kimden doğduğu gözlemlenebilir bir gerçektir. Fakat çocuğun hangi soya ait kabul edileceği, hangi soyadını taşıyacağı, kimlerin mirasçısı olacağı ve hangi topluluğun üyesi sayılacağı toplumsal kararlardır. Soy, biyolojik bağların toplum tarafından sınıflandırılması ve siyasi bir düzene dönüştürülmesidir.

Bütün biyolojik akrabalar aynı ölçüde önemli kabul edilmez. Bazı toplumlarda annenin kardeşleri önemliyken başka toplumlarda babanın erkek kardeşleri ön plana çıkar. Bazı akrabalık bağları miras hakkı doğurur, bazıları doğurmaz. Bazı çocuklar meşru, bazıları gayrimeşru sayılmış; evlilik içinde doğan çocukla evlilik dışında doğan çocuk arasında hukuki ve ahlaki ayrımlar kurulmuştur.

Bu ayrımlar doğanın kendisinden çıkmaz. Soyun devamı denilen şey, gerçekte mülkiyetin, ismin, toplumsal konumun ve siyasi gücün devamıdır. “Ailenin adı sürsün” düşüncesi çoğu zaman yalnızca duygusal bir kuşak bağı değildir. Mülkün, unvanın, işyerinin, toprağın veya hanedanın belirli bir çizgide kalması isteğini de taşır.

Soy baba üzerinden kurulduğunda kadının doğurduğu çocuk erkeğin soyuna yazılır. Kadın çocuğu bedeninde taşır, doğurur, emzirir ve bakımını üstlenir; fakat çocuk toplumsal olarak babanın adının ve ailesinin devamı sayılabilir. Böylece yaşamı üreten kadının emeği görünmezleşirken soyun sahibi erkek gibi kabul edilir.

Bu düzen, erkeğin babalığından emin olma kaygısını da büyütür. Mülkiyet belirli bir erkek çizgisinden aktarılacaksa, çocuğun o çizgiye ait olduğunun güvence altına alınması gerekir. Kadının cinselliğinin denetlenmesi, bu nedenle yalnızca ahlaki bir mesele olarak kalmaz; soy ve miras düzeninin maddi ihtiyacına dönüşür.

Kadının Yer Değiştirmesi, Soyun Sabitlenmesi

Birçok baba soylu ve baba yerleşimli düzende evlenen kadın kendi ailesinden ayrılarak erkeğin ailesinin yaşadığı yere gider. Erkek kendi akrabalarının, toprağının ve toplumsal destek ağının içinde kalırken kadın yeni bir haneye yabancı olarak girer.

Bu yer değiştirme yalnızca coğrafi değildir. Kadın çocukluk bağlarından, dayanışma çevresinden ve kimi zaman kendi mülkiyet haklarından uzaklaşabilir. Yeni hanede konumu eşine ve eşinin ailesine bağlı hale gelebilir. Çocukları da kendi soyuna değil erkeğin soyuna yazılır.

Avrupa’daki bazı erken tarım topluluklarından elde edilen genetik ve izotop verileri, erkeklerin doğdukları bölgede kalırken kadınların evlilik benzeri ilişkilerle başka topluluklara taşındığı örneklerin bulunduğunu düşündürüyor. Araştırmacılar bu örüntünün baba yerleşimli ve baba soylu yapıların gelişmesini destekleyebileceğini, ancak ilişkinin mekanik ve her toplum için geçerli bir yasa gibi okunmaması gerektiğini özellikle vurguluyor.

Kadının başka bir haneye gitmesi tek başına tahakküm yaratmaz. Fakat yer değiştirme; mülkiyetten dışlanma, çocuklar üzerindeki hakkın zayıflaması, ekonomik bağımlılık ve erkek ailesinin denetimiyle birleştiğinde ciddi bir güç eşitsizliği üretir.

Bu düzende kadın, iki aile arasındaki bağın kurucusu olduğu halde iki aileden de tam hak sahibi olamayabilir. Doğduğu evde “nasıl olsa gidecek” denilerek mirastan dışlanabilir; evlendiği evde ise “sonradan gelmiş” sayılarak mülkiyet ve karar hakkından uzak tutulabilir.

Evlilik Yalnızca İki Kişinin Birliği Değildir

Modern sevgi anlayışı evliliği iki bireyin özgür iradesiyle kurduğu duygusal birlik olarak sunar. Fakat tarih boyunca evlilik çoğu zaman aileler, soylar, aşiretler, köyler, sınıflar ve devletler arasında kurulan ekonomik ve siyasi bir bağ olmuştur.

Evlilik yoluyla topraklar birleşmiş, savaşlar sona erdirilmiş, ittifaklar kurulmuş, mirasın yönü belirlenmiş ve emek gücü haneler arasında aktarılmıştır. Yönetici sınıflarda hanedan evlilikleri doğrudan siyasi araç olarak kullanılmıştır. Yoksul topluluklarda ise evlilik, hanelerin üretim ve bakım kapasitesini düzenleyen ekonomik bir birlik işlevi görebilmiştir.

