Bölüm 1 - Öcalan’ın Açtığı Alanı Yeniden Düşünmek
Bölüm-1 Öcalan’ın Açtığı Alanı Yeniden Düşünmek
İnsan, kendisini doğanın dışına yerleştirdiği gün yalnızca doğayı değil, kendisini de yanlış anlamaya başladı.
Abdullah Öcalan’ın düşüncesine yalnızca Kürt sorunu, devlet ya da iktidar başlıklarından girildiğinde büyük bir alan görünmez hale gelir. Çünkü onun giderek genişleyen düşünsel arayışı devletin toplumla, erkek egemenliğinin kadınla, kapitalizmin emekle, uygarlığın doğayla ve bilginin iktidarla kurduğu ilişkileri aynı tarihsel bütün içinde düşünmeye yöneliyor. Burada tek başına siyaset bilimi yetmiyor. Ekonomi yetmiyor. Tarih yetmiyor. Biyoloji ya da ekoloji de tek başına yetmiyor. Bir maden ocağına baktığımızda bunu açık biçimde görürüz. Orada yalnızca yerin altından çıkarılan bir cevher yoktur. Jeoloji vardır, su vardır, orman vardır, köylünün yaşam alanı vardır, işçinin emeği vardır, şirketin karı vardır, devletin ruhsatı vardır, mülkiyet vardır, enerji politikası vardır. Aynı gerçekliğin içine ekonomi de girer, ekoloji de, sınıf da, devlet de, yaşam hakkı da. Gerçeklik zaten parçalı değildir. Onu parçalayan bizim bilgi düzenimizdir.
Kürt Sorunundan Uygarlık Sorununa
Öcalan’ın düşünsel yolculuğu başlangıçta Kürt halkının inkarı, sömürgeleştirilmesi ve siyasal statüsüzlüğü ekseninde gelişti. Dönemin ulusal kurtuluş hareketleri ve Marksist-Leninist siyasal iklimi içinde çözümün temel araçları belliydi. Örgüt, devrim, iktidar, ulusal kurtuluş ve devlet. Fakat zaman ilerledikçe daha zor bir sorun ortaya çıktı. Ezilen bir halk kendi devletini kurduğunda gerçekten özgürleşmiş oluyor muydu? Yeni devlet sınıfsal sömürüyü, erkek egemenliğini, bürokrasiyi, doğanın yağmalanmasını ve iktidarın toplumdan kopmasını kendiliğinden ortadan kaldırmıyordu. Hatta tarih çoğu kez tersini gösteriyordu. Devlet el değiştiriyor, fakat devlet mantığı yaşamaya devam ediyordu.
Bu noktadan sonra Kürt sorunu sınır ve egemenlik sorunu olmaktan çıkıp uygarlığın kendisini sorgulayan daha geniş bir alana açıldı. Ulus-devlet yalnızca Kürtleri devletsiz bırakan bir yapı değildi. Farklı halkları, dilleri, inançları ve kültürleri tek kimlik içinde eritmeye çalışan modern bir iktidar biçimiydi. Kapitalizm yalnızca fabrikada patronun işçiden artı-değer çekmesi değildi. Pazarı evin içine, bedenin içine, zamana, toprağa, suya, bilgiye kadar taşıyan bir yaşam düzeniydi. Erkek egemenliği de yalnızca aile içindeki eşitsizlik değildi. Mülkiyetin, mirasın, soyun, savaşın, devletin ve gündelik kültürün içine işlemiş çok daha eski bir tahakküm biçimiydi.
Böylece eksen değişti. Devleti ele geçirmekten toplumu örgütlemeye, ulus-devletten demokratik ulusa, merkezi iktidardan demokratik konfederalizme doğru bir düşünsel yönelim gelişti. Buradaki dönüşüm yalnızca yeni kavramlar üretmek değildir. Tarihin öznesini değiştirmektir. Devletin yerine toplumu, yönetilen halkın yerine kendi kendini örgütleyen toplulukları, adına karar verilen kadının yerine kendi bilgisini ve kurumlarını üreten kadını, korunacak bir dış çevre olarak görülen doğanın yerine insanı da içeren canlı ilişkiler bütününü yerleştirmektir.
