Bölüm-9 Kadın Üzerindeki Tahakküm
Bölüm- 9 Kadın Üzerindeki Tahakküm: Bedenin, Emeğin ve Yaşamın Denetlenmesi
Kadın sorunu tarihin kenarında duran ayrı bir başlık değildir
Kadın üzerindeki tahakküm çoğu zaman kadınlarla erkekler arasındaki eşitsizlik olarak anlatılır. Bu tanım yanlış değildir ama yetersizdir. Çünkü burada yalnızca iki cinsiyet arasındaki gündelik ilişkilerden değil, toplumun nasıl örgütlendiğinden söz ediyoruz. Kadının bedeni, doğurganlığı, emeği, cinselliği, hareket alanı ve toplumsal konumu üzerinde kurulan denetim; aileyi, mülkiyeti, mirası, sınıfları, devleti ve toplumsal ahlakı biçimlendiren temel tarihsel süreçlerden biridir.
Kadın üzerindeki egemenlik yalnızca erkeğin kadına kötü davranması değildir. Kimin doğuracağına, kimin çocuk yetiştireceğine, kimin ev içinde çalışacağına, kimin miras bırakacağına, kimin soyunun devam edeceğine, kimin kamusal alanda konuşacağına ve kimin bedeni üzerinde karar vereceğine ilişkin kurumsal bir düzendir. Erkek egemenlik, bireysel niyetlerden daha büyük bir toplumsal yapıdır. İyi niyetli erkeklerin varlığı bu yapıyı ortadan kaldırmadığı gibi, bazı kadınların güçlü konumlara ulaşması da kadınların tarihsel olarak tabi kılındığı gerçeğini ortadan kaldırmaz.
Bu nedenle kadın üzerindeki tahakkümü anlamak için yalnızca aile içindeki ilişkilere bakmak yetmez. Tarlaya, ambara, miras hukukuna, savaşlara, kutsal anlatılara, nüfus politikalarına, ücret sistemine ve devlet kurumlarına da bakmak gerekir. Kadının toplum içindeki konumu, bütün bu alanların kesiştiği yerde kurulmuştur.
Tahakküm Bir Anda Başlamadı
Kadın üzerindeki egemenliğin başlangıcını tek bir tarihe, tek bir olaya veya tek bir topluma bağlamak mümkün değildir. İnsan toplulukları binlerce yıl boyunca farklı üretim biçimleri, akrabalık sistemleri ve cinsiyet ilişkileri geliştirdi. Bazı toplumlarda kadınların güçlü ekonomik ve toplumsal konumlara sahip olduğu, soyun anne üzerinden izlendiği veya bakım emeğinin ortaklaşa yürütüldüğü örnekler bulundu. Başka toplumlarda ise erkeklerin savaş, hayvancılık, mülkiyet ve siyasal karar alanlarında giderek daha fazla güç topladığı görüldü.
Dolayısıyla insanlık başlangıçta tam bir eşitlik içinde yaşarken bir gün aniden erkek egemenliğe geçmedi. Daha çok, farklı tarihsel gelişmeler zamanla birbirine bağlandı. Cinsiyete dayalı işbölümü, nüfus artışı, yerleşik yaşam, hayvanların ve toprağın mülkiyet konusu haline gelmesi, savaşların yoğunlaşması, soy ve mirasın düzenlenmesi, kutsal otoritenin belirli ellerde toplanması ve artı ürünün denetlenmesi erkeklerin gücünü kalıcılaştıran yollar açtı.
Bu süreç her yerde aynı biçimde ilerlemedi. Tarımın ortaya çıkması otomatik olarak kadınların köleleştirilmesi anlamına gelmediği gibi, avcı ve toplayıcı toplumların tümü de mutlak eşitlik içinde değildi. Tarih, tek yönlü bir merdivenden çok farklı yolların, geri dönüşlerin, çatışmaların ve direnişlerin bulunduğu karmaşık bir alandır.
Bununla birlikte uzun tarihsel süreç içinde kadınların doğurganlığı, emeği ve cinselliği üzerinde denetim kurmanın siyasal ve ekonomik güç açısından büyük önem kazandığı görülür. Çünkü kadın bedeni yalnızca bireysel bir beden değildir. Yeni kuşakların dünyaya geldiği, bakımın örgütlendiği ve emek gücünün yeniden üretildiği toplumsal bir alandır. Kadının bedeni üzerinde söz sahibi olan güç, toplumun geleceği üzerinde de söz sahibi olmaya başlar.
Kadın Bedeni Nasıl Siyasal Bir Alana Dönüştü?
Beden ilk bakışta insanın en kişisel alanıdır. Ancak tarih boyunca kadın bedeni, ailelerin, toplulukların, dinlerin ve devletlerin müdahale ettiği bir alan oldu. Kadının nasıl giyineceği, kiminle evleneceği, ne zaman çocuk doğuracağı, kaç çocuk sahibi olacağı, cinselliğini nasıl yaşayacağı ve kamusal alanda nasıl bulunacağı bireysel tercihler olarak bırakılmadı.
Kadın bedeninin denetlenmesi, erkek egemenliğin en görünür fakat aynı zamanda en derin biçimlerinden biridir. Çünkü beden üzerinde kurulan denetim yalnızca dışarıdan gelen yasaklarla işlemez. Utanç, namus, günah, ayıp, sadakat ve fedakarlık gibi kavramlar aracılığıyla kadının kendi davranışlarını denetlemesi de sağlanır. Kadın yalnızca erkek veya devlet tarafından izlenmez; zamanla toplumun erkek egemen ölçülerini kendi içinde taşımaya zorlanır.