Bu ilişkiler içinde kadın çoğu zaman karar veren özne olmaktan çok aileler arasında dolaşıma sokulan kişi haline getirilmiştir. Kadının kiminle evleneceğine baba, erkek kardeşler, aşiret büyükleri veya başka otoriteler karar verebilmiştir. Evlilik iki insanın yakınlığından önce aile düzeninin sürekliliğine hizmet etmiştir.

Başlık parası, çeyiz ve evlilik armağanları her toplumda aynı anlama gelmez. Bunları tek başına kadının satılması olarak açıklamak basitleştirici olabilir. Bazı örneklerde bu aktarımlar iki hane arasında karşılıklı sorumluluk kurabilir veya kadına belirli bir ekonomik güvence sağlayabilir. Fakat evlilik ödemesi erkeğin kadın üzerinde hak satın aldığı düşüncesine dönüştüğünde ilişki açık bir sahiplik biçimi kazanır.

“Parasını verdim”, “Bu eve gelin geldi”, “Artık bizim ailemizin kadınıdır” gibi anlayışlar, evliliği karşılıklı iradeden çıkararak mülkiyet ilişkisine yaklaştırır. Eş olma hali, erkeğin kadının emeği, cinselliği, doğurganlığı ve hareketleri üzerinde hak sahibi olduğu biçiminde yorumlanabilir.

Kadının evlilikten ayrılmak istemesi bu nedenle yalnızca ilişkinin bitmesi sayılmaz. Bir ailenin emeğini, çocuklarını, namusunu ve toplumsal saygınlığını kaybetmesi gibi algılanabilir. Kadının boşanma veya ayrılma hakkı, erkek egemen aile düzeninin en sert direniş gösterdiği alanlardan biridir.

Miras: Ölümden Sonra Devam Eden İktidar

Miras, bir insanın ölümünden sonra mallarının kimlere kalacağını düzenler. Fakat miras yalnızca ekonomik bir paylaşım değildir. Toplumsal gücün, sınıfsal konumun ve bağımlılık ilişkilerinin kuşaktan kuşağa aktarılmasıdır.

Bir toplumda toprak, ev, hayvan, işyeri ve sermaye ağırlıklı olarak erkeklere kalıyorsa erkekler yalnızca daha zengin olmaz. Karar verme, borçlanma, üretimi yönetme, evlilik koşullarını belirleme ve aile üzerinde denetim kurma gücünü de ellerinde toplar.

Kadının mirastan dışlanması çoğu zaman “Nasıl olsa evlenince kocasının malından yararlanacak” düşüncesiyle savunulur. Böylece kadın doğduğu ailedeki hakkını kaybeder ve ekonomik güvenliği eşine bağlanır. Evlilik sürerken dolaylı biçimde yararlandığı mülk üzerinde doğrudan karar hakkı bulunmayabilir. Boşanma, terk edilme veya eşin ölümü durumunda kadın barınma ve geçim güvencesini kaybedebilir.

Kadına çeyiz verilmesi de kimi zaman miras payının yerine geçirilir. Fakat çeyiz çoğu zaman taşınmaz mülk, üretim aracı veya sürekli gelir sağlayan servetle aynı ekonomik gücü oluşturmaz. Erkek toprağı, evi veya işletmeyi alırken kadın evlilikte kullanılacak eşya alabilir. Görünürde ikisine de pay verilmiştir; gerçekte üretim ve karar gücü erkek çizgisinde kalmıştır.

Birleşmiş Milletler insan hakları kurumları, mülkiyet ve mirasta eşitsizliğin kadınların barınma, ekonomik bağımsızlık ve şiddet içeren ilişkilerden ayrılma imkanlarını sınırlandırdığını uzun süredir vurguluyor. Yasal eşitlik tanınsa bile geleneksel uygulamalar, aile baskısı ve adalete erişim sorunları kadınların haklarını kullanmasını engelleyebiliyor.

Miras sistemi aynı zamanda sınıflı toplumun yeniden üretim araçlarından biridir. Yoksul bir ailenin çocukları yoksulluğu, zengin bir ailenin çocukları serveti devralır. Aile, toplumsal eşitsizliklerin yalnızca yaşandığı değil, kuşaktan kuşağa aktarıldığı kuruma dönüşür.

Bu nedenle miras sorununu yalnızca kadınla erkek arasındaki paylaşım olarak ele almak yetmez. Miras, hem cinsiyet eşitsizliğini hem sınıfsal eşitsizliği sürdürür. Kadınların erkeklerle eşit miras alması gerekli bir adımdır; fakat büyük servetlerin aileler içinde sınırsız biçimde aktarılması toplumdaki sınıf uçurumlarını yine koruyabilir.

Mülkiyet Aileyi Nasıl Değiştirdi?

