Bölüm - 13 Devlet Kaçınılmaz mıydı?Rehberliğinde Öcalan'ı Yeniden Okumak
Bölüm - 13 Devlet Kaçınılmaz mıydı?
Bugün devletin dışında bir toplum düşünmek birçok insan için güçtür. İnsan doğduğu anda nüfusa kaydedilir, bir kimlikle tanınır, eğitim sisteminden geçer, yasalarla karşılaşır, vergi düzeninin parçası olur ve güvenlikten sağlığa kadar pek çok alanda devlet kurumlarıyla ilişki kurar. Devlet gündelik hayatın içine bu kadar yerleştiği için tarihsel bir kurum olduğu kolayca unutulur. Toplumun devlet sayesinde var olduğu, düzenin devlet tarafından yaratıldığı ve devlet olmadan ortak yaşamın kurulamayacağı düşüncesi güçlü bir kabule dönüşür.
İnsanlığın uzun tarihi başka bir tablo gösterir. Homo sapiens yaklaşık 300 bin yıldır yeryüzünde yaşarken devletli kent toplumlarının belirgin biçimde ortaya çıkışı çok daha yakın bir döneme aittir. Güney Mezopotamya'da Uruk gibi kentlerin büyümesi, anıtsal yapıların, yönetim kayıtlarının ve merkezileşmiş kurumların güçlenmesi yaklaşık son beş bin yıllık tarih içinde gerçekleşti. İnsanlık tarihinin çok büyük bölümü devlet kurumları olmadan yaşandı.
Bu gerçek devleti gereksiz bir sapma olarak görmeyi gerektirmez. Devlet büyüyen nüfus, artan üretim, kentleşme, savaş, mülkiyet, borç, ticaret, kayıt ve büyük ölçekli koordinasyon ihtiyaçlarının içinden gelişti. Tarihsel ayrım, bu ortak ihtiyaçların nasıl karşılandığında yatar. Toplumun kendi içinden geliştirdiği görevler zamanla toplumdan ayrılmış, profesyonelleşmiş ve kalıcı iktidar kurumlarının alanına dönüşmüştür.
Toplum Devletten Daha Eskidir
Toplum ile devlet aynı şey değildir. Toplum insanların birlikte üretme, paylaşma, dayanışma, çatışmaları çözme, çocuk yetiştirme, bilgi aktarma, ortak değerler oluşturma ve geleceğe ilişkin kararlar alma ilişkilerinin bütünüdür. Devlet ise belirli bir coğrafyada yasa koyma, vergi toplama, kayıt tutma, yargılama ve örgütlü güç kullanma yetkisini merkezileştiren tarihsel bir kurumdur.
Dil, bakım, dayanışma, ahlak, akrabalık, toplumsal hafıza ve ortak karar devlet tarafından yaratılmadı. İnsan toplulukları devletlerden çok önce davranış kuralları geliştirdi, anlaşmazlıkları çözdü, ortak tehlikelere karşı savunma örgütledi ve bilgiyi kuşaktan kuşağa aktardı. Devlet bu toplumsal yeteneklerin bir bölümünü kendi kurumsal yapısı içinde merkezileştirdi.
Bu ayrım siyasal düşünce açısından belirleyicidir. Devlet ile toplum özdeşleştirildiğinde merkezi otoriteye yöneltilen eleştiri toplumsal düzene yöneltilmiş gibi sunulur. Oysa toplum devlet kurumlarından daha eski, daha geniş ve daha kalıcı bir gerçekliktir.
Devlet Dışında Düzen
Modern siyasal düşüncenin güçlü çizgilerinden biri merkezi otoriteyi düzenin temel şartı olarak kabul etti. İnsan, kendi başına bırakıldığında çatışan, bencil ve saldırgan bir varlık gibi tanımlandı. Bu anlayış devletin insan davranışlarını sınırlandıran zorunlu bir güç olarak görülmesine katkıda bulundu.