Parçalanmış Bilgi, Parçalanmış Gerçeklik
Modern bilim insanlığa olağanüstü imkanlar sundu. Fizik maddenin derinliklerine indi. Biyoloji canlılığın mekanizmalarını çözdü. Nörobilim beynin işleyişine yaklaştı. Ekonomi üretim ve bölüşümü inceledi. Sosyoloji kurumları, siyaset bilimi devleti çözümlemeye çalıştı. Fakat uzmanlaşma büyüdükçe başka bir sorun ortaya çıktı. İnsan farklı disiplinlerin elinde parçalara ayrıldı.
Oysa insan aynı anda hücrelerden oluşan biyolojik bir canlıdır, dil kuran bir zihindir, emek üreten bir bedendir, kültür taşıyan tarihsel bir varlıktır, ahlaki kararlar veren ve politik ilişkiler kuran toplumsal bir öznedir. Bir nöronun elektriksel faaliyetini anlamak insanı anlamaya yetmez. Ücret ilişkisini çözümlemek de yetmez. Genetik mirası bilmek yetmez. Çünkü insan bütün bu düzeylerin birbirine geçtiği yerde ortaya çıkar.
Öcalan’ın birinci doğa ve ikinci doğa ayrımı bu nedenle önemlidir. Toplum doğanın dışından gelmedi. Kozmik, kimyasal ve biyolojik evrimin içinden çıktı. Fakat toplum biyolojinin basit devamı da değildir. Dil, sembol, emek, kültür, ahlak ve politika yeni bir örgütlenme düzeyi yarattı. İnsan doğadan kopmadı. Doğa insan içinde başka bir karmaşıklık düzeyine ulaştı.
Bu dizinin üzerinde duracağı temel hatlardan biri de burada oluşuyor. Doğa bilimlerinden beslenmeyen sosyal bilimler insanı eksik okur. Toplumsal tarihi görmeyen doğa bilimleri ise insanın özgünlüğünü kavrayamaz.
Üç Yüz Bin Yıllık İnsan, Birkaç Bin Yıllık Devlet
Devlet bugün öylesine doğal gösteriliyor ki onsuz toplum düşünülemezmiş gibi davranıyoruz. Oysa ölçeği değiştirdiğimizde tablo tamamen değişiyor. Homo sapiens yaklaşık üç yüz bin yıldır dünyada. Merkezi devlet yapıları ise bu tarihin çok küçük bir bölümünde var.
İnsanlar devletlerden çok daha önce birlikte yaşadı. Çocuk baktı. Avlandı. Topladı. Paylaştı. Bilgi aktardı. Çatıştı. Uzlaştı. Göç etti. Ritüeller geliştirdi. Ortak kararlar aldı. Devlet insan biyolojisinin zorunlu sonucu değildir. Tarihin belirli koşullarında ortaya çıkmış bir örgütlenme biçimidir.
Böyle bakıldığında kavram değişti. Devlet olmazsa toplum nasıl yaşar sorusunun yerine toplumun devletten önce nasıl yaşadığına ve devletin içinde, yanında, altında kendi yaşam kapasitesini nasıl sürdürdüğüne bakmak gerekir. Köy komünleri, halk meclisleri, kadınların taşıdığı yaşam bilgisi, inanç toplulukları, loncalar, isyanlar, işçi örgütleri, mahalle dayanışmaları ve yerel kolektifler aynı tarihsel damarın farklı biçimleridir.
Öcalan’ın ahlaki ve politik toplum kavramı bu kapasiteyi işaret eder. Ahlak yukarıdan dayatılmış değişmez kurallar değildir. Toplumun nasıl yaşayacağına ilişkin ortak ölçüler geliştirme gücüdür. Politika ise profesyonel siyasetçinin mesleği değil, toplumun kendi sorunları hakkında karar verebilme yeteneğidir. Devlet bu alanları tekeline aldığında hukuk toplumun ahlakının, bürokrasi toplumun politikasının, piyasa ise toplumun ekonomisinin yerine geçmeye başlar.