Ortaklaşa kullanılan toprak, ürün, hayvan ve araçların özel ya da haneye ait mülkiyete dönüşmesi aile ilişkilerinin anlamını değiştirdi. Aile yalnızca insanların birlikte yaşadığı topluluk olmaktan çıkarak mülkün korunacağı ve aktarılacağı bir birime dönüştü.

Mülkiyet büyüdükçe soyun belirlenmesi önem kazandı. Kimin gerçek mirasçı olduğu sorusu, kadının cinselliği üzerindeki denetimi güçlendirdi. Kadının başka bir erkekle ilişki kurması yalnızca eşler arasındaki güven sorunu olarak değil, mülkiyet çizgisinin karışması olarak görüldü.

Bu nedenle kadın sadakati ile erkek sadakati aynı biçimde değerlendirilmedi. Erkeğin evlilik dışı ilişkisi ahlaki olarak eleştirilse bile soyun yönünü değiştirmeyebilir. Kadının ilişkisi ise başka bir erkeğin çocuğunun aile mülküne mirasçı olabileceği kaygısını doğurur. Çifte cinsel ahlakın maddi temellerinden biri burada bulunur.

Tek eşlilik de bu bağlamda eşit uygulanmamıştır. Kadından kesin sadakat beklenirken erkeklerin çok eşliliği, cariyeliği, metres ilişkileri veya genelevler yoluyla farklı cinsel imkanlara sahip olması toplumsal olarak daha kolay kabul edilmiştir. Kadın için tek eşlilik denetim, erkek için ise soyun güvenceye alınması işlevi görebilmiştir.

Bu, sevgiye dayalı tek eşli ilişkilerin değersiz olduğu anlamına gelmez. Sorun tek eşlilik değil, tek eşliliğin kadın için zorunlu itaat ve erkeğin mülkiyet hakkı olarak düzenlenmesidir. Özgür birliktelik, tarafların korkmadan ilişki kurabildiği ve yine korkmadan ilişkiden ayrılabildiği durumda mümkündür.

Namus Kimin Onurudur?

Namus sözcüğü dürüstlük, sözünde durma, başkasının hakkına saygı gösterme ve ahlaki bütünlük gibi geniş anlamlar taşıyabilir. Fakat erkek egemen toplumda namus giderek kadınların cinsel davranışlarına indirgenmiştir.

Bir erkeğin hırsızlık yapması, yalan söylemesi, emek sömürmesi, rüşvet alması veya şiddet uygulaması her zaman namussuzluk olarak görülmeyebilir. Fakat ailesindeki bir kadının istediği kişiyle ilişki kurması, boşanması, gece dışarı çıkması veya toplumun belirlediği giyim kurallarına uymaması erkeğin namusunun zedelenmesi sayılabilir.

Bu daralma tesadüf değildir. Namus, kadının bedeni üzerinden soyun ve mülkiyetin korunmasını sağlayan ahlaki dile dönüşmüştür. Kadının cinselliği kendisine ait bir yaşam alanı olmaktan çıkarılarak babanın, kocanın, ailenin ve topluluğun ortak malı gibi değerlendirilir.

Burada erkeğin namusu kendi davranışlarına değil, kadın üzerindeki denetim gücüne bağlanır. Kadını kontrol edebilen erkek güçlü ve saygın, kontrol edemeyen erkek zayıf ve aşağılanmış kabul edilir. Böylece erkek üzerinde de toplumsal baskı kurulur: Kadını cezalandırmazsa erkekliğini ve saygınlığını kaybedeceği söylenir.

Namus düzeni yalnızca erkeklerin kadınlara uyguladığı bireysel baskıyla sürmez. Kadınlar da bu düzenin taşıyıcısı haline getirilebilir. Anneler kızlarını, kaynanalar gelinlerini, kadın akrabalar birbirlerini denetleyebilir. Bu durum erkek egemenliğin kadınlar tarafından yaratıldığı anlamına gelmez. İktidar düzenlerinin, ezilenlerin davranışlarına da yerleşebildiğini gösterir.

Kadının toplum tarafından kabul görebilmesi için başka kadınları denetlemesi gerekebilir. Kendi kızını sıkı biçimde kontrol eden anne, hem aile baskısından korunmaya hem de kızının şiddete uğramasını engellemeye çalışıyor olabilir. Böylece koruma ile tahakküm aynı davranışın içinde birleşir.

Namus Bireysel Değil, Kolektif Bir Gözetim Düzenidir

Kadın üzerindeki namus denetimi yalnızca babanın veya kocanın gözetiminden ibaret değildir. Akrabalar, komşular, mahalle, dini otoriteler ve yerel topluluklar bu denetime katılabilir.

Kadının kiminle konuştuğu, nerede bulunduğu, nasıl giyindiği, ne zaman eve döndüğü ve sosyal medyada ne paylaştığı sürekli izlenebilir. Söylenti, dedikodu ve ayıplama namus düzeninin düşük yoğunluklu ceza araçlarıdır.