Antropolojik çalışmalar siyasal düzen ile devletin aynı şey olmadığını gösteren çok sayıda örnek ortaya koydu. Merkezi devlet kurumlarının bulunmadığı topluluklarda arabuluculuk, meclisler, akrabalık ağları, karşılıklı yükümlülükler, yaş grupları, törenler ve toplumsal yaptırımlar aracılığıyla düzen kurulabildi.
Devletsiz toplum kuralsız toplum anlamına gelmez. Bazı topluluklarda davranışlar merkezi devletlerden daha güçlü toplumsal sorumluluklarla düzenlenmiştir. Zarar veren davranış yalnızca bireysel suç olarak değil, topluluğun ilişkilerinde oluşmuş bir kırılma olarak değerlendirilmiş, çözüm bozulan ilişkinin onarılmasına yönelmiştir.
Bu toplulukları ideal bir özgürlük dünyası olarak görmek tarihsel gerçekliği daraltır. Yaşa, cinsiyete, soya ya da dinsel otoriteye dayalı hiyerarşiler devlet dışı toplumlarda da gelişebilmiştir. Buna rağmen siyasal düzenin yalnızca devlet aracılığıyla kurulabildiği düşüncesi tarihsel dayanağını kaybeder. İnsan toplulukları farklı yönetim biçimleri geliştirebilir.
İnsan Doğası ve Ortak Yaşam
Devletin zorunluluğu düşüncesi çoğu zaman insan doğası hakkında belirli bir kabule dayanır. İnsan yalnızca bencil, rekabetçi ve saldırgan kabul edildiğinde onu denetleyen merkezi otorite vazgeçilmez görünür.
İnsanın evrimsel tarihi daha zengin bir davranış repertuvarı gösterir. İnsan rekabet eder, dayanışır, çatışır, paylaşır, kendi çıkarını korur ve başkası için fedakarlık yapar. Uzun çocukluk dönemi, ortak bakım, besin paylaşımı, toplu savunma ve kuşaklar arasında bilgi aktarımı iş birliğini insanlaşmanın temel unsurlarından biri haline getirmiştir.
İnsan davranışları toplumsal kurumlarla birlikte biçimlenir. Rekabeti ödüllendiren sistemler rekabetçi davranışları güçlendirir. Karar gücünü dar bir kesimde toplayan kurumlar iktidar arzusunu besler. Ortak karar, karşılıklı sorumluluk ve dayanışmaya dayanan kurumlar ise farklı insan özelliklerini geliştirir.
Devlet insan şiddetini sınırlandırabilen kurumlar yaratırken örgütlü savaş, zorunlu askerlik, fetih ve cezalandırma kapasitesini de büyütebilir. Devlet yalnızca insan davranışlarını denetleyen bir mekanizma değildir. Yurttaş, asker, vergi yükümlüsü ve kayıt altına alınmış nüfus gibi yeni toplumsal kimlikler de üretir.
Devletleşmenin Çoklu Kaynakları
Devlet tek bir nedenden doğmadı. Tarımsal üretim, saklanabilir artı ürün, sulama sistemleri, kentleşme, ticaret, savaş, borç, mülkiyet, kutsallık, erkek egemen soy düzeni ve uzmanlaşmış yönetim farklı tarihsel dönemlerde devletleşmenin maddi zeminini güçlendirdi.
Tahıl gibi saklanabilen ürünler düzenli biçimde toplanabilir, ölçülebilir ve yeniden dağıtılabilirdi. Ürün fazlası ortak depolama, şölen, kıtlık hazırlığı veya ortak yapılar için kullanılabilirdi. Tarihsel eşik, ürün fazlasının kendisinden çok ürün üzerindeki karar gücünün üreticilerden ayrılmasıyla oluştu.
Kentlerin büyümesi daha geniş koordinasyon ağları yarattı. Buna karşılık arkeolojik çalışmalar büyük ve karmaşık toplumların her zaman tek merkezli, kalıcı ve otoriter yönetimler kurmadığını gösteriyor. Yönetim biçimleri tarih boyunca daha kolektif modeller ile daha merkezileşmiş yapılar arasında değişebildi.