Namus düşüncesinin kadın bedeni üzerinden kurulması bunun en açık örneklerinden biridir. Erkeğin toplumsal değeri, kadının cinselliğini denetleyebilme gücüyle ilişkilendirilir. Kadının davranışı yalnızca kendisine ait sayılmaz; babanın, eşin, ailenin ve hatta bütün akraba grubunun itibarıyla bağlantılı görülür. Böylece kadın bağımsız bir insan olmaktan çıkarılarak bir topluluğun onurunu taşıyan bedene dönüştürülür.
Bu düzen kadına yalnızca yasaklar getirmez. Erkeğe de kadın üzerinde hak sahibi olduğu düşüncesini öğretir. Erkek, eşinin, kızının veya kız kardeşinin davranışlarından kendisini sorumlu sayar. Bu sorumluluk koruma diliyle ifade edilse bile çoğu zaman denetim, baskı ve şiddet üretir. Koruma ile sahiplik arasındaki sınır kaybolur.
Kadın bedeni üzerindeki tahakkümün temelinde kadının bir özne olarak değil, başka birinin ailesine, soyuna veya mülkiyet düzenine bağlı varlık olarak görülmesi vardır. Kadının kendi yaşamı hakkında karar vermesi, yalnızca kişisel bir tercih değil, kurulu düzenin denetim alanına yönelmiş bir itiraz haline gelir.
Doğurganlığın Denetlenmesi: Gelecek Kuşakların Denetlenmesi
Kadın üzerindeki egemenliğin en önemli alanlarından biri doğurganlıktır. Çünkü doğurganlığın denetlenmesi, soyun, mirasın, nüfusun ve emek gücünün denetlenmesi anlamına gelir. Bir toplumda mülkiyetin kuşaktan kuşağa aktarılması önem kazandığında, çocuğun hangi erkeğin soyundan geldiğinin kesinleştirilmesi de önem kazanır.
Baba soyuna dayalı miras düzeninin güçlenmesi, kadın cinselliğinin sıkı biçimde denetlenmesini beraberinde getirir. Mülk sahibi erkek, malını kendi çocuğuna bırakmak ister. Bunun için eşinin cinselliğinin başka erkeklerden kesin biçimde ayrılması gerekir. Tek eşlilik kadın için zorunlu hale gelirken erkek için aynı ölçüde uygulanmayabilir. Böylece evlilik yalnızca duygusal veya cinsel bir birliktelik değil, soyun ve mülkiyetin aktarılmasını güvence altına alan kurum haline gelir.
Kadının bekareti, sadakati ve doğurganlığı bu nedenle özel bir ahlaki denetim altına alınır. Erkeklerin cinsel deneyimleri güç veya başarı göstergesi sayılabilirken kadınların cinselliği ayıp, suç veya namus sorunu olarak değerlendirilebilir. Buradaki çifte ölçü rastlantı değildir. Erkek egemen soy ve miras düzeninin ihtiyaçlarıyla bağlantılıdır.
Doğurganlık üzerindeki denetim yalnızca aile tarafından yürütülmez. Devletler de nüfus politikaları aracılığıyla kadınların kaç çocuk doğurması gerektiğine müdahale eder. Savaş, ekonomik büyüme, işgücü ihtiyacı veya ulusal nüfus kaygıları kadın bedenini devlet politikasının konusu haline getirebilir. Bazı dönemlerde çok çocuk doğurmak yüceltilirken bazı dönemlerde belirli kadınların çocuk sahibi olması engellenebilir. Kürtajın yasaklanması veya zorunlu hale getirilmesi, doğum kontrolüne erişimin sınırlandırılması ve kadınların çocuk yapmaya teşvik edilmesi aynı temel soruya dayanır: Kadının bedeni üzerinde son kararı kim verecektir?
Bu noktada annelik de çift yönlü bir anlam taşır. Annelik güçlü bir sevgi, bağ ve yaşam üretme deneyimi olabilir. Fakat annelik kadının değişmez kaderi olarak tanımlandığında baskı aracına dönüşür. Kadın yalnızca anne olduğu ölçüde değerli sayılırsa, çocuk sahibi olmak istemeyen, olamayan veya farklı bir yaşam kuran kadın eksik görülür. Annelik yüceltilirken annenin emeği, zamanı ve ihtiyaçları görünmez bırakılabilir.
Kadının doğurganlık gücü toplumsal olarak yüceltilirken kadın çoğu zaman kendi doğurganlığı üzerinde karar sahibi değildir. Erkek egemenliğin çelişkisi burada belirginleşir: Kadın yaşamı üreten kişi olarak kutsanır ama kendi yaşamını belirleyen özne olarak kabul edilmez.
Kadın Emeği: Toplumu Taşıyan Görünmez Temel
Kadın üzerindeki tahakküm yalnızca beden ve cinsellik üzerinden kurulmadı. Kadının emeği üzerindeki denetim de bu düzenin temelini oluşturdu. Yemek hazırlama, çocuk yetiştirme, hasta ve yaşlı bakımı, temizlik, su ve yakacak taşıma, giysi üretme, tohum saklama ve gündelik ilişkileri sürdürme gibi işler uzun süre kadınların sorumluluğu sayıldı.
Bu işler olmadan hiçbir toplum yaşayamaz. İşçiler fabrikaya gidemez, askerler savaşa hazırlanamaz, çocuklar büyüyemez, hastalar iyileşemez ve yaşlılar yaşamlarını sürdüremez. Buna rağmen bakım ve ev işleri çoğu zaman üretim olarak görülmez. Kadın evin içinde sabahtan geceye kadar çalışsa bile “çalışmıyor” sayılabilir.
Burada basit bir unutkanlıktan söz etmiyoruz. Kadının emeğinin görünmezleştirilmesi ekonomik ve siyasal bir işleve sahiptir. Bakım işleri ücretsiz yürütüldüğü ölçüde devletin, işverenin ve erkeklerin üstlenmesi gereken maliyetler kadınların omuzlarına yüklenir. Kadınların karşılıksız emeği, bütün ekonomik düzenin görünmez desteğine dönüşür.