Bu gözetim sisteminin gücü, herkesin birbirini denetlemesinden gelir. Ortada açık bir yasak bulunmasa bile kadın davranışlarının sonuçlarını önceden hesaplamak zorunda kalır. Ailesine zarar geleceği, hakkında konuşulacağı veya şiddete uğrayacağı korkusuyla kendi hayatını sınırlar.

Böylece dışarıdaki denetim insanın içine yerleşir. Kadın yalnızca izlendiği için değil, her an izlenebileceğini düşündüğü için davranışlarını değiştirir. Erkek egemen düzen en yüksek başarısına, kadın kendi hareketlerini denetlemek zorunda kaldığında ulaşır.

Namus kavramı erkeğin de davranışlarını şekillendirir. Erkek, gerçekte istemese bile akrabalarının ve çevresinin baskısıyla kadın üzerinde sertlik göstermek zorunda hissedebilir. “El alem ne der?” sorusu, bireysel vicdanın önüne geçer. Böylece topluluk, erkek üzerinden kadına ceza verir.

Türkiye’de namus adına işlenen cinayetleri inceleyen UNFPA destekli araştırma da namus anlayışının yalnızca bireysel öfkeyle açıklanamayacağını; toplumsal yapılar, yaşam biçimleri, zihinsel kalıplar ve çevrenin baskısıyla birlikte ele alınması gerektiğini ortaya koymuştur.

Namus Şiddeti Bir Kültür Özelliği Değildir

Namus adına uygulanan şiddet kimi zaman belirli bir halkın, bölgenin, dinin veya kültürün değişmez özelliği gibi anlatılır. Bu yaklaşım hem bilimsel açıdan yetersizdir hem de ayrımcılığı besler.

Kadın bedeni üzerindeki aile ve toplum denetimi farklı biçimlerde dünyanın birçok yerinde görülür. Bazı toplumlarda açıkça namus sözcüğü kullanılırken başka toplumlarda aile itibarı, dini ahlak, saygınlık, kıskançlık, romantik sahiplik veya gelenek gibi başka kavramlarla ifade edilebilir.

Bir erkeğin ayrılmak isteyen kadını öldürmesi ile akraba grubunun namus kararı vermesi arasında örgütlenme biçimi bakımından fark vardır. Fakat her ikisinin altında da kadının bağımsız karar verme hakkını reddeden sahiplik düşüncesi bulunabilir.

Bu nedenle “namus cinayeti” ifadesi dikkatle kullanılmalıdır. Cinayetin gerçekten bir namusu koruduğu izlenimi verilmemelidir. Ortada korunmuş bir ahlaki değer değil, kadının yaşam hakkının yok edilmesi vardır. Bu yüzden birçok kurum “sözde namus” ifadesini kullanır.

Kültür açıklaması failin sorumluluğunu ortadan kaldırmamalıdır. Aynı kültürel çevrede yaşayan bütün erkekler şiddet uygulamaz; aynı aile içinde bile farklı tutumlar gelişebilir. Kültür insanları otomatik biçimde yöneten değişmez bir yazılım değildir. İçinde iktidarın, çatışmanın, yorumun ve direnişin bulunduğu canlı bir alandır.

Namus şiddetine karşı mücadele de kültürleri toptan aşağılamakla yürütülemez. Kadınların, gençlerin ve erkeklerin o toplumların içinden geliştirdiği eşitlikçi değerler ve direnişler güçlendirilmelidir.

Aile Sevgiyi Nasıl İtaate Dönüştürebilir?

Erkek egemen aile kendisini çoğu zaman açık zorla değil, sevgi ve fedakarlık diliyle sürdürür. Kadına ailesini düşünmesi, çocukları için katlanması, eşini desteklemesi ve kendi isteklerini geri plana atması öğretilir.

Fedakarlık karşılıklı olduğunda dayanışmanın parçasıdır. Fakat hep aynı kişiden bekleniyorsa eşitsizlik üretir. Kadının sevgisi, kendisinden vazgeçme kapasitesiyle ölçüldüğünde sevgi bir emek sömürüsü biçimine dönüşebilir.

“Yuvayı dişi kuş yapar” sözü kadına değer veriyor gibi görünür. Gerçekte ailenin bütün duygusal ve gündelik yükünü kadının üzerine bırakabilir. Evlilikte sorun varsa ilişkiyi düzeltmek, çocuklar mutsuzsa onları toparlamak, akrabalar arasında çatışma varsa barışı sağlamak kadının görevi sayılır.

Erkek ailesi için para kazandığında görevini tamamlamış kabul edilebilir. Kadından ise yemek, temizlik ve çocuk bakımının yanında evin duygusal iklimini de yönetmesi beklenir. Kadın yalnızca fiziksel değil, duygusal emek de harcar.

Bu düzen içinde erkek ekonomik kaynaklara, kadın ise ilişkilerin sorumluluğuna sahip olur. Erkek para üzerinden, kadın sevgi üzerinden aileye bağlanır. Fakat ekonomik gücün karar verme hakkı doğurduğu yerde duygusal emek aynı gücü yaratmaz.