Savaş da merkezileşmeye güçlü bir zemin sağladı. Savunma için örgütlenen savaşçı gruplar silah, lojistik ve karar yetkisi üzerinde sürekli hakimiyet kazandığında geçici görev kalıcı iktidara dönüşebildi. Devlet savaşı örgütledi, savaş da devletin kurumsal kapasitesini büyüttü.
Dinsel otorite aynı yapıya meşruiyet kazandırdı. Yönetici yalnızca güçlü kişi olarak değil, kutsal düzenin temsilcisi olarak tanımlandığında itaat korkunun ötesine geçti ve ahlaki görev niteliği kazandı.
Koordinasyon ile İktidar Arasındaki Ayrım
Her toplum ortak işlerini yürütmek için örgütlenir. Su kanalları temizlenir, yollar yapılır, ürünler depolanır, yangınlara müdahale edilir, dış tehlikelere karşı savunma oluşturulur ve anlaşmazlıklar çözülür. Bu görevlerin varlığı koordinasyonu gerekli kılar.
Koordinasyonun varlığı kalıcı bir yönetici sınıfı zorunlu kılmaz. Topluluk belirli kişilere belirli sürelerle yetki verebilir. Görev tamamlandığında yetki sona erebilir. Yetki geri alınabilir, denetlenebilir ve toplumun ortak kararına bağlı kalabilir.
Devletleşme görevin kuruma, yetkinin ayrıcalığa ve uzmanlığın kalıcı iktidara dönüşmesiyle güç kazanır. Kaydı tutan katip kayıt üzerinde tekel kurduğunda, savunmayı örgütleyen savaşçı silah üzerinde sürekli denetim kazandığında ve kutsal töreni yöneten rahip anlam dünyasının tek yorumcusu haline geldiğinde toplumun ortak işlevleri toplumdan uzaklaşır.
Sulama yönetiminin gerekli olması suyu yönetenlerin toprağın sahibi olmasını gerektirmez. Savunmanın örgütlenmesi askeri gücün siyasal kararları belirlemesini gerektirmez. Kayıt tutulması da kayıt kurumunun toplumun bütün kaynaklarını denetlemesini gerektirmez.
Tarihsel düğüm ihtiyaç ile iktidarın birbirine bağlandığı noktada oluşur.
Büyük Yerleşimler ve Merkezi Yönetim
Toplumsal karmaşıklık çoğu zaman merkezi devlet için temel gerekçe olarak sunulur. Küçük topluluklarda yüz yüze karar alma mümkünken büyük kentlerde merkezi otoritenin zorunlu hale geldiği ileri sürülür.
Çatalhöyük gibi büyük tarihöncesi yerleşimlerden elde edilen bulgular bu ilişkiyi daha dikkatli düşünmeyi gerektirir. Yerleşimin uzun süre büyük nüfus barındırmasına rağmen kalıcı servet farklılaşmasının ve anıtsal yönetici mimarisinin sınırlı görünmesi, büyük yerleşim ile güçlü merkezi devlet arasında doğrudan bir zorunluluk bulunmadığını gösteren önemli kanıtlar arasındadır.
Toplum büyüdükçe örgütlenme kapasitesi de büyür. Karmaşık üretim, altyapı, bilgi ve dağıtım daha gelişmiş kurumlar gerektirir. Bu kurumların toplumun üzerinde yükselen ayrı bir iktidara dönüşmesi ise başka bir tarihsel süreçtir.
Karmaşıklık örgütlenme yaratır. Örgütlenmenin biçimi siyasal tercihler, güç ilişkileri ve tarihsel mücadelelerle belirlenir.
Savaş ve Devletin Büyümesi
Güvenlik devletin en güçlü meşruiyet alanlarından biri olmuştur. İlk kentler arasındaki toprak, su, ticaret yolu ve emek gücü mücadeleleri savaşçı grupların önemini artırdı. Düzenli savunma, surlar, silah üretimi ve savaşçıların beslenmesi merkezi organizasyonu güçlendirdi.