Kadını Merkeze Aldığımızda Tarih Değişir
Tarihin büyük bölümünü erkekler yazdı. Daha önemlisi, kendi deneyimlerini insanlığın evrensel deneyimi gibi sundular.
Kadın sorunu uzun süre daha büyük kabul edilen siyasal ve ekonomik meselelerin alt başlığına indirildi. Liberal düşünce hukuki eşitliğe ağırlık verdi. Klasik sosyalist düşünce üretime katılımı ve sınıfsal sömürüyü merkeze aldı. Bunlar önemli kazanımlar yarattı ama erkek egemenliğinin daha derin köklerini bütünüyle açıklamadı. Ev içi emek, bakım, cinsellik, soy, miras, namus, din, dil ve gündelik hayat bu yapının taşıyıcıları olmaya devam etti.
Öcalan kadına yönelik tahakkümü uygarlığın kuruluş sorunlarından biri olarak ele alır. Kadının emeğine, bedenine, bilgisine ve toplumsal konumuna el konulmasını daha sonraki köleleştirme ve mülkleştirme biçimlerinin öncü örneklerinden biri olarak görür. Bu yaklaşım sınıf sorununu küçültmez. Tersine sınıflaşmanın hangi tarihsel ilişkilerin içinden geliştiğini yeniden düşündürür. Erkek egemenliği, sınıf ve devlet birbirinden bağımsız üç çizgi değildir. Tarih boyunca birbirini besleyen ve yeniden üreten tahakküm biçimleridir.
Bugün arkeoloji, antropoloji, feminist teori, evrimsel biyoloji ve toplumsal cinsiyet araştırmaları bu alanı birlikte düşünmemize imkan veriyor. Biyolojik farklılık ile toplumsal hiyerarşinin aynı şey olmadığını artık daha açık biçimde biliyoruz. Evrim yalnızca rekabet üretmedi. Bakım, işbirliği, toplumsal öğrenme ve uzun çocukluk dönemi de insanlaşmanın merkezindeydi. İnsan yavrusu yıllarca başkalarının bakımına muhtaçtır. Daha başlangıçta birey değiliz. İlişkiyiz.
Jineoloji bu nedenle yalnızca kadınlar hakkında daha fazla bilgi üretme girişimi olarak okunamaz. Kadının bilginin nesnesi olmaktan çıkıp kendi tarihinin ve özgürlük bilgisinin öznesi haline gelme arayışıdır. Burada tartışılan şey yalnızca bilgi miktarı değil, bilginin kim tarafından ve hangi yaşam deneyiminden üretildiğidir.
Doğaya Tahakküm ile İnsana Tahakküm Aynı Zihinde Buluşur
Kapitalist modernite ağaca baktığında orman görmez, kereste stoku görür. Nehre baktığında ekosistem görmez, enerji kapasitesi görür. Toprağa baktığında yaşam döngüsü görmez, metrekare görür. İşçiye baktığında insan görmez, maliyet kalemi görür.
Ekolojik kriz bu nedenle yalnızca yanlış teknolojilerin sonucu değildir. Doğayı ilişki olmaktan çıkarıp nesneye indiren bir uygarlık aklının sonucudur. İnsanın insan üzerindeki tahakkümü ile insanın doğa üzerindeki tahakkümü aynı tarihsel anda ve aynı biçimde ortaya çıkmadı. Fakat aynı zihinsel kalıpta buluştular. Yaşamı kendi ilişkileri, sınırları ve döngüleri bulunan bir bütün olarak değil, yönetilecek ve kullanılacak bir nesne olarak görmek.
Kadının bedeni, işçinin emeği, halkların kültürü ve doğanın varlıkları farklı biçimlerde denetlenir. Ancak hepsinde benzer bir mantık çalışır. Kendisi için var olanı başkası için kullanılabilir hale getirmek.