Kadının evde vazgeçilmez olması, özgür olduğu anlamına gelmez. Bir insan bütün düzeni ayakta tuttuğu halde mülkiyet, gelir ve karar hakkından yoksun olabilir. Vazgeçilmez emekçi, aynı zamanda en bağımlı kişi haline getirilebilir.

Aile İçindeki Erkek Devletin Küçük Bir Kopyası mı?

Devlet ile aile arasında doğrudan ve basit bir özdeşlik kurmak doğru olmaz. Devlet ile aile farklı kurumlardır. Ancak ikisi arasında tarih boyunca güçlü ilişkiler kurulmuştur.

Devlet nüfusu aileler üzerinden kaydeder, mirası düzenler, evliliği tanımlar, çocukların velayetini belirler ve haneleri vergilendirir. Ailenin kimlerden oluşacağı ve hangi ilişkilerin meşru kabul edileceği hukukun konusu haline gelir.

Erkek aile reisi olarak tanındığında devlet her haneye küçük bir yönetici yerleştirmiş olur. Baba veya koca, kadınların ve çocukların davranışlarını denetler; devlet de haneyi bu erkek temsilci üzerinden düzenler. Böylece devletin doğrudan yapması gereken gözetimin bir bölümü aile içinde yürütülür.

Aile içindeki itaat kültürü daha geniş siyasi itaate de zemin hazırlayabilir. Çocuk babanın sözünün tartışılamayacağını öğrenirse, büyüdüğünde patronun, komutanın veya devlet yöneticisinin buyruğunu da doğal görebilir. Otorite önce evin içinde tanınır.

Öcalan, aileyi devletin en küçük hücresi olarak değerlendirirken bu ilişkiye dikkat çeker. Onun yaklaşımında sorun insanların yakın ilişkiler kurması değil; aile içindeki erkek otoritesinin devletçi iktidar mantığını yeniden üretmesidir.

Ancak bu görüş ailedeki her ilişkinin devletten türediği anlamına gelmez. Aile, devletten daha eski dayanışma ve bakım biçimlerini de taşır. Bu nedenle amaç aileyi devletle birlikte yok saymak değil, aile içindeki devletçi ve mülkiyetçi ilişkilerle komünal bakım ve dayanışma imkanlarını birbirinden ayırmaktır.

Hukuk Değiştiğinde Aile Hemen Değişir mi?

Kadınların miras, boşanma, mülkiyet, velayet ve çalışma haklarında sağlanan hukuki eşitlik büyük tarihsel kazanımdır. Hukuk değişmeden toplumsal eşitliğin kurulması çok zordur. Fakat yasa değişikliği tek başına aile içindeki güç ilişkilerini ortadan kaldırmaz.

Kadın yasal olarak miras hakkına sahip olabilir ama ailesinin baskısıyla payından vazgeçebilir. Boşanma hakkına sahip olabilir ama geliri ve kalacak yeri olmadığı için şiddet gördüğü evden ayrılamayabilir. Mülkiyet hakkı bulunabilir ama mallar erkeklerin adına kaydedilebilir.

Bu nedenle hak ile hakkı kullanabilme gücü aynı şey değildir. Gerçek eşitlik, hukuki tanınmanın yanında ekonomik bağımsızlık, kamusal bakım hizmetleri, güvenli barınma, ücretsiz hukuki destek ve toplumsal dayanışma gerektirir.

Birleşmiş Milletler raporları, aile yasaları ile yerel uygulamaların evlilik, boşanma, miras, mülkiyet, velayet ve barınma alanlarında kadınların özerkliğini hala sınırlayabildiğini belirtiyor. Aile, bakımın temel alanı olabildiği gibi şiddet ve ayrımcılığın da yaşandığı bir kurumdur.

Hukukun görevi yalnızca aileyi korumak olmamalıdır. Aile içindeki bireyleri de aileden gelebilecek şiddet ve baskıya karşı korumalıdır. “Aile birliği bozulmasın” düşüncesi, şiddet gören kadının veya çocuğun yaşamından daha önemli hale getirildiğinde hukuk güçlü olanın yanında yer alır.

Asıl korunması gereken her aile biçimi değil, insanların özgür, güvenli ve dayanışmacı ilişkiler kurabilme hakkıdır.

Sınıf Farkları Aileyi Nasıl Değiştirir?

Bütün aileler aynı ekonomik koşullarda yaşamaz. Zengin aile için aile, servetin ve şirketlerin kuşaktan kuşağa aktarılacağı hanedan yapısı olabilir. Yoksul aile için ise işsizlik, hastalık ve güvencesizlik karşısında ayakta kalmanın tek dayanışma ağı haline gelebilir.