Ücretli emek alanına katılan kadın da ev içindeki görevlerinden otomatik olarak kurtulmaz. Fabrikada, büroda, tarlada veya hizmet sektöründe çalışan kadın, eve döndüğünde ikinci bir çalışma gününe başlayabilir. Böylece kadın hem ücretli işçi hem ücretsiz bakım emekçisi olur.
Kapitalizm erkek egemenliği yaratmadı. Kadın üzerindeki tahakküm kapitalizmden, modern devletten ve bugünkü sınıf düzeninden daha eskidir. Ancak kapitalizm kendisinden önceki erkek egemen ilişkileri kendi ihtiyaçlarına göre yeniden düzenledi. Ev ile işyerini, üretim ile yeniden üretimi, ücretli emek ile ücretsiz emeği birbirinden ayırdı. Ücretli çalışma ekonomik üretim sayılırken ev içindeki bakım doğal kadın görevi olarak tanımlandı.
Bu ayrım işçi sınıfının yeniden üretim maliyetinin önemli bölümünü aileye, aile içinde de kadına yükledi. İşveren işçinin ertesi gün yeniden çalışabilecek hale gelmesi için gereken bütün maliyeti ödemez. İşçinin yemeği, temizliği, çocuklarının yetiştirilmesi, hastalığında bakılması ve duygusal olarak toparlanması büyük ölçüde ev içinde karşılanır. Bu emeğin önemli kısmı ücretlendirilmez.
Bu nedenle kadın emeği meselesi sınıf mücadelesinin dışında değildir. Tersine, sınıf düzeninin nasıl sürdürüldüğünü anlamanın merkezindedir. Kadının ev içindeki emeği görünmez kaldığında işçi sınıfının yaşamını kimin ve hangi koşullarda yeniden ürettiği de görünmez kalır.
Aile: Sevgi Alanı mı, İktidar Kurumu mu?
Aile birçok insan için sevginin, dayanışmanın ve korunmanın yaşandığı yerdir. Ancak bu gerçek, ailenin aynı zamanda tarihsel bir iktidar kurumu olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz. Aile içinde kimin karar verdiği, kimin gelir sahibi olduğu, kimin bakım yaptığı, kimin dışarı çıkabildiği ve kimin fedakarlık yapmak zorunda kaldığı toplumsal güç ilişkileri tarafından belirlenir.
Erkek egemen ailede erkek ailenin temsilcisi, geçim sağlayıcısı ve karar vericisi olarak görülür. Kadın ise eş, anne ve bakım veren kişi olarak tanımlanır. Erkek aileyi dış dünyada temsil ederken kadın ailenin iç düzenini sürdürmekle görevlendirilir. Bu görev dağılımı doğal veya değişmez değildir. Hukuk, din, ahlak, eğitim ve ekonomik bağımlılık tarafından sürekli yeniden üretilir.
Kadının ekonomik kaynaklardan uzak tutulması aile içindeki iktidar ilişkilerini derinleştirir. Kendi geliri olmayan, barınma imkanı bulunmayan veya çocuklarının bakımını tek başına karşılayamayan kadın şiddet gördüğü bir ilişkiyi terk etmekte zorlanabilir. Hukuki olarak boşanma hakkına sahip olsa bile bu hakkı kullanmasını sağlayacak maddi koşullara sahip olmayabilir.
Bu nedenle özgürlük yalnızca yasal hakların tanınması değildir. Bir hakkı kullanabilecek ekonomik, toplumsal ve kurumsal imkanların bulunmasıdır. Kadının gelir sahibi olması, barınma hakkına erişmesi, bakım hizmetlerinin kamusal olarak örgütlenmesi ve şiddetten korunması özgürlüğün maddi koşullarıdır.
Aile içindeki tahakküm çoğu zaman sevgi dili içinde gizlenir. “Senin iyiliğin için”, “Seni korumak için”, “Ailemizin düzeni için” gibi ifadeler kadının hareket alanını sınırlamanın gerekçesine dönüşebilir. Sevgi ile itaat birbirine karıştığında kadın kendisinden vazgeçtiği ölçüde iyi eş veya iyi anne sayılır.
Ailenin demokratikleşmesi sevgiyi yok etmez. Tersine, sevgiyi zorunluluk, korku ve mülkiyet ilişkisinden kurtarır. Demokratik aile, bir kişinin diğerleri adına karar verdiği değil, bakımın, sorumluluğun ve kararların paylaşıldığı ilişkidir. Kadının özgürlüğü aileyi parçalamak değil; aile içindeki tahakkümü ortadan kaldırarak yakınlığı daha insani hale getirmektir.
Mülkiyet, Soy ve Kadının Konumu
Mülkiyet yalnızca toprak, hayvan veya araç sahibi olmak değildir. Mülkiyet, kimin ne üzerinde karar verme hakkına sahip olduğunun toplumsal olarak tanınmasıdır. Erkek egemenliğin gelişmesiyle birlikte kadın da kimi dönemlerde ve toplumlarda mülkiyet ilişkilerinin parçası haline getirildi.
Kadının evlilik yoluyla bir aileden başka bir aileye aktarılması, başlık parası, çeyiz, zorla evlendirme ve dul kadınların mirasla birlikte devredilmesi gibi uygulamalar kadınların bağımsız özne değil, aileler arasındaki ekonomik ve siyasal bağların unsuru olarak görülmesinin örnekleridir.
Kadın evlendiğinde yalnızca başka bir eve taşınmaz. Emeği, doğurganlığı ve çocukları da yeni hanenin sürekliliğine bağlanır. Kadının doğurduğu çocuklar çoğu zaman babanın soyuna yazılır. Kadın yaşamı üretir fakat ürettiği yaşam üzerindeki toplumsal hak baba soyuna verilir.