Ekoloji bilimi bize bunun karşısında başka bir gerçeklik gösteriyor. Hiçbir tür tek başına var olmaz. Bir ormanı yalnızca ağaçların toplamı olarak tanımlayamayız. Toprak mikroorganizmaları, mantarlar, böcekler, kuşlar, memeliler, su döngüsü, iklim ve bitkiler birlikte yaşayan bir ilişkiler ağı oluşturur. Toplum da böyledir. İnsan da.
Kapitalist Modernite Fabrikadan Daha Büyüktür
Kapitalizmi yalnızca patron ile işçi arasındaki ilişkiye indirgemek yetersizdir. Öcalan’ın kapitalist modernite kavramının önemi burada ortaya çıkar. Kapitalizm, endüstriyalizm ve ulus-devlet birbirini tamamlayan üç temel yapı olarak düşünülür. Sermaye birikir, endüstriyalizm doğayı sınırsız büyümenin hammaddesine dönüştürür, ulus-devlet ise farklılıkları merkezi yönetimin ihtiyaçlarına göre düzenler.
Bu sistem yalnızca fabrikada kurulmaz. Evde kurulur. Okulda kurulur. Kent planında kurulur. Medyada kurulur. Bedende kurulur. Dilde kurulur. Tüketim alışkanlıklarında kurulur. Zamanı kullanma biçimimizde kurulur.
Bu nedenle emek mücadelesini, kadın özgürlüğünü ve ekolojiyi yan yana duran üç ayrı mücadele gibi görmek yetmez. Bunlar aynı yaşam düzeninin farklı damarlarıdır. İşçinin ücretini artırıp zehirli üretimi sürdürmek, kadının kamusal alana katılımını savunup ev içindeki görünmeyen emeği korumak, doğayı savunup mülkiyet ilişkilerine dokunmamak dönüşümü yarım bırakır.
Özgürlük parçalı kurulamaz.
Özgürlük Doğadan Kaçmak Değildir
İnsan davranışı ne yalnızca genlerin ürünüdür ne de sınırsız bir iradenin. Beynimiz, hormonlarımız, çocukluk deneyimlerimiz, kültürümüz, sınıfsal konumumuz, çevremiz ve içinde yaşadığımız kurumlar birlikte bizi biçimlendirir. Fakat bizi biçimlendiren koşullar bizi bütünüyle kapatmaz.
Nörobilim beynin yaşam boyunca değişebildiğini gösteriyor. Evrimsel biyoloji insanın hem rekabet hem işbirliği kapasitesine sahip olduğunu ortaya koyuyor. İnsan genlerinin mahkumu değildir. Ama koşullarından bağımsız soyut bir irade de değildir.
Bu durumda özgürlük doğanın dışına çıkmak değildir. İçinde bulunduğumuz koşulları anlayabilmek, onları birlikte tartışabilmek ve gerektiğinde değiştirecek kurumlar kurabilmektir. Özgürlüğün toplumsal yanı burada başlar. İnsan tek başına özgürleşmez. Dilini, bilgisini, güvenliğini, bakımını ve yaşam imkanlarını başkalarıyla birlikte üretir.
Öcalan’ın özgürlüğü ahlaki ve politik toplumla ilişkilendirmesi bu nedenle önemlidir. Toplum kendi sorunlarını tartışamıyor, kararlarını alamıyor ve kurumlarını oluşturamıyorsa yalnızca bireysel haklar özgürlüğün tamamını oluşturamaz.
Bilgi de Bir İktidar Alanıdır
Modern devlet nüfusu sayar, sınıflandırır, sınırlar çizer, normal ve anormal olanı tanımlar. Kapitalizm zamanı ölçer, emeği maliyete dönüştürür, doğayı kaynağa çevirir, bilgiyi patente bağlar. Bilgi bu nedenle yalnızca dünyayı anlamanın aracı değildir. Dünyayı yönetmenin aracı haline de gelebilir.
Öcalan’ın pozitivizm eleştirisini bilime karşı bir itiraz olarak okumak sığ kalır. Bilimin gözlem, deney, kanıt, eleştiri ve yanlışlanabilirlik gibi kazanımları insanlığın ortak hazinesidir. Sorun bilimin varlığı değil, bilginin kim tarafından, kimin adına ve hangi toplumsal ilişkiler içinde üretildiğidir.