Geçici savunma gücü kalıcı orduya dönüştüğünde örgütlü şiddet toplumun belirli bir kesiminde toplandı. Bu güç dış saldırılara karşı kullanılabildiği gibi vergiye, çalışma yükümlülüğüne veya yönetici otoritesine direnen topluluklara karşı da kullanılabildi.
Devletler insan ve üretim kaynaklarını büyük ölçekte bir araya getirerek savaş kapasitesini genişletti. Böylece güvenlik ihtiyacı devletin büyümesine katkı sağlarken devletin büyümesi daha geniş savaşların maddi imkanını yarattı.
Savaşçı erkekliğin devletle birleşmesi de bu tarihsel süreç içinde gelişti. Silah kullanma, savunma, otorite ve erkeklik aynı siyasal kültürün parçalarına dönüştü.
Toprak, Sınır ve Nüfus
Devlet yalnızca insanları yönetmez. Toprağı ölçer, sınırlar çizer, nüfusu sayar ve hareketleri kayda bağlar. İnsanları yurttaş, yabancı, vergi yükümlüsü, asker veya suçlu gibi kategorilere ayırır.
Devlet öncesi toplumlarda da avlanma alanları, otlaklar, su kaynakları ve kutsal mekanlar üzerinde kullanım kuralları vardı. Devlet bu ilişkileri daha kesin sınırlar, ölçüler ve kayıt sistemleri içinde yeniden düzenledi.
Toprağın ölçülmesi vergi kapasitesini, nüfusun sayılması asker ve emek kapasitesini, ürünün kaydedilmesi ekonomik kaynakları görünür hale getirdi. Yönetim toplum hakkında daha fazla bilgiye ulaştıkça toplumu daha geniş ölçekte düzenleyebildi.
Kayıt aynı zamanda toplumsal ihtiyaçları belirlemek ve kaynakları planlamak için güçlü bir araçtır. Demokratik ayrım, kayıt üzerindeki denetimin toplumla paylaşılması ve insanların yalnızca yönetilecek birimler olarak görülmemesidir.
Mülkiyet, Borç ve Devlet
Devlet ile mülkiyet birbirini karşılıklı olarak güçlendirdi. Toprak ve üretim araçları üzerindeki farklı kullanım biçimleri devletlerden önce de vardı. Servetin kalıcı biçimde belirli kişilerin elinde yoğunlaşmasıyla mülkiyet ilişkilerini güvenceye alan hukuk ve zor mekanizmalarının önemi arttı.
Devlet mülkiyet kayıtlarını oluşturdu, mirası düzenledi, borçları tanıdı ve mülk ihlallerini cezalandırdı. Böylece toplumsal güç ilişkileri hukuki biçim kazandı.
Borç da önemli bir bağımlılık alanı yarattı. Ürün kaybı, hastalık, kuraklık veya ağır yükümlülükler nedeniyle borçlanan üreticiler toprağını, emeğini veya aile üyelerinin emeğini kaybedebiliyordu. Borç yazılı kayda, faize ve hukuki yaptırıma bağlandığında ekonomik ilişki siyasal güçle birleşti.
Katip kaydı tuttu, yargıç borcu geçerli kıldı, örgütlü güç kararın uygulanmasını sağladı. Böylece ekonomik eşitsizlik kurumsal güvence kazandı.
Devletin toplumsal niteliği yalnızca yöneticilerin kim olduğuna bakılarak anlaşılamaz. Hangi mülkiyet ilişkilerini koruduğu ve kaynak dağılımında hangi toplumsal kesimleri güçlendirdiği de belirleyicidir.
Erkek Egemenlik ve Devletleşme
Devlet tarihini yalnızca krallar, savaşçılar ve rahipler üzerinden okumak kadın üzerindeki iktidarın tarihsel rolünü görünmez kılar. Mirasın, erkek soyunun ve mülkiyetin önem kazanması kadınların cinselliği, doğurganlığı ve emeği üzerindeki denetimi yoğunlaştırdı.