Mülkiyetin erkek soyundan aktarılması, kadınların toprak ve servet üzerindeki haklarının sınırlandırılmasına yol açtı. Kadın mirastan dışlandığında yalnızca mal varlığını kaybetmez; ekonomik bağımsızlığını ve toplumsal karar gücünü de kaybeder. Mülkiyete erişemeyen kadın, yaşamını sürdürebilmek için babaya, eşe, erkek kardeşe veya başka bir erkek koruyucuya bağımlı hale gelir.
Bu bağımlılık, erkek egemenliğin yalnızca kültürel düşüncelerle değil, maddi koşullarla da güçlendiğini gösterir. Kadına “itaat etmesi gerektiği” söylendiğinde bu yalnızca ahlaki bir buyruk değildir. Kadının geçim kaynaklarına erişimi erkek üzerinden kurulduğu için itaat ekonomik bir zorunluluk haline getirilebilir.
Mülkiyet ile erkek egemenlik arasındaki ilişkiyi görmek, bütün erkeklerin aynı ekonomik güce sahip olduğunu söylemek değildir. Yoksul erkek de sermaye sahibi karşısında sömürülen konumda olabilir. Fakat aynı erkek ev içinde kadın emeğinden yararlanabilir ve kadın üzerinde toplumsal ayrıcalığa sahip olabilir. İnsan bir ilişkide ezilirken başka bir ilişkide ayrıcalıklı olabilir.
Bu durum sınıf mücadelesiyle kadın özgürlük mücadelesinin neden birbirine indirgenemeyeceğini gösterir. Erkek işçinin sermaye karşısında sömürülmesi, onun kadın karşısındaki ayrıcalığını kendiliğinden ortadan kaldırmaz. Kadının sınıfsal konumu da erkek egemenliği aynı biçimde yaşamadığı anlamına gelmez. Zengin kadınla yoksul kadın aynı koşullarda değildir; fakat beden ve cinsellik üzerindeki erkek egemen denetim farklı biçimlerde ikisini de etkileyebilir.
Sınıflaşma Kadın Üzerindeki Tahakkümü Nasıl Derinleştirdi?
Toplumun sınıflara ayrılmasıyla kadınlar arasındaki eşitsizlikler de derinleşti. Yönetici sınıflara mensup kadınlar hizmetkarların, kölelerin veya yoksul kadınların emeğinden yararlanabilirken kendi bedenleri ve evlilikleri hanedan çıkarlarına göre denetlenebilirdi. Sarayda yaşayan kadın maddi ayrıcalıklara sahip olsa da siyasal evliliklerin, soy devamlılığının ve erkek miras düzeninin aracı haline getirilebilirdi.
Yoksul kadınlar ise hem sınıfsal sömürüyü hem erkek egemen baskıyı birlikte yaşadı. Tarlada, atölyede veya ev hizmetlerinde çalışırken kendi evlerindeki bakım işlerini de sürdürdüler. Kadının emeği hem üretim alanında düşük değerli görüldü hem ev içinde ücretsiz kullanıldı.
Sınıflı toplum, kadınların bütününü tek bir konuma yerleştirmez. Kadınlar sınıf, halk, inanç, yaş, engellilik ve yaşadıkları coğrafyaya göre farklı deneyimlere sahiptir. Ancak bu farklılıklar erkek egemenliğin olmadığı anlamına gelmez. Erkek egemenlik her sınıfta aynı biçimde görünmese de kadın bedeninin, emeğinin ve toplumsal konumunun denetlenmesinde ortak bir eksen oluşturur.
Sınıflaşma ile erkek egemenlik birbirini besler. Yönetici sınıflar miraslarını korumak için kadınların evliliklerini ve doğurganlığını denetler. Emekçi sınıfların yeniden üretim yükü kadınlara bırakılır. Savaşlarda erkekler asker, kadınlar ise nüfusu yeniden üreten anneler ve ele geçirilen toplumun onurunu temsil eden bedenler olarak konumlandırılır.
Kadın bedeni bu nedenle savaşlarda özel olarak hedef alınır. Tecavüz yalnızca bireysel cinsel saldırı değil, karşı toplumun iradesini kırma, soy bağlarını bozma, korku yayma ve topluluğu aşağılanmış hissettirme yöntemi olarak kullanılabilir. Kadına yönelik savaş şiddeti, erkek egemenlik ile devlet ve ulus politikalarının nasıl birleşebildiğini gösterir.
Devlet Kadın Üzerindeki Denetimi Nasıl Kurumsallaştırdı?
Devlet, erkek egemenliği sıfırdan yaratmadı. Fakat toplum içinde gelişmiş olan erkek egemen ilişkileri hukuk, vergi, kayıt, ceza ve zor araçlarıyla kurumsallaştırdı. Evliliğin tanımı, mirasın paylaşımı, çocukların hangi soya ait sayılacağı, boşanmanın koşulları ve kadınların kamusal yaşama katılımı devlet düzenlemelerinin konusu haline geldi.
İlk devletlerden modern devletlere kadar nüfusun kaydedilmesi, hanelerin sınıflandırılması ve mirasın düzenlenmesi siyasal yönetimin temel araçları oldu. Devlet bireyleri çoğu zaman bağımsız kişiler olarak değil, bir hanenin üyeleri olarak gördü. Hanenin temsilcisi ise genellikle erkekti.
Bu yapı erkek otoritesini özel alanda bırakmadı; ona hukuki tanınma sağladı. Erkek aile reisi, kadın bağımlı eş, çocuklar da babanın soyuna ait varlıklar olarak düzenlendi. Kadının hukuki kişiliği kimi dönemlerde babanın veya eşin kişiliği içinde eritildi.