Yoksulluk aile içindeki dayanışmayı güçlendirebilir, fakat bağımlılıkları da artırabilir. Devletin sağlamadığı bakım, barınma ve sosyal güvenlik aile tarafından karşılanır. Bu yük çoğu zaman kadınların omuzlarına bırakılır.

Zengin kadınla yoksul kadın aynı aile deneyimini yaşamaz. Zengin kadın bakım işlerini ücretli başka kadınlara devredebilir. Yoksul kadın ise hem kendi ailesinin bakımını yürütür hem başka bir ailenin evinde düşük ücretle çalışabilir.

Böylece bazı ailelerin huzuru başka kadınların görünmez emeği üzerine kurulabilir. Kadınların ücretli çalışmaya katılması tek başına bakım yükünün eşit paylaşılmasını sağlamaz; bakım işi sınıfsal ve küresel bir zincir içinde daha yoksul kadınlara aktarılabilir.

Erkek egemen aile sınıf farklarını ortadan kaldırmaz; onların içinde farklı biçimlere bürünür. Sermaye sahibi erkek miras ve servet üzerinden güç kurarken yoksul erkek aile içindeki erkeklik ayrıcalığıyla kendisini güçlü hissetmeye çalışabilir.

Yoksul erkeğin sermaye karşısında eziliyor olması, kadın karşısında ayrıcalık sahibi olmadığı anlamına gelmez. Aynı insan bir ilişkide sömürülürken başka bir ilişkide tahakküm kurabilir. Bu nedenle sınıf mücadelesiyle kadın özgürlük mücadelesini birbirine karşı koymak toplumsal gerçeği parçalar.

Kapitalizm Aileyi Yok Etmedi, Yeniden Düzenledi

Kapitalizm geniş akrabalık bağlarını ve geleneksel aile biçimlerini çözme eğilimi gösterirken çekirdek aileyi ücretli emek düzeninin temel birimi olarak yeniden kurdu. Üretim işyerine, bakım ise eve ayrıldı.

Erkek ücretli emekçi ve ailenin geçimini sağlayan kişi, kadın ise ev içindeki bakımın sorumlusu olarak tanımlandı. Bu model hiçbir zaman bütün işçi ailelerinin gerçek yaşamına tam olarak uymadı; kadınlar tarih boyunca tarlada, fabrikada, atölyede ve hizmet işlerinde çalıştı. Ancak erkek geçindirici aile düşüncesi toplumsal ideal olarak güçlü biçimde yayıldı.

Kadının evde ücretsiz yaptığı iş, işçinin her gün yeniden işyerine gidebilmesini sağlar. Yemek, temizlik, çocuk yetiştirme, hastalıkta bakım ve duygusal destek olmadan ücretli emek düzeni devam edemez.

Kapitalizm bakım emeğini yaratmadı; kendisinden önce var olan kadın emeği üzerindeki düzeni piyasanın ihtiyaçlarına göre yeniden kullandı. Aile işgücünün yeniden üretildiği, tüketimin örgütlendiği ve sınıfsal konumun çocuklara aktarıldığı kurum olarak önemini korudu.

Miras da kapitalist sınıf ilişkilerinin devamında merkezi rol oynar. Sermaye yalnızca piyasadaki başarıyla birikmez; aile yoluyla yeni kuşaklara aktarılır. Böylece bazı çocuklar hayata ev, eğitim, sermaye ve ilişki ağlarıyla başlarken bazıları borç ve yoksullukla başlar.

Aile bu nedenle kapitalist toplumda hem dayanışma alanı hem eşitsizliğin özel sigortasıdır. Kamusal hizmetler zayıfladıkça insanlar ailelerine daha çok bağımlı hale gelir. Güçlü ailesi ve serveti olan korunurken ailesi olmayan veya ailesi tarafından dışlanan kişi daha savunmasız kalır.

Ulus, Soy ve Kadın Bedeni

Modern milliyetçilik de aile, soy ve kadın bedeni arasında güçlü bağlar kurar. Ulus çoğu zaman büyük bir aile gibi anlatılır. Vatan ana, devlet baba, yurttaşlar kardeş olarak tasvir edilir.

Bu dil masum değildir. Kadın ulusun annesi, kültürün taşıyıcısı ve gelecek kuşakların üreticisi olarak görülür. Kadının doğuracağı çocuk sayısı, kiminle evleneceği ve çocuklarına hangi dili ve kültürü aktaracağı ulusal mesele haline getirilebilir.

Etnik ve siyasi çatışmalarda kadınların cinselliği topluluğun sınırı gibi ele alınabilir. Kadının başka halktan veya inançtan biriyle ilişki kurması yalnızca kişisel seçim değil, topluluğa ihanet olarak görülebilir. Böylece namus aileden ulusa genişler.

Savaşlarda kadın bedenine yönelen cinsel şiddetin hedeflerinden biri de karşı topluluğun onurunu kırmaktır. Bu düşünce kadını yine kendi başına insan olarak değil, erkeklerin ve ulusun namusunu taşıyan beden olarak görür.