Aile soyun, mülkün ve otoritenin yeniden üretildiği temel kurum haline geldi. Erkek aile reisi olarak tanımlandı ve merkezi otoritenin değerleri gündelik hayatın içine taşındı. Baba çocuklar, koca kadın ve yaşlı erkek gençler üzerinde otorite sahibi olarak kabul edildi.
Öcalan'ın yaklaşımında devletleşmenin toplumsal hazırlığı erkek savaşçı gücü, kutsallık üretimi ve yaşlı erkek otoritesinin gelişmesiyle birlikte ele alınır. Kadın çevresindeki dayanışmacı toplumsal bağların zayıflatılması erkek egemen hiyerarşinin tarihsel kuruluşunun önemli aşamalarından biri olarak değerlendirilir.
Bu okuma devleti yalnızca saray, bürokrasi ve ordu içinde aramaz. Devletçi ilişkinin ailede, mirasta, erkeklikte, otorite kültüründe ve gündelik itaat biçimlerinde de üretildiğini gösterir.
Devletin Meşruiyeti
Kalıcı yönetim yalnızca örgütlü güçle kurulamaz. Devletin varlığını devam ettirebilmesi toplumun önemli bir bölümünün onu gerekli, meşru veya ortak düzenin temsilcisi olarak kabul etmesine bağlıdır.
Eski toplumlarda kral tanrıların seçtiği yönetici ve düzenin koruyucusu olarak sunulabiliyordu. Modern devletler meşruiyetlerini ulus, anayasa, seçim, yurttaşlık, hukuk ve kamusal hizmet gibi kaynaklardan üretir.
Devlet gündelik hayat içinde de yeniden kurulur. Okul, resmi tarih, haritalar, törenler, ulusal semboller ve ortak kimlik anlatıları insanın kendisini belirli bir siyasal bütünün parçası olarak görmesini sağlar.
Bu süreç devletin yalnızca dışarıdan emir veren kurum olmadığını gösterir. Devlet insanların dünyayı, sınırları, toplumsal kimliği ve siyasal aidiyeti algılama biçimlerinin içine de yerleşir.
Tarihin Devlet Merkezli Yazılması
Tarih uzun süre kralların, hanedanların, savaşların, antlaşmaların ve devletlerin tarihi olarak anlatıldı. Bunun önemli nedenlerinden biri yazılı belgelerin büyük bölümünün saray, tapınak ve yönetim kurumları tarafından üretilmiş olmasıdır.
Devletli toplumlar kendileri hakkında yasalar, vergi kayıtları, zafer yazıtları ve diplomatik belgeler bırakırken devlet dışı toplulukların tarihi daha çok arkeolojik bulgular, sözlü hafıza, gündelik eşyalar ve yerleşim izlerinden okunur.
Bu fark devleti tarihin asıl öznesi gibi gösterebilir. Kralın savaşı kayda girerken köylünün yaşamı yazının dışında kalabilir. Vergi miktarı bilinirken üreticinin dayanışma biçimleri görünmezleşebilir. Sarayların mimarisi korunurken bakım emeği ve gündelik ortak yaşam tarihsel hafızada daha az iz bırakabilir.
Devletlerin içinde ve çevresinde köy meclisleri, mahalle dayanışmaları, akrabalık ağları, kadınların kurduğu bakım ilişkileri, loncalar, göçebe topluluklar ve farklı ortaklaşma biçimleri yaşamaya devam etti.
İnsanlık tarihi devletlerin yükselişinin yanında toplumun kendi kendini yeniden üretme tarihidir.
Devlet Çökerken Toplumun Devamlılığı
Tarih boyunca çok sayıda devlet, hanedan ve imparatorluk ortadan kalktı. Toplumlar ise yeni ilişkiler, yerel kurumlar ve dayanışma ağları oluşturarak yaşamlarını yeniden kurdu.