Modern hukuk mücadeleler sonucunda bu ilişkilerin önemli bir bölümünü değiştirdi. Kadınların oy, eğitim, çalışma, boşanma, miras ve mülkiyet hakları uzun mücadelelerle kazanıldı. Ancak yasal eşitlik, toplumsal eşitliğin otomatik olarak gerçekleşmesini sağlamadı. Hukuk kadını eşit yurttaş kabul etse bile bakım yükü, ücret eşitsizliği, ekonomik bağımlılık ve erkek şiddeti devam edebilir.
Devletin kadınla ilişkisi bu nedenle tek yönlü değildir. Devlet bir yandan kadınların haklarını tanıyan, şiddetten korunma mekanizmaları kuran ve bakım hizmetleri sağlayan kurum olabilir. Öte yandan aileyi, nüfusu ve kadın bedenini denetleyen güç olarak da işleyebilir. Belirleyici olan devlet kurumlarının hangi toplumsal güçlerin etkisi altında olduğu ve kadınların karar süreçlerinde ne kadar bağımsız örgütlenme gücüne sahip bulunduğudur.
Kadınların yalnızca devletin korumasına muhtaç mağdurlar olarak görülmesi de sorunludur. Koruma gereklidir fakat özgürlük korumadan daha fazlasıdır. Kadının kendi sözünü, örgütlenmesini ve karar gücünü kurması gerekir. Koruyan özne devlet, korunan nesne kadın olduğunda eski vesayet ilişkisi başka biçimde sürebilir.
Şiddet: Düzenin Dışındaki Sapma Değil, Düzeni Koruma Aracı
Kadına yönelik şiddet çoğu zaman öfkeli, eğitimsiz veya sorunlu erkeklerin bireysel davranışı olarak açıklanır. Bu tür etkenler bazı olaylarda rol oynayabilir. Ancak şiddetin toplumsal yaygınlığını açıklamaz.
Şiddet, erkek egemen düzenin sınırlarını koruyan araçlardan biridir. Kadın kendisine biçilen rolü reddettiğinde, boşanmak istediğinde, ekonomik bağımsızlık kazandığında, cinselliği hakkında karar verdiğinde veya erkeğin otoritesini sorguladığında şiddet riski artabilir. Bu durum şiddetin yalnızca kontrol kaybı olmadığını, kontrolü yeniden kurma girişimi olduğunu gösterir.
Kadın cinayetlerinde sıkça görülen “Beni terk edemezsin” düşüncesi, kadını bağımsız insan olarak değil, erkeğin yaşamına ait varlık olarak gören sahiplik anlayışını açığa çıkarır. Erkek kadının ayrılma kararını ilişkiyi bitirme hakkı olarak değil, kendisine yönelmiş hakaret veya mülk kaybı gibi algılayabilir.
Toplum bu sahiplik anlayışını açık veya örtülü biçimde desteklediğinde şiddet cesaret kazanır. Kadının kıyafeti, davranışı, gece dışarı çıkması veya erkekle ilişkisi sorgulanırken erkeğin şiddeti ikincil hale getirilir. Böylece fail yerine kadının yaşamı yargılanır.
Erkek şiddeti yalnızca kadınlara zarar vermez. Çocukları, aileyi ve bütün toplumu korku üzerinden biçimlendirir. Erkeklere de duygularını bastırmayı, çatışmaları güç yoluyla çözmeyi ve egemenliği erkekliğin ölçüsü saymayı öğretir. Erkek egemenlik erkeğe ayrıcalık verirken onu şiddet, rekabet ve duygusal yoksunluk içine de hapseder.
Ancak erkeklerin bu düzenden zarar görmesi, kadınlarla aynı konumda oldukları anlamına gelmez. Erkek egemenlik erkeklere farklı düzeylerde de olsa toplumsal üstünlük ve karar gücü sağlar. Bu nedenle erkeklerin özgürleşmesi, sahip oldukları ayrıcalıkları görmeden ve bu ayrıcalıklardan vazgeçmeden mümkün değildir.
Kutsallık ve Ahlak Kadın Üzerindeki Denetimi Nasıl Meşrulaştırdı?
Toplumlar yalnızca zorla yönetilmez. İktidarın kalıcı olması için ahlaki ve kutsal bir anlam dünyası kurması gerekir. Erkek egemen düzen de kadın üzerindeki denetimi doğal, kutsal ve değişmez gösteren anlatılar üretti.
Kadının erkeğe itaat etmesi aile düzeninin gereği, annelik kadının değişmez doğası, bekaret ailenin namusu ve erkek otoritesi kutsal düzenin parçası olarak sunuldu. Böylece tarihsel olarak kurulmuş ilişkiler insan doğasının veya ilahi düzenin sonucu gibi gösterildi.
Kadının bedeni bir yandan günahın, ayartmanın ve düzensizliğin kaynağı olarak anlatılırken diğer yandan annelik üzerinden kutsandı. Bu iki görüntü birbirine karşıt gibi görünse de aynı denetim mantığını taşıyabilir. Kadın ya tehlikeli beden ya da kendisini ailesine adayan kutsal anne olarak kabul edilir. Her iki durumda da kendi başına insan olarak görülmez.
Kutsal annelik kadına büyük bir değer veriyor gibi görünür. Fakat kadından kendi ihtiyaçlarını, arzularını ve kişiliğini çocukları için yok etmesi isteniyorsa bu yüceltme özgürleştirici değildir. Kadın annelik rolünün dışına çıktığında değersizleştiriliyorsa kutsallık bir kafese dönüşür.
Bu nedenle sorun inanç sahibi insanların varlığı değil, kutsallığın toplumsal tahakkümü sorgulanamaz hale getirmek için kullanılmasıdır. Bir ilişkinin kutsal ilan edilmesi, o ilişkinin adil olduğu anlamına gelmez. Kutsal kabul edilen aile içinde şiddet, baskı ve eşitsizlik bulunabilir.