Kadının bedeni üzerinde hak iddia eden yalnızca aile değildir. Devlet, ulus, dini topluluk ve siyasi hareketler de kadınlara nasıl yaşamaları, nasıl giyinmeleri ve nasıl bir aile kurmaları gerektiğini söyleyebilir.

Özgürlük mücadelesi yürüten hareketler bile kadını halkın annesi, fedakar eş veya mücadeleye çocuk yetiştiren kişi olarak sınırlandırabilir. Kadınların hareket içindeki varlığı kabul edilirken bağımsız söz ve karar gücü ertelenebilir.

Bu nedenle bir toplumun özgürlük iddiası, kadınlara verdiği sembolik değerle değil, kadınların kendi bedenleri, ilişkileri ve siyasi yaşamları üzerinde ne kadar söz sahibi olduğuyla ölçülmelidir.

Öcalan’ın Açtığı Alan: Aile, Hanedan ve Devlet

Öcalan’ın kadın özgürlüğü üzerine geliştirdiği düşüncede aile, hanedan ve devlet birbirinden kopuk kurumlar olarak ele alınmaz. Aile içindeki erkek otoritesi, soyun baba çizgisinde kurulması, mülkiyetin aktarılması ve hanedanlaşma devletli uygarlığın toplumsal temelleri arasında değerlendirilir.

Bu okumada aile, özel hayatın masum ve dokunulmaz alanı olmaktan çıkar. İktidarın gündelik yaşam içinde üretildiği temel alanlardan biri haline gelir. Erkek evin yöneticisi, kadın ve çocuklar da yönetilenler olarak konumlandırıldığında siyasi iktidarın en küçük örneği ortaya çıkar.

Öcalan, kadın kimliğinin eş, anne, kız kardeş veya sevgili gibi erkekle ilişkili konumlara indirgenmesini eleştirir. Kadının emeğinin tanınmamasını ve erkek egemen kültürün binlerce yıllık toplumsal kimlikler üretmesini kadın özgürlüğünün önündeki temel sorunlardan biri olarak görür.

Aile ile devlet arasındaki bağ en açık biçimini hanedanda bulur. Hanedan, bir ailenin siyasi iktidarı kendi soyunun mülküne dönüştürmesidir. Devlet yönetimi babadan oğula geçerken kamusal iktidar aile mirası haline gelir.

Kral ülkenin babası, halk onun çocukları, devlet de büyük hane olarak düşünülür. Böylece ailedeki baba otoritesi siyasi iktidarın modeli, siyasi iktidar da aile içindeki erkek otoritesinin güvencesi olur.

Öcalan’ın açtığı bu alan, aileyi dağıtma çağrısı olarak değil, aile içindeki iktidar düğümlerini çözme arayışı olarak okunabilir. Çünkü bakım, sevgi, kuşaklar arası dayanışma ve aidiyet insan yaşamının temel ihtiyaçlarıdır. Sorun bu ihtiyaçların erkek egemenlik, mülkiyet ve itaat yoluyla örgütlenmesidir.

Burada açık kalan önemli soru şudur: Aile demokratikleşebilir mi, yoksa aile biçiminin kendisi zorunlu olarak hiyerarşi mi üretir?

Tarihsel çeşitlilik, her aile biçiminin zorunlu olarak erkek egemen olmadığını gösterir. Fakat özel mülkiyet, ücretsiz kadın emeği ve erkek otoritesiyle kurulan aile kendiliğinden demokratikleşmez. Bilinçli bir toplumsal dönüşüm gerekir.

Demokratik Aile Nedir?

Demokratik aile, yalnızca erkeğin daha anlayışlı davrandığı aile değildir. Gücün, emeğin, mülkiyetin ve kararların yapısal olarak paylaşıldığı ilişkidir.

Kadının gelirinin bulunması önemlidir ama tek başına yeterli değildir. Ortak mülkiyet üzerinde eşit karar hakkı, mirasta eşitlik, bakım emeğinin paylaşılması, şiddetten uzak yaşam ve ilişkiyi özgürce sona erdirebilme imkanı gerekir.

Çocukların da ailenin mülkü olmadığı kabul edilmelidir. Çocuklar korunmaya ve bakıma ihtiyaç duyar; fakat bu ihtiyaç anne babaya sınırsız otorite vermez. Çocuğun bedeni, düşüncesi ve geleceği üzerinde yaşına uygun söz hakkı bulunmalıdır.

Yaşlılar da yalnızca kadın akrabaların ücretsiz bakımına bırakılamaz. Bakım bütün toplumun ortak sorumluluğu olarak ele alınmalıdır. Kamusal bakım hizmetleri olmadan aile içindeki eşitlik önemli ölçüde kagıt üzerinde kalır.

Demokratik ailede sevgi görev değil, özgür ilişki olmalıdır. Bir kişi yalnız kalmaktan, yoksullaşmaktan, çocuklarını kaybetmekten veya şiddete uğramaktan korktuğu için ilişkide kalıyorsa oradaki bağlılık özgür değildir.