Maya dünyasında dokuzuncu yüzyılda yaşanan siyasal dönüşümler bu açıdan öğreticidir. Kutsal krallık merkezlerinin çözülmesinden sonra farklı yerleşimlerde yeni toplantı alanları ve yerel karar mekanizmaları gelişti. Merkezi siyasal biçimin sona ermesi toplumsal hayatın sona ermesi anlamına gelmedi.
Merkezi kurumların ani dağılması kıtlık, göç, güvenlik sorunları ve ekonomik kopuşlar yaratabilir. Bu nedenle devlet ile toplum arasındaki farkı görmek, merkezi kurumların yaptığı işlerin önemini küçümsemek anlamına gelmez.
Tarihsel sürekliliği sağlayan ana güç, devlet biçimlerinden daha uzun ömürlü olan toplumsal ilişkiler ve insanların yeniden örgütlenme kapasitesidir.
Kamusallık ve Devlet
Modern devletler sağlık, eğitim, altyapı, sosyal güvenlik, afet yönetimi ve hakların korunması gibi büyük toplumsal görevler üstlenir. Bu hizmetler milyonlarca insanın yaşamını doğrudan etkiler.
Bu hakların önemli bölümü toplumların uzun mücadeleleriyle kazanılmıştır. İşçi hakları, kadınların siyasal hakları, kamusal eğitim, sosyal güvenlik ve ifade özgürlüğü tarih boyunca aşağıdan gelen mücadelelerle genişlemiştir. Devlet bu taleplerin mücadele alanı ve kurumsallaştığı zemin haline gelmiştir.
Devlet ile kamusallığı birbirinden ayırmak bu nedenle önem taşır. Sağlık, su, enerji, eğitim ve ulaşım gibi ortak hizmetler toplum için vazgeçilmezdir. Bu hizmetlerin toplumdan uzaklaşmış bürokratik merkezlerce yönetilmesi ise tarihsel bir tercihtir.
Toplumsal koordinasyon ile demokratik denetim birlikte kurulabilir. Kamusal hizmetlerin güçlü olması, karar gücünün toplumdan uzaklaşmasını gerektirmez.
Devlet Eleştirisi ve Demokratik Toplum
Merkezi devlet gücünün zayıflaması kendi başına özgürlük yaratmaz. Devlet otoritesinin gerilediği alanlarda aşiret, şirket, tarikat, suç örgütü, yerel erkek egemenliği veya silahlı güçler yeni iktidar merkezlerine dönüşebilir.
Bu nedenle özgürlükçü siyaset yalnızca merkezi iktidarı azaltmakla sınırlı kalamaz. Toplumun kendi kurumlarını kurması, kadınların bağımsız örgütlenmesi, farklı kimliklerin güvence altına alınması, ortak kaynakların demokratik denetimi ve bütün yetkilerin hesap verebilir hale gelmesi gerekir.
Yerel yönetim de demokratik ilkelerle kurulmalıdır. Yerellik kendi başına eşitlik üretmez. Kadınların, çocukların, azınlıkların ve farklı yaşam biçimlerinin hakları ortak toplumsal düzenin temel ölçüsü olmalıdır.
İktidarın topluma dağıtılması kurumsuzluk anlamına gelmez. Daha gelişkin, katılımcı ve denetlenebilir kurumlar anlamına gelir.
Öcalan'ın Açtığı Alanda Devlet
Öcalan devletli toplumu insanlığın zorunlu ve değişmez biçimi olarak değerlendirmez. Doğal toplumdan hiyerarşik ve devletçi yapılara geçiş düz çizgili bir ilerleme modeli içinde ele alınmaz. Devletleşme artı ürün, kutsallık, savaşçı erkek gücü, hiyerarşi ve kurumsal yönetimin birleştiği tarihsel bir yönelim olarak değerlendirilir.
Bu yaklaşımın önemli yönlerinden biri doğal toplumun devlet ortaya çıktıktan sonra bütünüyle kaybolmadığını vurgulamasıdır. Komünal değerler köylerde, etnik topluluklarda, aile ilişkilerinde, göçebe yaşam biçimlerinde, toplumsal ahlakta ve karşılıklı dayanışmada yaşamaya devam eder.