Gerçek ahlak itaat üzerine değil, özgür irade, karşılıklılık ve sorumluluk üzerine kurulmalıdır. Kadının korku nedeniyle sürdürdüğü ilişki ahlaki değil, zorunlu ilişkidir. Özgürlük olmadan verilen sadakatin ahlaki değeri tartışmalıdır.
Bilginin Erkekleşmesi
Kadın üzerindeki tahakküm yalnızca maddi kurumlarla değil, bilgi üretimiyle de sürdürüldü. Tarih, savaşlar, devletler, krallar ve fetihler üzerinden yazıldığında kadınların bakım, üretim, iyileştirme, doğum, beslenme ve toplumsal hafızadaki rolleri görünmez kaldı.
Kadınların yaptığı işler yazılı kayıtlara daha az geçtiği için tarihte daha az önemli oldukları sanıldı. Oysa kayıtların azlığı, faaliyetin önemsizliğinden değil, yazıyı ve kurumları denetleyenlerin neyi kayda değer gördüğünden kaynaklanabilir.
Kadın bilgisi de benzer biçimde değersizleştirildi. Bitkiler, doğum, bakım, gıda, beden ve iyileştirme konusunda kuşaklar boyunca aktarılan bilgi, bilimsel veya resmi bilgi sayılmayabilir. Bilgi kurumları erkeklerin denetimine girdikçe kadınlar kendi deneyimlerinin bilgisinden uzaklaştırıldı.
Bu durum yalnızca geçmişte kalmadı. Kadın bedeni uzun süre tıbbi araştırmalarda erkek bedeninin farklı bir biçimi gibi ele alınabildi. Kadınların ağrı, hastalık ve ruhsal deneyimleri küçümsenebildi. Ev içindeki emek ekonomi biliminin hesaplarına dahil edilmedi. Erkeklerin yaşadığı tarih evrensel insanlık tarihi gibi sunuldu.
Kadın deneyimini bilgi üretiminin merkezine almak, kanıtın yerine kişisel deneyimi koymak değildir. Hangi soruların hiç sorulmadığını, hangi deneyimlerin veri sayılmadığını ve hangi insanların bilgi öznesi kabul edilmediğini araştırmaktır.
Jineoloji arayışı da bu noktada anlam kazanır. Kadını yalnızca araştırılan nesne olmaktan çıkarıp kendi yaşamının, tarihinin ve bilgisinin öznesi haline getirmeyi amaçlar. Bilginin özgürleşmesi, kadınların akademik kurumlara eklenmesinden daha fazlasını gerektirir. Bilginin hangi yaşamı koruduğu, hangi iktidarı güçlendirdiği ve kimin deneyimini görünmez bıraktığı sorgulanmalıdır.
Kadın ile Doğanın Birlikte Tahakküm Altına Alınması
Erkek egemen düşünce tarih boyunca kadın ile doğa arasında bağ kurdu. Erkek akıl, kültür ve yönetimle; kadın ise beden, duygu ve doğayla özdeşleştirildi. Bu ayrım tarafsız değildi. Akıl bedenin, kültür doğanın ve erkek kadının üzerinde konumlandırıldı.
Kadının doğaya daha yakın olduğu düşüncesi ilk bakışta olumlu görünebilir. Fakat kadınları değişmez bir biyolojik öze hapsetme riski taşır. Kadınlar doğaları gereği daha barışçı, daha bakım veren veya daha ekolojik değildir. Kadınlarla doğa arasındaki yakınlık büyük ölçüde tarihsel işbölümü ve ortak tahakküm deneyimi üzerinden kurulmuştur.
Kadınlar su, gıda, tohum, bakım ve gündelik yaşamın sürdürülmesinden sorumlu tutuldukları için ekolojik yıkımın sonuçlarını daha doğrudan yaşayabilir. Su kaynağı kuruduğunda, toprak zehirlendiğinde, orman yok edildiğinde veya iklim krizi göçü zorladığında yaşamı sürdürme yükü ağırlaşır.
Doğa yalnızca kaynak, kadın yalnızca bakım sağlayıcı olarak görüldüğünde ikisi de sınırsızca kullanılabilecek varlıklar haline getirilir. Toprak ne kadar ürün verirse versin daha fazlası istenir; kadın ne kadar bakım emeği verirse versin bu görev doğal kabul edilir. Her ikisinin de yenilenme sınırları, ihtiyaçları ve kendi varoluş değeri görmezden gelinir.
Bu nedenle ekolojik mücadele ile kadın özgürlük mücadelesi birbirinden koparılamaz. Fakat bu bağ kadınların biyolojik olarak doğaya yakın olduğu düşüncesine değil, tahakküm üreten aynı zihinsel ve maddi düzenin hem doğayı hem kadın emeğini nesneleştirmesine dayanmalıdır.
Kapitalizm Erkek Egemenliği Nasıl Yeniden Kurdu?
Kapitalist modernlik eski erkek egemen ilişkileri ortadan kaldırmadı. Onları ücret, piyasa, tüketim, özel mülkiyet ve modern aile üzerinden yeniden biçimlendirdi. Kadınların ücretli çalışmaya katılması önemli bir özgürleşme alanı açtı fakat ücretli emek tek başına eşitlik getirmedi.
Kadınlar çoğu zaman düşük ücretli, güvencesiz ve bakım ilişkili sektörlerde yoğunlaştı. Ev hizmetleri, çocuk bakımı, hasta bakımı, tekstil, temizlik ve hizmet alanları kadın emeğinin ucuz sayıldığı işlere dönüştü. Kadının evde ücretsiz yaptığı iş, piyasada da düşük değerli kabul edildi.