Bir köylünün toprağına ilişkin bilgisi, bir kadının bakım deneyimi, bir işçinin üretim sürecine ilişkin bilgisi ile laboratuvarın bilgisi birbirinin düşmanı değildir. Bunları hiyerarşik biçimde ayırmak yerine karşılaştırmak, sınamak ve buluşturmak gerekir. Bilim topluma yukarıdan bilgi indiren bir otorite olmaktan çıktığında daha da güçlenir. Toplum da kendi yaşamına ilişkin karar süreçlerinde bilgiye daha doğrudan katılır.
Disiplinlerarası düşünceyi de burada ciddiye almak gerekir. Kuantumu topluma benzeterek, biyolojiyi siyasetin kanıtı yaparak ya da ekolojiyi doğrudan ahlak öğretisine dönüştürerek değil. Her bilgi alanının kendi sınırlarını koruyarak diğer alanlarla karşılaşması gerekir. Fizik bize maddenin davranışını anlatır. Biyoloji canlılığı. Tarih toplumsal dönüşümü. Feminist teori görünmez hale getirilen tahakküm ilişkilerini. Politik ekonomi sermayeyi. Hiçbiri diğerinin yerine geçmez. Fakat birlikte bakıldığında gerçekliğin daha geniş bir bölümü görünür hale gelir.
Öcalan’ın Açtığı Alan
Öcalan’ın düşüncesinin bugün taşıdığı asıl güç, hazır cevaplar vermesinden çok farklı sorunları aynı tarihsel alanda düşünmeye zorlamasıdır. Kürt sorunu, devlet, sınıf, kadın, ekoloji, emek, bilgi ve demokrasi birbirinden kopuk başlıklar değildir. Aynı uygarlık tarihinin içinde şekillenmiş ilişkilerdir.
Bu nedenle özgürlük bir gün ilan edilecek son durum değildir. Her gün yeniden kurulan ilişkilerdir. Demokrasi yalnızca sandık değildir. Toplumun kendi yaşamına karar verebilme kapasitesidir. Ekoloji yalnızca çevreyi koruma faaliyeti değildir. İnsan toplumunun doğanın içindeki yerini yeniden kurmasıdır. Kadın özgürlüğü de başka devrimlerin sonrasına bırakılacak bir başlık değildir. Özgür toplumun ölçüsüdür.
İnsanlık üç yüz bin yıllık tarihinde devletten daha uzun yaşadı. Kadınlar devletlerden daha eski bir yaşam bilgisini taşıdı. Doğa kapitalizmden milyarlarca yıl önce vardı. Emek piyasadan önce vardı. Dayanışma hukuktan önce vardı. Toplum bürokrasiden önce vardı.
Şimdi önümüzde başka bir düşünme görevi duruyor. Devletin gölgesinde toplumun kendi karar gücünü nasıl yeniden büyüteceğini, komünal yaşamın tarihsel ve evrimsel köklerini, kadın üzerindeki tahakkümün devletleşme ve sınıflaşmayla nasıl birleştiğini, ekolojik sınırların üretimi nasıl yeniden tanımlayacağını ve bilginin toplumla nasıl yeniden buluşacağını araştırmak.
Bu dizi tam olarak bu yolu izleyecek. Evrimsel biyolojiden arkeolojiye, ekolojiden nörobilime, feminist teoriden Marksist politik ekonomiye kadar farklı bilgi alanlarını aynı düşünsel masaya oturtacağız. Birbirlerini doğrulasınlar diye değil, birbirlerini sınasınlar diye.
Çünkü insan doğadan ayrı değildir. Emek toplumdan ayrı değildir. Kadın özgürlüğü demokrasiden ayrı değildir. Ekoloji ekonomiden ayrı değildir. Bilgi iktidardan ayrı değildir.
Özgür toplum da bunların hiçbirini ayrı ayrı kurtaramaz.

Yorumlar
Yorum Gönder
Eleştiri ve tartışmaya açığım. Hakaret, tehdit, ayrımcılık ve reklam içeren yorumlar yayımlanmaz.