Devletçilik bu çerçevede yalnızca resmi devlet kurumlarının varlığıyla sınırlı değildir. Karar gücünün merkezileşmesi, toplumun yönetilecek bir nesneye dönüştürülmesi, farklılıkların tek biçime sokulması ve yetkinin küçük bir yönetici grubun elinde toplanması devletçi ilişkinin temel özellikleridir.
Bu nedenle bir siyasi parti, sendika, dernek veya toplumsal hareket de kararları küçük bir merkezde topladığında aynı ilişki biçimini yeniden üretebilir.
Demokratik konfederalizm ve demokratik toplum yaklaşımı toplumun kendi kendini yönetme kapasitesine dayanır. Yerel meclisler kendi yaşam alanlarında karar alır, farklı yerel yapılar ortak sorunlar için birbirine bağlanır ve daha geniş koordinasyon yapıları toplumun yerine geçmek yerine toplumun iradesini taşır.
Doğal Toplum ve Çağdaş Özgürlük
Doğal toplum geçmişte kurulmuş kusursuz bir yaşam modeli değildir. İnsanlığın erken dönemlerinde hastalık, kıtlık, yüksek çocuk ölümleri, gruplar arası çatışmalar ve farklı hiyerarşi biçimleri vardı.
Doğal toplum kavramının güçlü yanı insanın toplum olma yeteneğinin devletten eski olduğunu göstermesidir. Dayanışma, bakım, paylaşım, ortak karar ve karşılıklı sorumluluk devletin icadı değildir.
Çağdaş dünya küçük klan yaşamına geri dönemez. Milyarlarca insan, büyük kentler, küresel üretim ağları ve çağdaş bilim bütünüyle farklı ölçekler yaratmıştır. Tarihsel komünal değerler ise günümüz koşullarında yeni kurumlar içinde geliştirilebilir.
Mahalle meclisi eski klanın tekrarı değildir. Kooperatif eski ortak mülkiyet biçiminin aynısı değildir. Kadınların bağımsız örgütlenmesi eski ana kadın toplumunun yeniden kurulması değildir. Bunlar ortak yaşam ve dayanışma kapasitesinin çağdaş siyasal biçimleridir.
Siyasetin Topluma Dönüşü
Siyaset çoğu zaman parlamento, seçim, hükümet ve siyasi partilerle özdeşleştirilir. Oysa siyaset insanların ortak yaşam hakkında birlikte karar verme faaliyetidir.
Suyun nasıl kullanılacağı, bakım emeğinin nasıl paylaşılacağı, çocukların nasıl eğitileceği, ortak alanların nasıl düzenleneceği ve ekonomik kaynakların nasıl değerlendirileceği doğrudan siyasal konulardır.
Siyasetin yalnızca profesyonel yöneticilerin alanına dönüşmesi toplumun kendi kendini yönetme kapasitesini daraltır. Yurttaşın belirli dönemlerde oy kullanan ve sonrasında alınan kararları izleyen kişiye dönüşmesi siyasal katılımı sınırlı bir alana hapseder.
Demokratik toplum siyaseti yeniden gündelik hayata taşır. İnsanlar yalnızca talep eden veya protesto eden kişiler olarak değil, karar alan, uygulayan, kaynak yöneten ve sorumluluk taşıyan toplumsal özneler haline gelir.
Bu siyaset kadın özgürlüğü, eşit yurttaşlık, farklı kimliklerin güvenliği ve temel haklarla birlikte kuruldukça demokratik nitelik kazanır.
Devletçi İlişkinin Gündelik Hayatı
Devlet yalnızca kurumlar, binalar ve silahlı yapılardan oluşmaz. Yüzyıllar boyunca merkezileşmiş iktidarla yaşayan toplumlar bu ilişki biçimlerini gündelik yaşamlarına da taşıyabilir.