Tüketim kültürü kadın bedenini başka bir biçimde metalaştırdı. Kadının görünümü, yaşı, kilosu ve cinselliği geniş bir pazarın konusu haline geldi. Kadına hem güzel, genç ve çekici olması hem de saygın, ölçülü ve aileye bağlı kalması buyuruldu. Birbiriyle çelişen bu talepler, kadınların sürekli olarak kendilerini yetersiz hissetmesine yol açabilecek bir denetim düzeni oluşturdu.
Kapitalizm kadın özgürlüğünün dilini bile piyasaya uyarlayabilir. Özgürlük, kolektif haklar ve toplumsal dönüşüm yerine bireysel tüketim, kariyer ve kişisel başarıyla sınırlandırılabilir. Bazı kadınların şirket yönetimlerine veya siyasal makamlara yükselmesi önemli olsa da alttaki kadınların bakım ve hizmet emeği sömürülmeye devam ediyorsa toplumsal düzen bütünüyle özgürleşmiş olmaz.
Bir kadının başka kadınların ucuz emeği sayesinde kariyer yapabilmesi, kadınların ortak kurtuluşu anlamına gelmez. Kadın özgürlüğü birkaç kadının erkeklerin bulunduğu iktidar makamlarına ulaşmasından ibaret değildir. İktidarın, emeğin ve bakımın örgütlenme biçiminin değişmesini gerektirir.
Kadınlar Tarihin Sessiz Kurbanları Değildi
Kadın üzerindeki tahakkümü anlatmak, kadınları tarihin pasif kurbanları gibi göstermek anlamına gelmemelidir. Kadınlar her dönemde dayanışma ağları kurdu, bilgiyi aktardı, üretime katıldı, isyan etti, grev yaptı, savaşa karşı çıktı, toplulukları ayakta tuttu ve erkek egemen kuralları ihlal etti.
Kadınların direnişi yalnızca örgütlü siyasal hareketlerde görülmez. Zorla evliliğe karşı çıkmak, şiddet uygulayan erkeği terk etmek, bilgiyi başka kadınlara aktarmak, gizli dayanışma ağları kurmak, ücret talep etmek veya çocukların farklı yetişmesini sağlamak da gündelik direniş biçimleridir.
Feminist hareketler, sosyalist kadın mücadeleleri, işçi kadınların grevleri, ulusal özgürlük mücadeleleri içindeki kadın örgütlenmeleri ve ekoloji mücadeleleri kadınların kendi sözünü kurduğu geniş bir tarih yarattı. Bu mücadeleler sayesinde erkek egemenliğin doğal değil, tarihsel ve değiştirilebilir olduğu daha görünür hale geldi.
Kadınların yalnızca karma örgütlerin içinde yer alması her zaman yeterli olmadı. Çünkü erkek egemen kültür devrimci, sosyalist veya demokratik örgütlerin içinde de yeniden üretilebilir. Kadınların bağımsız örgütlenme alanları bu nedenle bölünme değil, eşit ilişkinin kurulabilmesi için güç oluşturma yolu olarak ortaya çıktı.
Eşit olmayanların yalnızca aynı masaya oturması eşitlik yaratmaz. Söz hakkı, örgütlenme gücü ve karar mekanizmaları eşit değilse biçimsel birliktelik güçlü olanın hakimiyetini sürdürebilir.
Öcalan’ın Açtığı Alan: Kadın Tahakkümü Uygarlığın Temel Sorunudur
Öcalan’ın düşüncesinde kadın üzerindeki tahakküm ikincil bir toplumsal sorun olarak ele alınmaz. Kadının denetlenmesi, sınıflı ve devletli uygarlığın kuruluşunda temel bir eşik olarak değerlendirilir. Bu yaklaşım, sömürüyü yalnızca ücretli emek veya ekonomik sınıflar üzerinden açıklayan çerçeveyi genişletir.
Kadının bedeni, emeği ve doğurganlığı üzerinde kurulan egemenlik; mülkiyet, aile, soy, devlet ve sınıflaşmanın gelişmesiyle iç içe okunur. Kadın üzerindeki tahakküm, daha sonraki köleleştirme ve sömürü biçimleri için toplumsal bir zemin oluşturur. Bir insanın başka bir insan üzerinde sahiplik kurabileceği düşüncesi önce gündelik yaşamın ve ailenin içinde normalleştirilir.
Bu yaklaşım, bütün tarihsel sorunların tek nedenini kadın üzerindeki tahakküme indirgemek değildir. Sınıf, sömürgecilik, devlet, kapitalizm ve ekolojik yıkımın kendilerine özgü işleyişleri vardır. Ancak kadın üzerindeki egemenliği dışarıda bırakan bir tarih okuması, iktidarın en eski ve en sürekli biçimlerinden birini göremez.
Öcalan’ın açtığı alanda kadın özgürlüğü, mevcut düzende kadınların temsil oranını artırmaktan daha geniş anlam taşır. Ailenin, emeğin, bilginin, siyasetin ve örgütlenmenin yeniden kurulmasını gerektirir. Kadının özgür olmadığı toplumun demokratik ve özgür sayılamayacağı düşüncesi buradan doğar.
Bu bakış erkeklerin de dönüşmesini zorunlu kılar. Kadın özgürlüğü yalnızca kadınların kendi üzerlerindeki yasakları kaldırması değildir. Erkeklerin sahiplik, denetim, üstünlük ve karar verme ayrıcalıklarıyla yüzleşmesi gerekir. Erkek egemenlik yalnızca düşünce düzeyinde değil; ev içindeki işbölümünde, konuşma biçiminde, örgütlerdeki görev dağılımında ve gündelik ilişkilerde çözülmelidir.