Namus da kadın bedeninin denetimi olmaktan çıkarılmalıdır. Gerçek namus, insanın başka bir insanın iradesine, bedenine ve emeğine saygı göstermesidir. Şiddet uygulayan değil, şiddete karşı duran; kadını kapatan değil, özgürlüğünü tanıyan; mirasını gasbeden değil, eşitliği savunan insan ahlaklıdır.

Namus kadının bacakları arasına değil, insanın başkalarıyla kurduğu adil ilişkiye yerleştirilmelidir.

Aileyi Korumak mı, İnsanı Korumak mı?

Siyasi ve ahlaki tartışmalarda sık sık “aileyi korumak” gerektiği söylenir. Fakat hangi ailenin, hangi ilişkilerin ve kime karşı korunacağı çoğu zaman açıklanmaz.

Şiddetin, zorla evliliğin, çocuk istismarının, miras gasbının ve ekonomik bağımlılığın bulunduğu bir aileyi olduğu gibi korumak, o aile içindeki güçlü kişiyi korumak anlamına gelebilir.

Aile insan için vardır; insan aile için kurban edilmemelidir. Bir kurum insanların özgürlüğünü, güvenliğini ve gelişimini sağladığı ölçüde değerlidir.

Bu nedenle amaç aileyi yıkmak veya kutsamak değildir. Aileyi tarihsel yerine oturtmak, içindeki sevgiyi iktidardan, dayanışmayı zorunluluktan ve bağlılığı mülkiyetten kurtarmaktır.

Kadının aileden bağımsız bir hukuki, ekonomik ve toplumsal varlık olması aile bağlarını zayıflatmaz. Bağımlılık yerine özgür bağlılık kurulmasını mümkün kılar.

Erkeğin bakım vermesi erkekliği küçültmez. Onu iktidar rolünün dar kalıbından çıkararak daha derin insan ilişkileri kurabilen bir özne haline getirir.

Çocuğun söz hakkı otoriteyi yok etmez. Otoriteyi korkuya değil sorumluluğa dayandırır.

Ailenin demokratikleşmesi toplumun demokratikleşmesinden ayrı değildir. Evde tek kişinin buyruğunu doğal gören toplum, devlette tek kişinin buyruğuna karşı çıkmakta zorlanır. Kadının bedeni üzerinde aileye sınırsız hak tanıyan toplum, yurttaşın yaşamı üzerinde devlete de sınırsız hak tanıyabilir.

Merkeze Yerleştirilmesi Gereken Soru

Aile, soy, miras ve namus birbirinden ayrı başlıklar değildir. Aynı tarihsel düzenin farklı yüzleridir.

Soy, çocuğun kime ait sayılacağını belirler.

Miras, mülkiyetin hangi çizgide aktarılacağını belirler.

Evlilik, kadının emeğinin ve doğurganlığının hangi haneye bağlanacağını düzenler.

Namus, bu düzeni kadının bedeni üzerinden ahlaki hale getirir.

Devlet ise bütün bu ilişkileri hukuk, kayıt ve zor araçlarıyla kurumsallaştırabilir.

Bu nedenle namus yalnızca bir düşünce, miras yalnızca ekonomik paylaşım, soy yalnızca akrabalık ve aile yalnızca özel hayat değildir. Birlikte ele alındıklarında erkek egemen düzenin kuşaktan kuşağa nasıl sürdürüldüğü görünür hale gelir.

Fakat tarih yalnızca tahakkümün tarihi değildir. Kadınlar miras hakları için mücadele etti, zorla evliliklere karşı çıktı, boşanma hakkını kazandı, şiddet karşısında dayanışma örgütleri kurdu ve aile içinde başka yaşam biçimleri yarattı.

Erkekler de kendilerine dayatılan sahip, reis ve denetçi rollerini reddedebilir. Bakımı paylaşabilir, kadınların bağımsızlığını tehdit olarak değil özgür ilişkinin koşulu olarak görebilir.

Aile değişmez değildir. Tarih içinde kurulmuşsa tarih içinde değiştirilebilir.

Asıl soru ailenin devam edip etmeyeceği değildir. Aile yaşamı mı koruyacak, yoksa soyun, mülkün ve erkek iktidarının korunması için insanları mı feda edecek?

Özgür toplum, insanların birbirlerine bağlanmadığı toplum değildir. Bağların sahiplik, korku ve zor üzerinden değil; dayanışma, eşitlik ve özgür irade üzerinden kurulduğu toplumdur.

Kadının bedenini ailenin namusu, emeğini doğal görevi, çocuğunu erkek soyunun devamı ve yaşamını mülkiyetin aracı sayan düzen değişmeden aile özgürleşemez.

Aileyi gerçekten korumanın yolu erkek otoritesini korumak değil; aile içindeki her insanın onurunu, emeğini, bedenini ve özgür iradesini korumaktır.



Yorumlar

Popüler Yayınlar