Baba çocuklara, erkek kadına, patron işçiye, öğretmen öğrenciye ve yönetici örgüt üyelerine yukarıdan karar veren kişi gibi davranabilir. Karar merkezde alınır, aşağıya bildirilir. Liderlik ortak sorumluluk olmaktan çıkarak ayrıcalığa dönüşebilir.
Toplumsal hareketler dahi tanıdıkları devlet modelini kendi örgütlenmelerinde yeniden üretebilir. Başkanlık, merkez, disiplin ve emir düzeni kısa sürede vazgeçilmez kabul edilebilir.
Devletçi ilişkinin aşılması bu nedenle yalnızca merkezi devlet kurumlarının dönüşümüyle sınırlı değildir. Erkek egemenlik, bilgi tekeli, bürokrasi, lider kültü ve eleştiriye kapalılık da demokratik dönüşümün alanlarıdır.
Toplumun kendi kendini yönetebileceğine duyulan güven, demokratik siyasetin başlangıç noktalarından biridir.
Tarihsel Bir Kurum Olarak Devlet
Devlet insanlık tarihinin değişmez yasası değildir. Aynı zamanda rastlantısal bir olay da değildir. Onu mümkün hale getiren güçlü tarihsel koşullar bulunuyordu. Saklanabilir ürün, büyüyen nüfus, savaş, ticaret, erkek egemen miras düzeni, borç, özel mülkiyet, dinsel otorite, yazı ve uzmanlaşmış yönetim bu koşulların başlıcalarıydı.
Bu koşullar toplumların geleceğini tek bir yola mahkum etmedi. Toplumlar servet birikimini sınırlayan, yöneticileri denetleyen, güç yoğunlaşmasını dağıtan ve ortak karar mekanizmalarını koruyan yapılar da geliştirdi.
Devlet belirli toplumsal ihtiyaçlara verilmiş tarihsel cevaplardan biri oldu. Koordinasyon sağladı, savunma örgütledi, kayıt tuttu ve büyük toplumsal işleri yönetti. Bunu yaparken karar gücünü merkezileştirdi, yönetimi uzmanlaştırdı ve örgütlü zoru kalıcı kurumlara bağladı.
Özgür toplum arayışı ortak ihtiyaçları görmezden gelmez. Bu ihtiyaçları toplumun kendi iradesi, demokratik katılımı ve ortak denetimiyle karşılayan daha gelişkin kurumlar kurmayı hedefler.
Toplumun Kendi Gücünü Geri Alması
İnsanlık devletten önce toplumdu. Birlikte üretti, çocuk büyüttü, bilgi aktardı, çatışmaları düzenledi, savunma oluşturdu ve ortak değerler geliştirdi.
Kent, yazı, bilim, tarım, mimari ve büyük altyapı yalnızca kralların ve bürokrasilerin eseri değildir. Bunların maddi temeli toplumun ortak emeği ve kuşaklar boyunca biriktirdiği bilgidir.
Devlet bu toplumsal yeteneklerin bir bölümünü kurumsallaştırdı. Savunmayı orduya, adaleti yargıya, siyaseti profesyonel yönetime, bilgiyi uzman kurumlara ve ortak kararın önemli bölümünü merkezi iktidara bağladı.
Demokratik toplum bu yetenekleri yoktan yaratmaz. Toplumun tarih boyunca taşıdığı ortak karar, dayanışma, bakım, paylaşım ve öz yönetim kapasitesini çağdaş dünyanın karmaşıklığı içinde yeniden örgütler.
Devlet insanlığın kaderi değildir. Toplumun kendisini yönetme kapasitesi devletin tarihinden çok daha eskidir. Geleceğin özgürlük arayışı da bu tarihsel kapasitenin daha bilinçli, eşitlikçi ve demokratik biçimlerde yeniden kurulmasına dayanır.
Yorumlar
Yorum Gönder
Eleştiri ve tartışmaya açığım. Hakaret, tehdit, ayrımcılık ve reklam içeren yorumlar yayımlanmaz.