Bir erkek eşitliği savunduğunu söyleyebilir ama evdeki bütün bakım işlerini kadına bırakabilir. Kadın özgürlüğünü desteklediğini söyleyebilir ama kadınların bağımsız örgütlenmesini tehdit olarak görebilir. Demokratik siyaseti savunabilir ama karar alınırken kadınların sözünü kesebilir. Erkek egemenlik çoğu zaman büyük teorilerden önce bu gündelik davranışlarda yaşar.
Bu nedenle özgürleşme yalnızca devlet iktidarının değiştirilmesiyle tamamlanamaz. İktidar ilişkileri ailede, dilde, sevgide, cinsellikte, bilgide ve örgütlenmede yeniden üretiliyorsa devrim gündelik yaşamın içine girmek zorundadır.
Kadın Özgürlüğü Neyi Değiştirir?
Kadının özgürleşmesi yalnızca kadınların hayatını değiştirmez. Emeğin, ailenin, sevginin, siyasetin, bilginin ve toplumun anlamını değiştirir.
Bakım emeği kadınların doğal görevi olmaktan çıktığında toplum bakımın ortak bir sorumluluk olduğunu kabul etmek zorunda kalır. Çocukların, yaşlıların, hastaların ve engellilerin bakımı aile içindeki bir kadının sırtına yüklenmek yerine erkekler, toplum ve kamusal kurumlar tarafından paylaşılır.
Kadın bedeni aile veya devletin mülkü olmaktan çıktığında özgürlük soyut bir hak olmaktan çıkar. İnsanların kendi bedenleri ve yaşamları hakkında karar verebilme gücüne dönüşür.
Aile erkek reisliğine dayalı yapı olmaktan çıktığında sevgi ile itaat birbirinden ayrılır. Birliktelik sahiplik değil karşılıklı irade temelinde kurulabilir.
Bilgi erkek deneyimini insanlığın bütünü gibi sunmaktan vazgeçtiğinde tarih, bilim ve toplum daha geniş bir gerçeklikle karşılaşır.
Kadınların bağımsız siyasal gücü arttığında demokrasi yalnızca sandık ve temsil meselesi olmaktan çıkar. Gündelik yaşamın, ekonominin ve toplumsal kararların paylaşılması anlamına gelir.
Kadın özgürlüğü sınıf mücadelesini zayıflatmaz. Sınıf sömürüsünün ev içindeki, bakım alanındaki ve beden üzerindeki uzantılarını görünür hale getirerek mücadeleyi derinleştirir. Ekoloji mücadelesini dağıtmaz; doğaya ve kadına yönelen ortak nesneleştirme mantığını açığa çıkarır. Demokratik mücadeleyi bölmez; demokrasinin evin kapısında sona ermesini engeller.
Açık Kalan Temel Soru
Kadınların eğitime, çalışma yaşamına, siyasete ve hukuki haklara erişimi tarihsel açıdan büyük kazanımlardır. Ancak daha derin soru şudur: Kadınlar mevcut erkek egemen kurumlara mı katılacaktır, yoksa bu kurumların işleyişini de değiştirecek midir?
Kadınların orduda, devlette, şirketlerde ve siyasal partilerde daha fazla yer alması biçimsel eşitliği geliştirebilir. Fakat aynı kurumlar sömürü, savaş, rekabet ve doğa yıkımı üretmeye devam ediyorsa yalnızca yöneticilerin cinsiyetinin değişmesi özgürlük için yeterli değildir.
Kadın özgürlüğü, kadınların erkeklerle aynı biçimde iktidar kullanabilmesi değildir. İktidarın kendisini, yönetme kültürünü, emeğin bölüşümünü ve toplumsal yaşamın amaçlarını dönüştürme arayışıdır.
Bu nedenle kadın özgürlüğü hem eşitlik hem farklılık hem de toplumsal dönüşüm meselesidir. Kadınlar erkeklerle eşit haklara sahip olmalı; fakat erkek egemen düzenin değerlerini taklit etmek zorunda bırakılmamalıdır. Rekabet, fetih, sınırsız büyüme, şiddet ve tahakküm insanlığın değişmez değerleri değildir.
Kadın üzerindeki tahakküm binlerce yıllık bir süreç içinde aileye, mülkiyete, devlete, sınıflara, ahlaka ve bilgiye yerleşti. Bu nedenle özgürleşme de tek bir yasayla veya tek bir siyasal değişimle tamamlanamaz. Hukuki, ekonomik, kültürel, bedensel ve zihinsel alanların birlikte dönüşmesini gerektirir.
Kadının özgürlüğü sonraya bırakılamaz. Sınıfsız toplum kurulduktan, ulusal sorun çözüldükten, devlet ele geçirildikten veya ekonomik kalkınma tamamlandıktan sonra ele alınacak bir ek mesele değildir. Çünkü kadın üzerindeki tahakküm bu yapıların içinde çalışır. Sonraya bırakıldığında yeni düzenin içine taşınır.
Kadın üzerindeki tahakküm, yalnızca kadının özgürlüğünü elinden almadı; toplumun sevgiyi, emeği, aileyi, doğayı ve özgürlüğü anlama biçimini de sakatladı.
Bu nedenle kadının özgürleşmesi tarihin eksik bırakılmış bir adalet borcunun ödenmesinden daha fazlasıdır. İnsanlığın tahakküm üzerine kurulmuş yaşam biçimini değiştirme arayışıdır.
Kadın özgür değilse toplum özgür değildir. Çünkü insanlığın yarısını yöneten, denetleyen ve susturan bir düzen, geri kalan yarıyı da iktidarın, şiddetin ve korkunun içine hapseder.

Yorumlar
Yorum Gönder
Eleştiri ve tartışmaya açığım. Hakaret, tehdit, ayrımcılık ve reklam içeren yorumlar yayımlanmaz.